.: Cinsellik, Sevgi ve Aşkın Diyalektiği – Çetin VEYSAL

Giriş

Kimse ilk bakışta aşık olmamıştır.
Shakespeare

Yaşamın mekanik iş dünyasında sıkıştırıldığı, her şeyin aceleye getirildiği, durup dinlenme-düşünme ve dinginliğin acımasız rekabette yok edildiği bir ortamda, kim daha önce bir şeyler yaparsa hedefe o varacağından, her şeyi ele geçirme ve egemen olma mantığıyla işleyen bu süreçte, insanlar yaşamak adı altında acılar, yokluk ve yoksunluklar içerisinde kalmaktadırlar. Artık burada her şey araçlaştırılmakta, herkes herkesi ve her şeyi hiçlemektedir.

İnsan ilişkilerinin kendisinde hem sorunlar hem de yanıtları içerilmektedir. Hem sorun hem de yanıt, kendini güncel (aktüel) içerisinde gizleyen olanaklı (virtüel) olanın bulunarak ortaya çıkarılması ve geleceği kuracak düşünce ve eylem biçimlerinin olanaklı olanda kurularak hayata geçirilmesinde gizlidir.

İnsan ile ilişkileri diyalektik bir bakışla incelendiğinde, yaşam bir bütündür ve bütünün her bir parçası ve sürecin öteki ilişki, parça ve süreçleriyle ilgisindeki soyut ve somut bağlamları, olan ve olacak olanla bağlantısında da görülebilir. Böylesi bir yaklaşım içerisinde düşünüldüğünde, yaşamın birbirleriyle ilgisiz görünseler de her parçasının birbirleriyle ilişki içerisinde bütünlük taşıdığı görülebilir. Bu bağlamda cinsellik, sevgi ve aşk da (CSA), hem kendi içlerinde hem de içinde bulundukları bütünün oluşturduğu diğer alanlar ile ilgilerinde belirli bir birliğin ve bütünlüğün parçaları olarak görülebilir.

Bu kısa çalışma ile yapılmak istenen, cinsellik, sevgi ve aşk (CSA) ilişkilerine değişik yaklaşımların getirdiği anlayışlara kısaca aynılık ve ayrımları bağlamında değinmek ve yeni bir bakış açısı getirmektir. Ayrıca bu incelemede Schopenhauer, Marcuse ve Zeldin’in yaklaşımına benzer şekilde[1] ama yeni bir yaklaşımı denemek, aşk ve sevginin cinsellikten nerede, ne ile ilgisinde ayrı ve aynı olduğunu, aşk ve sevginin cinsellikten hangi şekillerde evrilerek türediklerini, yine ondan hangi biçemlerde uzaklaşarak yabancılaştıklarını, ama yine de bir ve aynı şeyin farklı görünüşleri olduklarını betimleyerek diyalektik bağlam içerisinde temellendirmek amaçlanacaktır.

Bu anlamda, söz konusu olgu ve kavramların nerede, ne şekilde, hangi süreçleri izleyerek, hangi formlara bürünerek ve ne tür özelliklerle ortaya çıkıp, farklı zaman ve koşullarda hangi değişik görünüşler altında adlandırıldıkları izlenmeye gayret edilecektir. Cinsellik, sevgi ve aşkın birbirleriyle aynılık ve ayrılıklarını ortaya koyma çabasında, söz konusu olgu ve kavramların ortak amaçlarına dikkat çekilmeye çabalanacaktır.

Cinsellikle ilgisi bağlamında, cinsiyet ilişkilerinin kutupları antropolojik bağlamda ele alınırsa, “kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesine, erkek doğulmaz erkek olunur da eklenebilir. Buna göre, yalnızca cinsiyet bağlamında kullanılması gereken kadın ve erkek tanımı, toplumsal ve kültürel bir içeriğe de işaret eder görünmektedir. Kadın ve erkek olarak ayrımlanmanın tarihsel ve toplumsal boyutlarının gözden kaçırılması, kültürel ayrımcılığın en önemli temellerinden birinin kaldırılması, sorunun yönünün rayından çıkarılması anlamına gelir. Yani dini, ahlaki, hukuki, geleneksel ve toplumsal ayrımlardan çıkan ayrımcılığın güncel şiddetinin anlamını yitirmesi söz konusudur burada. Kadın-erkek ayrımcılığının doğurduğu şiddetin kökenleri asıl anlamını hiyerarşi, statü ve egemenlik ilişkilerinde bulur ve sınıf ayrımcılığında, özel mülkiyet ve zenginlik aracılığıyla kurulan erklerde dile gelir. Soru, bu ayrımcı, tarihsel, toplumsal ve sınıfsal şiddet mekanizmalarının ortadan kaldırılabilmesinin olanaklarının hangi felsefi yaklaşım aracılığı ile olanaklı olabileceğidir.

Her kavram, içinde yaşanan maddi temel, tarihsel koşul ve olanakların sonucu olarak doğar. Bu ise, kavramların da olgular gibi tarihsel koşullar tarafından belirlendiği anlamına gelir[2]. Bu durum, öznenin ne ölçüde belirleyici olduğuna bağlı değildir. Özne, ancak koşulları değiştirip değiştirmemekte, yönlendirip yönlendirmemekte, özneliğini ya da nesne özneliğini belirleyebilir.

Sınıflı toplum ilişkilerinin belirleyenleri olan özel mülkiyet ve egemenlik, günümüzün cinsellik, sevgi ve aşk anlayışına damgasını vurur. Bununla birlikte bu ilişkilerin çelişiği olan seçenek, bir gelecek tasarımının doğmasına karşı duramaz. Bu anlamda, günümüz aşk, sevgi ve cinselliği, özel mülkiyetçi üretim biçiminin belirleyenlerince form kazanır. Ancak, karşıtı ve çelişiğiyle birlikte.

Cinsellik ve Sevgi

Öncelikle, ele aldığımız terimleri eski Yunanca’da üç terimin karşıladığı görülür. Bu terimlerin anlamlarına bakıldığında, sevginin Philia ve Agape’ye, cinsellik ve aşkın da Eros’a karşılık geldiği söylenebilir. Philia genel olarak bağlanmayı, başka türden sevgiyi de içerirken, agape de dostluk ve yardımlaşma bağlamında sevgiyi, paylaşmayı ifade etmektedir[3]

Cinsellik yaşamak, varolmak, varlığını sürdürmek türünden içgüdüsel yönelimli olan temel üreme eyleminin gerçekleşmesi üzerinde biçimlenmektedir. Cinsellik, tüm canlılar gibi insanın da içinde bulunduğu koşullarda çoğalma ve üremesinin temelidir. Ancak insan, diğer canlılardan farklı olarak söz konusu çoğalmasını, kendi toplumsallığında ürettiği kültürel ilke ya da kurallara uygun olarak yapar. Ancak cinsellik, canlı olmanın ve yaşamın temeli olmakla birlikte, insanın her eyleminde gizli amaç olarak belirlenip hedeflendiği halde, yaşamın temel eylemi olma bağlamından çıkarılmış, onun üzerinde ve sonradan kurulmuş süreçlerin denetimine sokulmuştur. Yapılan her eylem, geliştirilen her düşünce, amaçlanan her sistem, insan eyleminde nihai anlamda cinselliği içerdiği kadar, pratik olarak başka amaçları da içinde barındırır gibi görünmektedir. Yaşamda canlının, ait olduğu türün varlığını sürdürmesi (doyum ya da mutluluğunu da bu bağlamlarda bulması) temel amaçtır. Bu anlamda cinsellik, her yaşam alanını belirler olarak kalsa da, toplumsal ilişkiler ve hukukta, siyasette, bilimde, ekonomide ve tüm kültür alanlarında değerden yoksun olarak görülmektedir.

Oysa cinsellik, insanda da diğer canlılarda olduğu oranda tüm ilişkileri belirleyici açık ve seçik bir rol oynar. İnsanın cinselliği her alanda yok sayması, aslında yalnızca insanın doğasını/doğallığını bastırmaya yönelik kültürel gelişmelerin köklerindeki yabancılaşmadan kaynaklanır. Günümüze ulaşan şekilleriyle insan toplumsallığındaki cinselliğin evrimi, cinselliğin kendini sürdürme amacını içinde taşıyarak sevgi ve aşka dönüşür. Cinsellik ilkin toplumsallık görünümünde sevgiye, sevgiden de aşka dönüşür. Böylelikle sevgi ve aşkta taşınır, kendini bu olgu ve kavramlarda yeniden kurar.

Günümüzde her yerde aşağılanan cinsellik, insan türünde, “toplumsal birliktelik” ve “haz amaçlı sevişme” şeklinde iki türlü, sürdürülmektedir. Ancak eylemin kökleri çok daha derindedir aslında; yani türün varlığının sürdürülmesinde. Her türlü cinsellik[4] demek ki kaynağında varlığın sürdürülmesi gereksinimini doyurur. Sevişme (başka canlılarda da görülmekle birlikte), üreme kökenli cinselliğin insana özgü toplumsallığında estetize edilmiş, dönüşmüş biçimidir. Cinselliğin yüzeydeki görünümü olan bedensel haz gibi, aşk ve sevgi de cinsellikten[5] farklı kaynaklara dayanır gibi görünmelerine karşın, köklerinde yaşar kalırlık (yaşamın sürdürülmesi) vardır. Cinselliğin köklerinin doyurulması, kaynaklarının beslenmesi hayatta kalmanın gerçekleştirilmesine hizmet eder.

Sevgi; cinselliğin varolma[6] temelinde dile gelen, ancak cinselliği de bağlayarak koşullandırıp sınırlayan, yine de cinselliğin yaşamı sürdürmesine başka şekillerde de olsa olanak sağlayan, karşılıklı yardımlaşma ve bütünü bir arada tutma amacına hizmet eden (kimi canlılarda biyolojik, kimilerinde biyo-sosyal) toplumsallık kökenli kültürel ilkeler biçiminde görünüme gelir. Sevginin kendini en güçlü bağlarla gösterdiği ilişkiler anne-çocuk, toplum ya da insan karşısında özgeci eylemi benimsemiş birey tutumu olarak gösterilebilir. Anne- çocuk bağında olduğu gibi, özgeci bireyin eyleminin amacında da türün varlığını sürdürmesi bulunur. Cinsellik, sevgide içerilerek aşılır ve olumsuzlanır. Bu olumsuzlama, daha sonra da belirtileceği gibi hiçleyen değil, onu içerip taşıyan bir olumsuzlamadır. Ailenin kurulması da, cinsellik gereksinimlerinin, yani üreme aracılığıyla varlığını sürdürmenin, cinsellik aracılığıyla üretilen çocuğun, yeni neslin yetiştirilmesinin bir tarzı ya da biçimidir.

Sevgide yalan, aldatma[8] ve bencil çıkar yoktur. Her şey çıkarlara dayanır, ama bencil çıkarı aşan çıkarlar vardır ve bu çıkarlar türü gözettiği sürece, çıkar olarak değil de, ortak ilgilerin korunup kollanması anlamına gelir. Annenin bebeği ile ilişkisi bu duruma örnek gösterilebilir. Cinsellikte ve sevgide[9] de çıkarlar vardır. Ancak bu çıkarlarda ortak biyolojik ve kültürel kaygı ve paylaşımlar içerilir. Çıkarlar türü ve doğayı içerdikleri ölçüde psikolojik ve biyolojik tatmin, mutluluk ve gereksinimler anlamında yaşamın amacı olarak görünürler.

İnsanın insana olan aşkının toplumsallıkla ilişkisinin olmadığı yolundaki düşünce (Alfred Fouillé, seven insanın bazen topluma da başkaldırdığı düşüncesiyle temellendirir bu düşüncesini), sevginin[10] ve aşkın (maddi temel olan) cinsellik kökenli bir etkinliğin üzerinde yükseldiği ya da bu kaynaktan çıkıp yabancılaştığı düşüncesine ulaşamamıştır henüz.

Asıl işlevi cinselliğin yaşanması ve türün sürdürülmesi olan, ancak sevginin gerçekleşmesi diye adlandırılan evliliğin somutlaşmış hali olarak düğün seremonisi, izleyici kitlenin alışkanlıklarının bu törende onaylanması aracılığıyla söz konusu çifte başkasına ait olma ve başkasını sahiplenme duygusu yaşatır ve bu yolla topluma ve ötekine araçlaşmalarına boyun eğerek geleneklere uyacaklarının güvencesini oluşturur.

 Aşk

Aşk’ın, ahlaki ilkeler tarafından belirlenememesi, aşkın, cinselliği ve sevgiyi içererek olumsuzlaması söz konusudur. Ulaşılamayan olma anlamında da Platon(ik)cu aşk asıl aşktır denebilir. Bir film repliğinde, “aşk diye bir şey yoktur, kanıtları vardır” denmektedir. Bu replik, işaret edilen olarak kavramların kendileri yoktur, yalnızca kanıt olabilecek gerçekliklerden oluşan görünüşler vardır, düşüncesine işaret etmektedir.

Ancak bedensel olduğu denli düşünsel yetkinliğe ulaşmış kişiler mi aşık olur? Hem evet hem de hayır denebilir bu soruya. Evet, çünkü aşk ancak aşkın derinlikli anlam ve değerini düşünsel yetkinlikte anlamlandırabilmekle bilince çıkar; ve hayır, çünkü her insan ötekine tutkulu ve vazgeçilmez bağlılıklar duyabilir. Sıradan ve günlük aşkların[11], ideal ve evrensel aşklara bakarak kendini aşk olarak betimlemesi dikkat çekicidir. Bu durumun, sıradanın, ideali hedefleyen bir model benimsemesi olarak adlandırılması olanaklıdır.

Aşk bir sonuç olduğu denli bir başlangıçtır ve huzurdan çok huzursuzluk yaratır. Bu gerilim onun doğası gereğidir[12]. Eros-Agape dengesinde, yıkıcı Eros’u yapıcı Agape dengeler ya da yapıcı Agape yıkıcı Erosça dengeden çıkarılır. Aşk karşısındakini zenginleştirir, yeteneklerini açığa çıkarır. Oysa günümüz özgürlük ve aşk ilişkisi, tam bir karşıtlık oluşturur[13]. Günümüz anlamıyla özgürlüğün olduğu yerde aşk, aşkın olduğu yerde özgürlük yoktur. Çünkü aşk, bağlanma, yakalanma, kendini ötekinde kaybetme, ötekiyle birleştirme olarak tanımlanır. Oysa aşk, özgürlüğün kendisidir, öznenin kendini bulduğu yerdir. Özgürlükte kendini bulan aşık, hem kendi hem ötekidir ki, burada hem kendisi hem de öteki özgür bırakılmalıdır. Yine genel yaklaşım bağlamında “Aşk kördür”[14]. Oysa aşk, görmenin kendisidir denebilir. Bilinç ve aşk ilişkisi de, özgürlük ve aşk ilişkisinin içerdiği benzer bir karşıtlık içerisinde birlik sergiler denebilir. Bu anlamda bilinçli, kurallı ve denetlenen akılsallığı olumsuzlar aşk. Kendini ve başkasını doğallıklarına uygun olarak özgürlüğün birliği doğrultusunda doğalaştırır. Aşk halinde özgürlük, hakiki bilinç ve görme, doğallığına uzanan kendinden geçiş içerisinde doğa olma sürecidir[15].

Günümüz aşkları araya girecek bir üçüncüyü taşıyamaz[16]. Bu nedenle, kıskançlık ve aşk ilişkisi de birbirinden ayrılmaz görünür. Çünkü “aşık maşuk ile bütün oluşturur” denir ama burada olan biten, sahiplenme ve ele geçirme ilişkisinin mistifiye edilmesidir. Aşık maşuku bırakmaz. Bırakmalıdır. Maşuk’un her aşık’ı maşuk ile birlikte olmak istediğinde, aşıklar paylaşamaz maşuk’u. Paylaşmalıdır. Paylaşılamayan maşuk maşuk olamaz. Çünkü maşuk iyi, doğru, güzel ve hakikidir. Her insan da iyi, doğru, güzel ve hakiki olanı seçmeye yönelir ve kendini de ona layık görür. Aşkta aşıkın yalnızca kendi vardır, ama başkalarıyla. Çünkü o yalnız değildir. Maşuku, aşıkın vazgeçilmez yalnızlığı ve kurduğu birliğidir başkalarıyla.

Aşk ve benci çıkar bir araya gelemez. Çünkü benci çıkar türü dünyevilik barınamaz onda. Bir ilişkide çıkar varsa orada aşk yaşayamaz. Ama bir anlamda aşıkın gereksinmesi olarak onun kendinde sakladığı, kendi için olan aşkı yaşanır.

Aşkın, gizemi bitene kadar sürmesi, gizeme bağlıdır. Çünkü gizem, günümüzdeki gibi sonlu da olabilir, sonsuz da. Aşıkın aşkını, aşkının derinliğinin derecesi belirler. Aşk özenlidir, saygılıdır, dikkatlidir. Aşık, aşkına kıyamaz, çünkü onda kendi ve herkes vardır. Kendine kaba olan aşk, aşkına da kabadır. Oysa aşık kendine kaba olamaz, olmaması gerekir. Kabalık, adaletsizlik, iki yüzlülük ya da ölçüsüzlük, aşkı aşk olmaktan koparıverir bir anda ve her şey başlamadan biter. Aşk, denildiği gibi hovarda olamaz.

Tam akıllı ve tam duygusallık durumundaki serseri akılsallıktır aşk[17]. Burada ilk tümce aklın doğaya uyumluluğu anlamında olumlanabilir, akıllıdır aşk ama serseri olamaz, hem de en duygu yüklü olduğunda bile. Ancak bir başkaldırı ve uyumsuzluk içerir. Fakat bu başkaldırı ve uyumsuzluk, içinde bulunduğu ve onu sarmalayan dış koşullar, yani tarihsel, toplumsal yaşam koşullarının sınırlama ve baskılarından kaynaklanır. Bu serseri akılsallık denen şey, aşkı aşk yapan nitelik değil, onun aşağılanmasıdır denebilir.

Öte yandan “yaşlı birey, düşünsel yetkinliğe sahip olsa bile neden genellikle aşktan uzaktır?” şeklindeki soru da bu durumun duygu ve heyecanın azalması yanında, yaşam yolunun sonuna ulaşmış bireyin, kurallar ve geleneklere iyice bel bağlamış olmasından kaynaklanır diye yanıtlanabilir. Bu yolla da yaşlı birey somut tarihsel verilerin dikte ettiklerine boyun eğmektedir. Oysa hakiki anlamda yaşlı ve bilge insan, aşkı asıl anlamda yaşayabilecek olanakları kendinde ve başkasında gerçekleştirebilir ve geliştirebilir. Bu ise aşktan pay alabilme olanağına sahip yaşlı kişinin insansalı izlemesi ile olanaklıdır.

Aşk tümelse sınırsızca doğayı ve türü kapsar bütünlüğünde. Ancak bu kapsama teklerden bütüne geçerek gerçekleşir. Yani her tek’e duyulan aşk, bütünün kendini tamamladığı ve kendine yönelen aşktır da. CSA’ın diyalektiği buna işaret eder. Tümele yönelen aşk, ancak teklerden geçerek tümü büsbütün kapsar.

Aşk, ister tutku olarak, ister kimyasal olarak üretilmiş bir delilik[18], ister dinsel ve tasavvufi, ister rahibelerin İsa’ya ya da dervişin Tanrı’ya[19] ulaşma isteği, ister bedensel ve erotik, ister her ikisini de kapsar biçimiyle yaşansın; dile gelen, kendinden geçerek kendi olma, yani hem kendinden geçerek kendi hem de kendinden geçerek öteki olmak, ötekinde kalmak, onu kendinde çoğaltmak, zenginleştirmek, ötekinde kendini bulmak, kendini genleştirmek ve tutku varlığına ulaşmak, onu özlemek, o varlıkta kalmak, bağlanılan olmak, yani bütün olmaya yönelmek biçimlerinde görünüme gelir.

Tutkulu coşkunun yaşandığı tek yanlı ilişki diye tanımlanan aşk burada aşılır ve tek ve Çokun birliği haline gelir. Çünkü Ben başkaya dönüşür, başka da Bende sürdürülür burada. Böylece birbirinden ayrı olarak tanımlanan Ben ve bütünün ayrılığı ve aşkın yabancılaşmış anlayışından uzaklaşılır ve karşıt olarak gösterilen birlik sağlanır. Aşkın birlik olarak gösterilmesinin nedeni, aşkın tekleri kapsayan bütün olmasından kaynaklanır. Birlik ya da bütünlük aynı zamanda hakikattir. Çünkü o, idealdir, en iyi, doğru, güzel ya da amaçlanandır. Bu anlamda aşk hem tekil hem de çoğuldur. Çünkü birey bağlamında düşünüldüğünde tekili, bütün düşünüldüğünde tümeli kapsar. Aslında burada tek kişi çok, çok kişi ise birdir artık. Aşk asıl anlamda tek ile Çokun birliğine işaret eder ve aşk karşılıklı olursa, ancak Benin eylem ve bilincine öteki/ler de katılırsa mükemmel olur. Başlangıçta birdenbire, hızla, hesapsız, bilinçsiz ve aklı körleştiren bir tarzda yaşandığı düşünülebilir. Öyle değildir oysa. Aşk, cinsellik ve sevmeyi öğrenmekle büyür ve gelişir. Sevgi ve cinselliğin doğal biçiminde olduğu gibi, aşkta da sahiplenme, ele geçirme, kontrol ve baskılama yoktur. Aşk karşılıklı teslim oluş olarak tanımlanırsa, ben ve öteki birliği olarak görülürse, bütün olarak ifade edilirse burada farklı ya da ayrı olan olmadığından her durum ya da eylem Beni güzelleştirdikçe, iyiyi besledikçe olumlu olarak görülür ve birliği pekiştirir bir işlev görür. Oysa tersi durumlarda aşk sarsılır ve biter. Zaten aşkın kısa sürede bitmesinin nedeni de bu birliğin insansal bağlamda güçlendirilememesidir.

Aşk, sevgi ve cinselliğin bitip bitmemesi ve insanın yaşam gücünün tükenmesi ile ilgilidir. Aşkın kısa sürede biteceği, aşkın altı aylık ömrü olduğu türünden yaklaşımlar, aşkı geleneksel yaklaşımlarla, tarihsel ve toplumsal koşullamalarla sınırlamaktan, seçenekli düşünceyi harekete geçirememekten kaynaklanmaktadır. Aşk tümele yöneldiği sürece sonsuzdur. Çünkü doğru, hakiki, güzel ve iyi olan Birdir-Çoktur. Çoktan geçmek, yani sonsuz teklerle bütünleşmek ve böylelikle Benin çoklukta Birliğini sağlamak sonsuzca ilerleyen bir sürece denk düşer.

Aşk, aşık ya da maşuk kavramı olmaksızın olamaz. Aşkı aşk yapan aşıktır, aşıkın maşuk’udur. Aşkı ve aşığı, gerçekleşmiş olan aşkların görünüşlerinden, anlam ve değerlerle ilgilerinden çıkarmak olanaklıdır. Aşk, bilgi ve bilinç içerikli yoğun duygu hali, yoğun hislerle Ben’in kendinden geçerek özlediğine yönelmesidir. Aşıkı, aşkın cinsiyeti ya da yöneldiği maşukunun belirlenimleri etkilemez. Aşkın, kadın[20] ile erkek arasında olabileceği yargısı geleneksel bir önyargıyı temsil eder. Çünkü aşkta yalnızca kadın ve erkeğe değil ama aynı zamanda düşünce (Tanrı, düşünce ya da bir hayal) varlığına da yönelim olanaklıdır.

Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun ya da Şems ile Mevlana aşklarında olduğu gibi. Tanrı aşkında ise yine bir bağlanma vardır, her bağlanmada taşınan varlığın sürdürülmesi olarak cinsellik ve üreme ya da sevgi yönelimi burada varlığın sürdürülmesi olarak varlığın kendinde olma, ona ulaşarak sonsuzluğa erme ve varolmayı saltıklaştırma olarak onda gayş olma şeklinde görünüş değiştirmektedir. Ayrıca aşk, tanrıya ulaşma, ona bağlanmak, onda olmak, onunla birleşmek/bütünleşmek (İsevilikte olduğu gibi, Tanrı olarak İsa’ya kendini adayan rahibeler düşünülebilir burada) ya da ondan, onun sonsuzluğundan pay almak şeklinde de ortaya çıkmaktadır.

———————

[1] Ayrıntılı bilgi için bkz. Schopenhauer, Arthur, Aşkın Metafiziği, çev. Hüseyin Şahin, İstanbul:Jüpiter Yay., 1993, 26-53. Ayrıca kısa bilgi için bkz. dipnot 18 ve dipnot 6’ya bkz. Marcuse, Herbert, Eros ve Uygarlık, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınları, 1995. Yine dipnot 9’a bkz., Zeldin, Theodore, İnsanlığın Mahrem Tarihi, çev. Elif Özsayar, İstanbul: Ayrıntı Yay., 2000, s. 82- 87, s. 88, 89-98-131-273

[2] Bir yazıda öncelikle belirlenmesi gereken, kullanılan temel kavramların bilinen en genel özellikleri olduğu kadar, yazarın söz konusu kavramları hangi bağlam ve belirleyenlerle ifade ettiğidir. Yazarın çalışmasını belli ölçü ve belirleyen nitemlerle ortaya koymadığı durumda, olgu ya da kavramlar kalıplaşmış oldukları anlam ve niteliklerle anlaşılır ki, bu durum da başka anlam ya da nitemlere işaret etmek isteyen yazarın anlatımından uzaklaşılması söz konusudur. Böylesi bir anlam kargaşasına bu yazıda meydan vermemek için kavramların ne tür nitemlerle kullanıldıkları vurgulanmaya dikkat gösterilerek, dipnotlar aracılığıyla yaklaşımın temeli vurgulanacaktır

[3] Ayrıntılı bilgi için bkz. RITTER, Joachim & GRÜNDER, Karlfried., Historisches Wörterbuch der Philosophie, Band 5 L-M, Schwabe&Co AG. Verlag, Basel/Stuttgart, 1980, s. 290-327

[4] Burada hemen belirtilmelidir ki, genelleşmiş değerlerden uzak ve farklı cinsellik yaklaşımlarının aşağılanması, insanların içerisinde bulundukları koşullara, özellikle de üretim tarzından doğan kültürel yaklaşımlara bağlıdır. Çünkü insanların toplumdaki yeri ve saygınlığı üretimdeki işlevleriyle belirlenmektedir. Bu düşünceyi izleyen Zerzan, özel mülkiyet ve sınıf ilişkilerinin tanınmadığı toplumsal yaşam biçimlerinde cinselliğin (özellikle kadının) aşağılanması, kadının ikinci sınıf ve cinselliğin de kötü görülmesine rastlanmadığını belirtmektedir. Zerzan, John, Gelecekteki İlkel, çev. Cemal Atila, İstanbul:Kaos Yay., 2000, s. 36-37.

[5] Eros ve Uygarlık eserinde Marcuse, cinsellik içgüdüsünün doğallık taşıyan yaşam içgüsü, sevginin ise gerçeklik ya da olgusallık içeren bir toplumsallık güdüsü taşıdığını anlatmaktadır. Baskıcı olmayan koşullar altında, cinsellik Eros’a “büyüme” eğilimindedir. Öte yandan Eros kendini kalıcı bir düzende ebedileştirmeye çabalamaktadır. Ayrıntılar için bkz. Marcuse, Herbert, Eros ve Uygarlık, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınları, 1995.

[6] Cinselliğin varlıksal kökleri hakkında bilgi için bkz. Veysal, Çetin, Cinsellik ve Felsefesi, Felsefe Ansiklopedisi içinde, Editör: Ahmet Cevizci, Ankara:Babil Yay., 2005, s. 207-231.

[8] Ayrıca burada cinselliğin doğanın kendini gerçekleştirmesi olarak anlamak, sadakat sorununu da ortak duyular bağlamındaki anlamının tartışılmasını zorunlu kılar. Buna göre, cinselliğin doğanın gerçekleştirilmesi bağlamındaki anlamı, toplumsal bağlamın sınırlamalarında bireyin ya da grubun kendi doğasından vazgeçmesi ile çelişki halindedir. Bu çelişki bağlamında denebilir ki, günümüz toplumsallığının kültürel ve cinsel ilişkide bireylerden beklediği sadakat, bireyin kendi doğasını gerçekleştirmesine bağlılığı anlamına ters düşer. Asıl sadakat, bireyin kendi doğasına olan sorumluluğudur ve bu bağlamda ona konmuş tüm kültürel engelleyiciler sadakatsizlik ögeleridir. Birey kendi varlığına sadakati ile yani doğasına bağlı kalarak toplumsal ve kültürel sadakati olumsuzlayarak aşması, yaşamsal-varoluşsal sorumluluğunu gerçekleştirme anlamına gelmektedir. Buna göre toplumsal ögelerle Ben’in sınırlandığı sadakat asıl sadakatsizlik olarak ortaya çıkar.

[9] Birbirlerini sürdürmekle birlikte, cinsellik, sevgi ve aşkın doyum bağlamında ele alınmasının, ayrılıklarına değinilerek aynılaştırmanın yanlışlığına değinilmesi, sorunun aydınlatılmasında önemli bir yer tutar. Söz konusu olgu ve bağlamlar için bkz., Veysal, Çetin, “Sevgi ve Cinsellik Üzerine”, Felsefelogos, sayı 7, s. 125-146

[10] Sevginin seven insana ilişkin bir özellik olduğunu belirten Marx, bay Edgar’ı eleştirisinde onun sevgiyi insandan ayırdığını, sevgiye bağımsız bir varoluş yüklediğini, sevgiyi ‘kıyıcı bir Tanrı’ yaptığını, oysa sevginin seven insanın bir özelliği olduğunu düşünür. Burada bir yabancılaşmanın ortaya çıktığına işaret eder. Marx, Karl, Kutsal Aile (Ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi), çev. Kenan Somer, Ankara: Sol Yay., 1976,, s. 38.

[11] Zeldin, aşkın, kendisini kuşkuya karşı koruyabilen az sayıda başarı biçiminden biri olduğu düşüncesindedir. Cinsel ilişkinin aşkın vazgeçilmez bir parçası olarak görüldüğünü, “devreyi tamamlayan ve aşk akımının serbestçe ruhun içine akmasını sağlayan şey”in bu durum olduğunu aktarmaktadır. Zeldin, Theodore, İnsanlığın Mahrem Tarihi, çev. Elif Özsayar, İstanbul: Ayrıntı Yay., 2000, s. 82-87, s. 88, 89-98-131-273.

[12] Bkz. Zeldin, Theodore, İnsanlığın Mahrem Tarihi, 2000, s. 273.

[13] May, çalışmasının henüz önsözünde, “aşk ve iradenin bir arada olduğuna ve bir arada düşülmeleri gerektiğine inanıyorum. Her ikisi de varolmanın birleştirici süreçleridir; başkalarını etkileme, ötekinin bilincini bilinçlendirme, yoğurma, yaratma çabasıdır” düşüncesinde olduğunu belirtmektedir. May’ın çalışmasını temellendireceği aşka bu tersten bakış yeniden değerlendirmeyi beklemektedir. Çünkü neredeyse tüm tezlerde aşk ve irade birbirinden ayrı tutulurken May birlik içerisinde, birbirlerini gerektirdikleri düşüncesinden hareket etmektedir. May, Rollo, Aşk ve İrade, çev. Judit Namer, İstanbul: Okuyan Us Yay., 2008, s. 7-341-355.

[14] Osho, aşıkların kör olduklarını, kör olmalarını zaman bilincini kaybetmelerinde gösterdiklerini ifade eder. Aşıklar kördür, çünkü yaptıklarını hesap etmez, başka şeyi görmezler. Ona göre, aşk anında geçmiş ve gelecek yoktur. Bu yüzden Şiva “Ebediyet”e dalın diyor, “şimdi”yi kullanmıyor. Ona göre, cinsellik aşka, aşk da cinselliğe dönüşebilir ve bu doğal olarak adlandırılmaktadır. Osho, (Bhagwan Shree Rajneesh), Tantra, Spiritüellik ve Cinsellik, çev. Niran Elçi, İstanbul: Omega Yay., 2002, s. 29-32-34.

[15] Aşka yaklaşımın bu türden anlamasını kolaylaştıracak bakış açısı için bkz. Adorno, T.W., Minima Moralia, çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan, İstanbul: Metis Yayınları, 2000, 176-177

[16] Arendt, aşkı özel yaşam alanında görür ve özel yaşam alanı da başkalarına açık değildir. Çünkü özel yaşam sürdürmek, başkaları tarafından görülmenin ve işitilmenin sağladığı nesnel ilişkiden yoksun olmak anlamına gelir. Arendt’e göre aşk, dostluktan farklıdır ve kamusal alanda sergilenebilecek bir duygu değildir. Kamusal alanda sergilendiğinde söndürülmüş olur. Aşk söze dökülemez bir özelliğe sahiptir. Aşk, politik amaçlar için kullanıldığında soysuzlaşır. Kılıç, Yavuz, Hannah Arendt, 1990’den Günümüze Büyük Düşünürler, Cilt 1 içinde (Dizi Editörü: Çetin Veysal), İstanbul:Etik Yay., 2009, s. 572, 573.

[17] Aşkın toplumsal düzeyde bir karşı çıkış olduğuna işaret eden Timuçin, toplum değerlerinin kişi değerlerinde eridiği, böylelikle de çatışkılı bir duruma girdiğini belirtir. Timuçin, Afşar, Aşkın Diyalektiği, Ankara: Bulut Yayınları, 2003 s. 9, 10, 11.

[18] Bkz. Fearn, Nicolas, Zeno ve Kaplumbağa, çev. Murat Sağlam, İstanbul:Güncel Yay.,2003, s. 9.

[19] Nicholson, İslam sufileri çalışmasının dördüncü bölümünde “nefsin Allah’a ulaşma çabası” olarak tanımlar aşkı. Ona göre, diğer sufilerde olduğu gibi İbnu’l-Arabi ve Celaleddin Rumi de Allah’a olan aşklarıyla yaşamış ve yazmışlardır. Aşıkın dilinde “gül yanağı” sıfatı gibi tanımlamalar, ilahi özellikleri dile getirir. Gerçi sufilerin bu gibi ifadeleri “zevk tutkunluğuyla kuvvetli şekilde renklendirilmiş” olarak da anlaşılmaktadır. Aşk hep aynı hakikattir, farklı kimliklerde de olsa görülen hakk’tır. Cami şöyle demektedir: “Dünyevi de olsa aşktan yüzünü çevirme / çünkü hak’ka yükselmene hizmet edebilir”. Celaleddin Rumi’ye göre de, insanın aşkı, temsil yoluyla Allah’ın aşkının sonucudur. Eckhardt, vaazlarinin birinde Aziz Augustin’in “insan sevdiği şeydir, O taşı severse taş olur, insanı severse insan, Allah’ı severse … daha fazlasını söylemeyeceğim; çünkü onun Allah olacağını söylersem beni taşa tutabilirsiniz” dediğini aktarmaktadır. Nıcholson, Reynold A., İslam Sufileri, Ankara:Kültür Bakanlığı Yayınları, 1978 No: 262, s. 87-102.

[20] Kadını cinsel meta ya da obje olarak değil, Boochin’e benzer şekilde “akrabalığın ve toplumsallığın kökeni, topluluğun arkhesi ve içkin dayanışma gücü” olarak değerlendirmenin yerinde olduğu burada vurgulanmalıdır. Boochin, Murray, Özgürlüğün Ekolojisi, çev. Alev Türker, İstanbul:Ayrıntı Yay., 1994, s. 139

%d blogcu bunu beğendi: