Sabahları pencereyi açtığımda içeri giren şeyin yalnızca rüzgâr olmadığını artık biliyorum. İnsan bazen yaşlandığı için değil, yaşadıkları biriktiği için başka türlü bakmaya başlıyor dünyaya. Eskiden yüzüne çarpıp geçen havayı şimdi dinliyorum. Nereden geliyor, hangi sokaklardan geçiyor, hangi fabrikanın bacasından çıkan isi taşıyor, hangi kurumuş toprağın tozunu sürüklüyor, hangi suskun evlerin önünden geçip geliyor… Bunları düşünüyorum. Çünkü insan bir ülkede uzun süre yaşayınca, doğayla toplumun birbirinden ayrı şeyler olmadığını öğreniyor. Gökyüzünün rengi bile siyasetten bağımsız kalmıyor bir yerden sonra.
Bir zamanlar sabahları yalnızca sabah sanırdım. Gün başlar, insanlar işine gider, çocuklar okula yetişir, pazarlar kurulur, akşam olurdu. Hayat kendi doğal döngüsü içinde ilerliyormuş gibi görünürdü. Oysa şimdi görüyorum ki hiçbir şey kendiliğinden değilmiş. Yağmurun gecikmesi de, kuşların azalması da, insanların yüzündeki yorgunluk da aynı büyük düzenin farklı görüntüleriymiş yalnızca. Beton büyürken gökyüzünün küçülmesi tesadüf değilmiş mesela. Bir dereyi kurutan şey yalnızca sıcaklık değilmiş. Tarlayı çoraklaştıran yalnızca mevsim değilmiş. İnsan emeğini değersizleştiren, toprağı tüketen, suyu metaya dönüştüren, ağacı rant hesabına çeviren aynı düzen, dönüp insan ruhunu da kurutuyormuş meğer.
Belki de bu yüzden artık kuşların susuşuyla insanların susuşu arasında bir bağ görüyorum.
Çünkü sessizlik hiçbir zaman yalnızca sessizlik değildir. Bazen korkudur. Bazen yorgunluk. Bazen de insanın kendisini koruyabilmek için içine çekilmesidir. Bu ülke uzun zamandır insanları sessizliğe alıştırıyor. Önce yüksek sesle konuşanlar eksiliyor. Sonra itiraz edenler yoruluyor. Sonra insanlar kendi cümlelerinden kuşku duymaya başlıyor. Ardından büyük bir toplumsal içe kapanma çöküyor memleketin üstüne. Herkes kendi küçük hayatını kurtarmaya çalışıyor. Kendi mutfağını, kendi çocuğunu, kendi işini… Çünkü kriz dönemlerinde insanın ufku küçülür. Gelecek daraldıkça insanlar birbirinden uzaklaşır. Kapitalizmin en büyük başarısı da tam burada saklıdır belki: İnsanları aynı acının içinde bile yalnız hissettirebilmekte.
Oysa hiçbir hayat gerçekten yalnız değildir. Bir işçinin sabah aldığı ücretle marketteki fiyat etiketi arasında görünmez bağlar vardır. Bir çiftçinin kuruyan tarlasıyla şehirde küçülen sofralar arasında bağ vardır. Bir mahkeme salonunda verilen karar ile bir çocuğun geleceğe duyduğu güven arasında bağ vardır. Çünkü toplum dediğimiz şey birbirinden kopuk insanların toplamı değil, birbirine zincirlenmiş hayatların bütünüdür. İnsan bunu ancak kriz zamanlarında daha çıplak biçimde görüyor.
Bugün memlekette olup bitenlere bakınca en çok bunu düşünüyorum. Bir siyasi partinin iradesinin mahkeme kararlarıyla eğilip bükülmesini yalnızca “siyasal rekabet” diye açıklamaya çalışıyorlar. Hukuku bir kavram olmaktan çıkarıp bir müdahale aracına dönüştürüyorlar. Dün yalnızca anayasa kitaplarında dolaşan kavramlar şimdi milyonlarca insanın yaşamını belirleyen sopa gibi kullanılıyor. “Mutlak butlan” deniyor örneğin. Sanki hukukun dili değil de iktidarın yeni lehçesi konuşuluyor. İnsan bazen kelimelerin bile sınıfsal bir karakter taşıdığını düşünüyor. Çünkü egemenlik yalnızca polisle, mahkemeyle, ekonomiyle kurulmaz; dille de kurulur. Sözcükler değişir önce. Sonra anlamlar. Sonra hakikat.
Ve tam burada insanın önüne o eski cümle bırakılıyor:
“Bana ne?”
Belki bu çağın en tehlikeli cümlesi budur.
Çünkü “bana ne” dediğiniz anda kendi hayatınızla toplum arasındaki bağı kopardığınızı sanırsınız. Oysa o bağ kopmaz. Yalnızca görünmez hale gelir. Bir fabrikada sendika kırıldığında “bana ne” dersiniz, birkaç yıl sonra kendi maaşınız erir. Bir gazeteci susturulduğunda “bana ne” dersiniz, sonra gerçekleri öğrenme hakkınız kaybolur. Bir siyasi partinin iradesi yargı eliyle gasp edildiğinde “bana ne” dersiniz, ardından seçimlerin anlamı boşalır. Bir üniversite susturulduğunda “bana ne” dersiniz, sonra çocuklarınız düşünemez hale gelir. Çünkü otoriterlik hiçbir zaman başladığı yerde durmaz. Sermaye nasıl sürekli büyümek zorundaysa, baskı da sürekli genişlemek zorundadır. Kapitalizmin kriz dönemlerinde devletin sertleşmesi tesadüf değildir. Çünkü ekonomik çürüme derinleştikçe iktidar, rızayı ikna ile değil korkuyla üretmeye başlar.
İnsan bunu tarih boyunca defalarca gördü.
Önce hukuk esner.
Sonra kurumlar boşalır.
Sonra insanlar alışır.
En korkuncu da budur zaten: alışmak.
Çünkü insan her şeye alışabilen bir varlık. Uzun süre yoksulluk görürse yoksulluğu doğal sanıyor. Uzun süre baskı altında yaşarsa suskunluğu karakter zannediyor. Uzun süre adaletsizlik görürse hakkın gerçekten var olup olmadığından kuşku duymaya başlıyor. İşte tam burada ideoloji dediğimiz şey devreye giriyor. İnsanların yalnızca ne düşüneceğini değil, neyi normal kabul edeceğini belirleyen görünmez bir örgü gibi sarıyor hayatı. Televizyonlardan, reklamlardan, okul kitaplarından, ekranlardan, gündelik dilden akıyor bu. İnsana sürekli aynı şeyi fısıldıyor:
“Kendini kurtar.”
“Karışma.”
“Sus.”
“Hayatına bak.”
Oysa insan yalnızca kendini kurtararak kurtulamıyor.
Bunu en iyi yoksullar bilir aslında. Çünkü yoksulluk kolektif bir kaderdir. Bir mahallede işsizlik arttığında yalnızca işsiz kalanlar etkilenmez; bakkal da etkilenir, çocuk da, sokak da, hatta sessizlik bile değişir. İnsanların konuşma tonu sertleşir. Gülüş azalır. Umut küçülür. Bir toplumun ruhu daralır. Çünkü ekonomik kriz yalnızca cebin içini boşaltmaz; insanın gelecekle kurduğu ilişkiyi de parçalar. Geleceğe güvenmeyen toplumlar içine kapanır. İçine kapanan toplumlar ise kolay yönetilir.
Belki de bu yüzden artık doğaya bile başka gözle bakıyorum. Kuruyan bir göl gördüğümde yalnızca iklim krizini düşünmüyorum. Orada rant uğruna parçalanan yaşamı görüyorum. Bir orman kesildiğinde yalnızca ağaçların devrilmesini görmüyorum; sermayenin durmaksızın büyüme zorunluluğunu görüyorum. Çünkü bu düzen yalnızca emeği değil, doğayı da tüketiyor. Marx’ın yıllar önce sözünü ettiği o büyük yarılma, insanla doğa arasındaki metabolik kopuş, şimdi her yerde görünür hale geliyor. Toprak yoruluyor. Nehirler kirleniyor. Kentler boğuluyor. İnsanlar nefessiz kalıyor. Ve bütün bunlar olurken televizyonlarda hâlâ “büyüme” anlatılıyor.
Oysa büyüyen şey hayat değil.
Yalnızca sermaye.
İnsan bazen düşünüyor: Belki de bizim çağımızın en büyük trajedisi, birbirine bağlı felaketleri birbirinden bağımsız sanmamızdır. İklim krizini başka bir mesele, yoksulluğu başka, hukuksuzluğu başka, yalnızlığı başka sanıyoruz. Oysa hepsi aynı büyük çürümenin farklı yüzleri. Çünkü insanın emeğini değersizleştiren düzenle doğayı değersizleştiren düzen aynı. İnsanı yalnızlaştıran şeyle toplumu kutuplaştıran şey de aynı yerden besleniyor. Her şeyi rekabete çeviren bir dünya, sonunda insanları birbirinin acısına yabancılaştırıyor.
Bu yüzden yurttaş olmak yalnızca seçim günü sandığa gitmek değildir. Yurttaş olmak, başkasının acısının seni ilgilendirdiğini kabul etmektir. Bir yerde haksızlık olduğunda dönüp başka tarafa bakamamaktır. Çünkü memleket dediğimiz şey soyut bir harita değil; birbirine değen hayatların ortak yazgısıdır. Bir mahallede çıkan yangının dumanı er ya da geç başka evlere de ulaşır.
Belki umut dediğimiz şey de tam burada başlıyor zaten.
Herkesin birbirine “bana ne” dediği bir çağda, hâlâ birilerinin “hayır, bu beni ilgilendiriyor” diyebilmesinde.
Çünkü insanı insan yapan şey yalnızca yaşaması değildir. Başkasının yaşamına karşı sorumluluk hissedebilmesidir. Ve belki de gerçek siyaset tam burada doğar: Bir kuşun susuşuyla sofradaki eksik ekmek arasında bağ kurabilen insanların vicdanında.














