.: Seni sevdiğimi unutma…

Gözlerini açar açmaz iç sıkıntısını orada, yüreğinde hazır buldu. Banyoya girmeden önce kızının odasına gitti. Bu her gün yaptığı sıradan bir şeydi. Son birkaç gündür başkaydı. Odaya gitmek istemiyordu, her sabah keyifle koşarak gittiği odaya ayakları gitmiyordu. Ama gitmek istemese de o kendisini odanın kapısında buluyor, içi burkularak kapıyı açıp içeri giriyordu.

Yatak bozulmamıştı, oda derli topluydu. Yatağın üzerindeki bebekler yastığa sırtını dayamış keyif yaparak onu karşıladılar. Yatağın hemen sağında duran çalışma masasına gitti. Masanın üzeri toplanmış düzgündü, sağda kalemlik, bir dolu kalem diğer tarafta kahve falı bakarken çekilmiş bir fotoğrafı, masanın ortasında açık bir defter vardı. O gittiği günden beri masanın ortasında açık duruyordu.

Ellerini masaya koydu az öne eğilip okumaya başladı. “Seni sevdiğimi unutma” diye başlıyordu satırlar. Daha okur okumaz gözleri doldu, göz yaşları defterde o güzel eliyle yazdığı yazıyı görünmez, harfleri seçilmez hale getirmişti. Sandalyeye oturdu, dirseklerini masaya koyarak yüzünü avuçları arasına aldı, kısık bir sesle okumasını sürdürdü. Daha fazla dayanmadı, kalktı odadan çıktı. Yeniden bu sefer ezberden okuyarak banyonun yolunu tutu. Günlerdir her sabah bir kez, akşam bir kez okumaktan ezberlemişti o satırları…

Banyoda aynanın karşısındaydı; “Parmaklarını say hepsi bitmeden burada olacağım” diye biten o satırları tekrarlarken. Ellerini kaldırdı parmaklarına baktı geçen günleri bir biri ardına kapatınca geriye üç gün kalıyordu. “Üç uzun gün, üç uzun gece…” diye aklından geçirdi…

Banyodan hızla çıkıp solana gelip masa üzerindeki telefona uzandı, alıp bir an öyle durdu. Daha çok erkendi, uyuyor olabilirdi diye aklından geçirirken, telefonun diğer ucundan gelen sesle farkında olmadan annesini aradığını anladı.

“Ben çok özledim” diyebildi güçlükle ağlamamak için kendini tutarak.

“Az kaldı” diyordu telefonun diğer ucunda annesi. Sonra günlük şeylerden söz ettiklerinin farkına vardığında annesinin onu kederinden uzaklaştırmayı yine başardığının farkına varınca hiç şaşırmadı. Bunu hep yapıyordu.

“Bunu nasıl yapabiliyor” diye düşünürken, kendisinin de bir gün bunu yapabileceğinden o kadar emin değildi. Ama yapması gerektiğini düşündü, kendine bir şekilde öğrenme sözü verdi.

Her şey onu mutlu etmek, güldürmek içindi. Anlık küçük, küçücük de olsa yaşayacağı kederlerden onu alıp güzelliklere götürmeyi başarmalıydı. Çünkü o mutlu olunca mutlu oluyordu, o gülünce gülüyor, o sevinince seviniyordu…

Uzaklardan aradığında, canı sıkıldığında koşarak geldiğinde, bir anlıkta olsa kederlendiğinde bunu yapmak, yapabilmek istiyordu. Bir yaz aşkı sonrası, bir okul çıkışı aldığı kırık notla, belki yıllar sonra bir iş gününün yorgun akşamında onu arayacaktı. Kederli sesinden, o daha bir şey demeden, her şeyi anlayacak, anında onu güldürmesini bilecekti.

Arkadaşlarına heyecanla, sevinçle ne zaman Eylül’den söz etse, o ortak tepkiyi almayı, kendini ihmal ettiğini söylemelerine kızıyordu. Şimdi onsuz ne kadar eksik olduğunu düşünürken, o ortak tepkinin ne kadar yersiz, ne kadar anlamsız ve ne kadar bencilce olduğunu daha iyi anlıyordu.

Onsuz eksik olduğunu düşünüyordu, onu ihmal etmek kendini ihlal etmekti. Bunu nasıl söylediklerini hiç anlamıyor, bir anlam veremiyordu. Çünkü onlarında çocukları vardı, Eylül ile yaşıt, Eylül’den az küçük veya büyük…

Hem çocuğun yaşı olmuyordu ki. Çocuklar her yaşata çocuk kalıyorlardı, annelerin her yaşta anne kalması gibi…

O yorgun akşamların keyfiydi, kederli günlerin, zorluklarını aşmanın en kolay yoluydu. Bir gülüşü ile dağılıyordu bütün ağır kederler. Yağmur yüklü kederli bulutların ardından, sıcak gülen güneşti her bakışı, her seslenişi. “Anne” diyerek çekip alıyordu onu bütün zorlukların elinden… Birden bire gelip, boynuna sarılmasıyla yıkıyordu bütün yorgunluklarını gecenin başına…

Bazen, daha çok da pazar günleri, ev haliyle oturup tembel tembel televizyon seyrettiğinde, yeni bir oyunun metinine gömülmüş okurken, karşısında eli belinde “Kuzum sen yine dağıttın kendini, ne oluyoruz böyle… kalk kalk giyinip çıkıyoruz hemen” demeleriyle onu yaşamın o tek düze akışından almalarına hayran oluyor, kalıp hemen giyinip birlikte çıkıyorlardı.

Bugün neyi varsa, neye sahipse onun sayesinde olduğunu düşünüyordu. Onun varlığıyla şekillenen hayatının akışıyla varmıştı vardığı her yere.

O taşıyordu sanki onu bir güzellikten diğerine, bir başarıdan ötekine. Onunla kendine bir hayat kurarken disiplinli olmayı, düzenli olmayı öğrendikçe başarıları da gelmeye başlamıştı. O savruk günler, o plansız yaşama bitmişti onula. O olmasa bunları yaşamaz, şimdi olduğu yerde olmazdı diye düşündüğü çok oluyor ve bunu söylemekten hiç çekinmiyordu.

Banyoda aynanın karşısındaydı yine, ellerini kaldırdı, parmaklarını açtı, onsuz geçen günleri birer birer kapattı. Yedi koca gün olmuştu, geriye bitmek bilmeyen üç koca gün, üç koca gece kalmıştı…

Hasan KAYA
3 Temmuz 2014 Perşembe

%d blogcu bunu beğendi: