Eskide yeni hayat…

Kızmıyordu artık, bağırıp çağırmıyor, küsüp gitmiyordu. Bildik deli dolu çıkışları da yoktu. Her sorulana sakin, sükûnet içinde cevaplar veriyordu. Aslında cevapta vermiyordu, sorulanlara kısaca “bilmiyorum” diyordu… “olabilir” diyor kendi düşüncesini açıklamıyordu. Az konuşuyor, genelde dinlemeyi tercih ediyordu. Huzurlu bir durgunluk içindeydi, telaş, huzursuzluk sanki ondan çok uzaklardaydı. Anlattığım hiçbir şey onu şaşırtmıyor “öyle mi?” diyerek tepki vermenin ötesinde bir şey demiyordu.

İlgisiz değildi, her şeyle ilgili ama uzaktı. Ne zaman gitsem, daha çok onu okurken yakalıyordum. Gazeteler masada dağılmış, kitap elinde salonundan bahçeye açılan kapı önündeki oturma yerinde, terasta buluyordum onu. Gazeteleri elime aldığımda kimi yerlerinin makasla kesilmiş, alınmış olduğunu görüyordum. Kesilen parçaları ortalıkta yoktu. Belli ki kestikten sonra onları özenle kaldırıyor, dosyalıyordu.

Neden kesip dosyaladığını sormak aklımdan geçiyor bir türlü soramıyordum. Yine o can sıkıcı kısa yanıtlar verecekti. Büyük olasılıkla da; “öylesine” diyecekti. Bu kısa artık klasikleşen cevapları canımı sıkıyordu. Kaç zamandır bildiğim tanıdığım o adam değildi. Konuşmayı seven, ne konuşursak konuşalım her konuda hep itiraz edecek bir şeyler yakalayan; “Yok öyle olmaz” diyen o adama ne olmuştu.

Bir sorduğumda; “yoruldum” demişti, diğerinde; “yok bir şey.”

Onu böyle gördüğümden beri daha sık geliyordum. Sabahtan akşama kadar birlikte olmaya çalışıyordum. Az konuşsa da onunla olmanın güzel, adını koyamadığım bir yanı vardı. O da bu durumdan hoşnuttu, sanki bu yeni, kendine sürgün hallerine birilerini tanık etmek istiyordu. Bu da ona gelişimi kolaylaştırıyor, neredeyse her gün ona uğramadan edemiyordum. Üstelik bu kendine yakın, herkese uzak duruşu bile insana bir şeyler söylüyor, bir şeyler öğretiyordu.

Son günlerde onu daha önce hiç görmediğim uğraşlar içinde yakalıyordum. Değişik ilgi alanları arıyor, eskiden hiç ilgisini çekmeyen şeylerle ilgileniyordu. Belli ki, yeni ilgi alanları yaratmaya çalışıyordu. Eskilerinden hızla uzaklaşıyor, terk ediyordu. “Bazen geç kalırız; biz hayatımızı değiştirmek istediğimizde, değiştirecek bir hayatımız olmadığını görürüz” demişti ne yaptığını sorduğumda.

Üstüne gidemedim ne demek istediğini soramadım. Öylece yarıda kaldı konuşmamız. Zaten o da çoktan arka bahçeye diktiği domatesleri çapalamaya dönmüştü. Güneşin altında ter kan içinde, yaban otlarını ayıklıyordu. Domateslerin dallarını özenle kaldırıp incitmeden diktiği sırıklara bağlıyor, henüz yeşillenmiş domateslerin üzerinden tozları eliyle siliyor, adata seviyordu.

Hayatını değiştiriyordu, kalan hayatını değiştirmek istiyordu. Ama nesinden rahatsız olmuştu, nesini değiştirecekti? Bu değiştirme, nereye kadar uzanırdı onu anlamak istedim bir an. Duvara yaslanıp onu izlerken. “Bir yerden sonra değiştirmek anlamlı mı?” diye sordum. Hiç başını kaldırmadan “Evet” dedi.

Sonra başını kaldırdı bana baktı doğrulmaya çalıştı, beli ağrıyor, zor doğruluyordu. Ellerini beline koyup gerindi kendini düzelti. Gülümsüyordu. “Yaşlanmışım” diyeceğini bekledim nedense, ama o gülümsemekle yetindi.

“Bir gün de kalmış olsa, değişmesi gerekiyorsa… çoğu zaman değişmesi gerekiyor. Değişmeli.” dedi. Birden aklıma hayatın anlardan oluştuğunu, anların toplamından oluştuğunu uzun uzun anlatması geldi. Mutluğun yaşanan o anlar içinde bizim için değerli olanların toplamından oluştuğunu anlatmıştı. O bizi hoşnut eden, bizi sevindiren, bizim yaşamaya değer bulduğumuz anları çoğalttıkça mutluğun artığını, onlarında öyle büyük şeyler olmadığını anlatırken; “Küçük, küçücük şeylerdir onlar bazen” demesi hala gözlerimin önündeydi.

Merakımı gidermek için olduğunu düşündüğüm yeni bir konuşmaya başlayacaktı. Başındaki şapkayı düzelti, terini sildikten sonra…

“Değiştirilmiş tümcelerde farklı insanlar, hep aynı şeyi söylediler. Yeni söylenmiş bir şey belki binlerce yıldır yok. Onlardan bir de kılıktan kılığa girerek; ‘İnsanlar senin ne dediğini bırakır, anladığını alır giderdir’ İkisinin bir biriyle örtüştüğü moment, yani söylediğinin, anlaşılanla bir olduğu an, sözün zamanın ruhuyla birleştiği andır. Erken doğmuş her söz, sevgi, aşk karşılığını bulmaz, uzun bir zaman yalnız kalır. İnsan bu yüzden şartların mı, yoksa sözün mü daha öğretici olduğunu asla bilemez.”

Hiçbir şey dememiştim, bir şey anlamadığımı ifade eden gözlerimdi. “Bilmiyorum… belki anlatamadım” derken bahçeden domates fidelerinin içinden çıkmış ellerini yıkıyordu.

Biraz sonra kahve içiyorduk karşılıklı. Yorgun bir dinginlik, sakinlik vardı üzerinde. Sessizce seyrediyordu, sanki ilk kez görüyor gibiydi her şeyi. Masadaki karasineği izliyordu, ürkütmemek için hiç kımıldamıyor, masadaki fincanına uzanmıyordu. Ne yapacağına bakıyordu. Acele telaşlı, sürekli yön değiştiren masadaki yürüyüşü uzun sürmedi sineğin. Neden bilinmez havalandı önce ona doğru gitti, başının üzerinde döndü ve pencerenin camına yapışıp kaldı öylece.

O bunu sonuna kadar izlemiş, sineği takip etmişti. Şaşırıyordum onun böyle her şeyi yeni görüyormuş gibi ilgiyle, birazda çocukça bir merakla izlemesine. Göz göze geldiğimizde az önceki konuşmaya dönmek istediğini beli eden bir ifade vardı yüzünde, belki de ben öyle anlamıştım. Karasinek masayı terk ettikten sonra kahve fincanına uzanmış, önce kahveden bir yudum alıp üzerine sigarasından derin bir soluk çekmiş, içinde tutmuş sonra başını belli belirsiz kaldırıp dumanı havaya salmıştı.

Birden; “şöyle diyeyim sana” dedi. Ben yerimde dinlemek için biraz öne eğilmiştim ki gülümsemesiyle karşıladı beni devam etti. “Yaptığın ne varsa, (söylediklerin dâhil,) hiçbir şeyi değiştirmiyorsa, tekrarların yoruculuğunda boğulmamak için susuyorsun. Çünkü boğulan insan, bir daha hiç bir şey yaşama, deme, deneme şansı bulamaz. Tekrardan, boğulmaktan kaçışın kıymetli sözlerine sarılırsın o an. “Olabilir” dersin renksiz, kabul edip etmediğini ortada bırakan. “Bilmiyorum” dersin, düşünmeye değer bulmadığını ifade eden. Tecrübelerinden, yaşadıklarından biliyorsun artık vakitsiz, prematüre sözler, duygular ve yolların yaşama tutuma gücü zayıftır, onları sancılar, acılar içinde doğurmaktan kaçar susarsın.”

İlk kez, bir insanı tanımak için onunla geçen yılların yetersiz olduğunu düşünmeye başlamıştım. İnsan her koşulda kendine bir şeyler saklıyordu. Bilinmez kalan, asla açıklamayacakları oluyordu.

Bir an bir şeyler demem gerekiyor mu diye düşünürken o boğazını temizleyerek devam edeceğinin sinyalini verince bende rahatlamıştım. “Çok şey söyledim; sevdiklerimi söyledim, sevmediklerimi, hoşnut olduklarımı, olmadıklarımı, olanı gösterdim çekildim. Olması gerekeni, yapılması gerekeni demekten kaçtım. Her şey demeye hakkım vardı, ama bir insanın ne yapacağını söylemeye hakkım yoktu. Çünkü böyle bir hakkı kimse bize veremez, vermemesi de gerekir.”

“Ama” diyerek söze başlamıştım ki, sözümü kesti. “Acele ediyorsun sanırım” dedi gülümseyerek.

Gülümseyerek durdum, devam etmesini bekledim. “Her insanın söylediklerinden çok söylemedikleri, yaşadıklarından çok yaşamak istedikleri olur. Ben söylemediklerimi bu hakkım olmayanlardan seçiyorum” dedi ve susarken “tamam buyur şimdi itirazını yapabilirsin” dercesine gülümseyerek arkasına yaslandı…

Ne diyebilirim diye bir an düşündüm. İnsanları tercihleri ile yaşamlarını şekillendirmede serbest bırakmaktı bu. Bir an “onlar en sevdiklerimizse” demek gelmişti aklımdan.

“Onlar bunu en çok hak edenleridir” diye cevap verdiğinde, düşünmekle kalmamış sorduğumun utanarak farkına varmıştım. O bütün bunların farkında olmadan son noktayı koymaya hazırlanıyordu konuşmaya. “Çünkü sevmek, hoşça kal demeyi bilmektir” dedi ve sigarasına uzanıp bir dal çekti…

Hasan KAYA
2 Eylül 2014 Salı