Göç, göçmenler, mülteciler…

Gelişmiş ülkelerin nüfusu yaşlı bir nüfus. Avrupa ülkeleri ve Amerika, uzak doğuda Japonya yıllardır bu sorunla baş etmeye çalışıyor. Bu ülkelerin hepsinde, yaşlanan nüfusun önüne geçmek için türlü çeşit önlemler alındı/alınıyor…

Olmadı…

Bir başka söylemle, bu aktif çalışan nüfusun azaldığı/gerilediği anlamına geliyor. İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu sorun, tek başına ülkeleri sosyal, ekonomik krizlerin içine çekebilecek öneme sahip. Batılı ülkeler, bu yüzden, hiç ertelemeden bu sorunla baş etme yoluna gittiler. En bildik çözüm yolu, çocuk başına verilen yardımlar ve çocuklu ailelere vergi indirimi uygulaması oldu.  Doğum yapan annelerin doğum izinleri uzatılarak doğum özendirilmeye çalışıldı. Hatta siyaset “suya düşen yılana sarılır” misali, alttan alta Katolik kilisesinin korunma ve kürtaj yasağına sarıldı.

Sonuç:

Başvurulan çözümler kısmen başarılı olsa da, sorunu kökten çözmeye yetmedi.

Kısaca söyleyecek olursak, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa toparlanırken savaşta kaybettiği genç işgücü nüfus açığını kapayamadı. Alınan bütün önlemlere, özendirmelere rağmen, savaş yorgunu kıta Avrupası giderek yaşlanan bir nüfusa ev sahipliği etmeye devam etti. Bu açığı, (başta Almanya), 60’ların başından başlayarak “yabancı işgücü” alımıyla kapatma yoluna gitti.

Ancak yabancı işgücünün kalıcı göçmenliğe dönüşmesiyle, İsviçreli yazar Max Frisch’irin “biz işgücü çağırdık ama insanlar geldi” özlü ifadesi kıta Avrupa’sını bu insanı sorunla yüzleşmeye davet ederken, belli bir etnik kimlikten/ülkeden ikili anlaşmalarla kitlesel işgücü alımının hukuksal bağlayıcılığı bir yana, giderek kalıcılığa dönüşen göçmenliğin sosyal sorunların yaşanmasının kaçınılmaz olduğunun da özlü ifadesi oluyordu. Geldiği ülke ile bağlarını koparmayan, kendi içine kapanan ve gettolaşan bu işgücünün topluma entegrasyonunu, toplum içinde giderek eritilmesini/asimilasyonunu zorlaştırıyordu.

Diğer yandan, bu yolun/yöntemin iki ülke arasındaki siyasi, ekonomik ilişkilere etkide bulunduğu, göç alan ülkenin ikili ilişkilerde kimi avantajları kaybettiğini buraya bir dip not olarak düşmek gerekebilir…

İkili anlaşmalarla göçmen/yabancı işgücü alımı küreselleşmenin miladı sayılan 1980’a kadar sürdü ve terk edildi. 80’ların başında ikili anlaşmalar ve/veya bu türden anlaşma çerçevesine giren işgücü alımları durdu. Ancak ne gariptir ki, aynı yıllar dünyanın hızla küresel mülteci sorunu ile tanıştığı yıllar oldu. Bu yıllarda, Avrupa ülkelerinde yaygın olarak mültecilerin yabancı/ucuz işgücü ihtiyacını karşılamaya başladığını görüyoruz. 1980 Eylül Faşist Darbesi sonrası, Türkiye’den sığınma talebiyle Avrupa ülkelerine gelenleri, Sri Lanka’dan binlerce kilometre öteden gelen Tamiller ve Yugoslavya iç savaşıyla balkanlardan gelen Arnavut ve Boşnak mültecilere tanık olduk.

Mültecilerin sığınma başvurusu ile kabul sürecinin istendiği kadar uzatılması, ihtiyaç duyulan işgücünün kılı kırk yararak seçimine olanak vermekte. Almanya son Suriyeli mülteci alımında, bir adım daha öteye giderek, neredeyse ihtiyacı olan işgücünü, karpuz seçer gibi almaya başladı. Mülteci alımı öncesinde Avrupa Birliği’nin, Türkiye ile yaptığı, “Geri Kabul Anlaşması” Suriye’ye gönderemeyeceği mültecileri Türkiye’ye gönderme olanağı vermesi ihtiyaç duyulanın işgücünün seçiminde Avrupa ülkelerinin elini  oldukça rahatlattığını söylemeye gerek var mı?

Buraya kadar söylediklerimiz, mülteci sorunun küresel kapitalist sistemden bağımsız ele alınamayacağını gösteriyor. Kapitalist sistemin ucuz iş gücü ihtiyacı göç ve göçmenlik sorunu ile mülteci sorununun gelecekte de olacağını söylememize olanak veriyor.

Son olarak, günümüzde, gelişmekte olan ekonomilerin de, giderek yaşlanan nüfusla karşı karşıya olduğunu belirtmeliyiz. Türkiye de bu ülkelerden biri. Birilerinin Erdoğan’ın kulağına fısıldadığı günden bu yana, diline pelesenk olan üç çocuk, beş çocuk söyleminin kaynağı bu sorun.

Erdoğan’ın sorun çözme yöntemi, düğün ve ev eşyası için kolay kredi olanağı ve artık bir nakarata dönüşen üç çocuk, beş çocuk söylemi olması bir işe yaramadı, Bir arpa boyu yol alınmadı. Son araştırmalar Türkiye’de evlilik yaşının 29 olduğunu, çocuk yapma oranlarının da hızla düştüğünü gösteriyor.

Suriye savaşı ve akın akın gelen göçmenler yaşlanan nüfusu başka bir yol ve yöntemle kompanse etme (karşılama), öteleme olanağını verdiğini gören AKP ve Erdoğan’ın göçmen sorununu görmezden gelmesine ve/veya küçümseme neden oldu. Suriyelilerin kalıcılığa dönüşen misafirliği dahil vatandaşlık verme isteğinin siyasi bir boyutu olduğu kesin. Ancak siyasi hesaplar dışında, iktidarla simbiyotik bir ilişki içinde olan sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılama ve en son yaşlanan nüfusu ötelemeyi hedeflediğini düşündürüyor…

Hasan KAYA
29 Ağustos 2021 Pazar

Paylaş