Yıllar yıllar önce idi, Abdullah Öcalan, Suriye’de ikamet ediyor, Beka Vadisin de PKK kampları vardı. Bunu bizim politikacılarımız diline dolamış, hep bir ağızdan Suriye’yi suçlamak için kullanırdı.

Bunun teröre destek, komşuluk hukukuna aykırı olduğu söylenirdi. Daha ileri gidilerek savaş nedeni olduğu da dile getirildi.

Suriye bu iddiaları hep red etti, teröre destek vermediğini, hata söylendiği gibi örgütün liderinin Suriye’de yaşamadığını söyledi.

Çok iyi anımsıyorum Demirel, Suriye ziyaretinde Öcalan’ın Şam’da kaldığı adresi Baba Esad’a verdiğini söylemişti.

Bu dönem, iki ülkenin ilişkilerinin en sancılı, en sorunlu olduğu dönemdi. Öcalan’ın, Suriye’den ayrılmasından sonra giderek düzelen ilişkiler en son, iki ülkeden çok sayıda bakanın ortak toplantıları, Erdoğan ile Beşer Esad’ın objektiflere sıcak pozlar verdiği ailece yaptığı tatiller düzeyine geldi.

Ne olduysa Arap Baharıyla esen rüzgarlara oldu.

Roller değişti, Türkiye aynı komşuluk hukukunu kendisi ayaklar altına almaya başladı. Suriye’nin bir zamanlar yaptığının da ilerisinde, teröre destek verir oldu. Suriye’de savaşan, cinayet şebekelerine açıktan yardım etmeye, TIRlar dolsu silah ve yardım göndermeye başladı. Deyim yerindeyse, komşudaki yangına elinde benzin bidonuyla koşuyor.

Ne için?

İsteyen derin, çok yönlü, siyasi tahliller yapabilir. Bu tahlillerin kısmen doğruluk payı da olabilir. Ama ne yazık ki, onların hepsi kısmen doğru olmaktan ileri bir değer taşımazlar.

Bence, bu kirli savaş oyunun tek nedeni değilse bile, belirleyici nedeni; bir delinin hatıra defterine, bir savaşın galibi olduğu notunu düşme sevdası diyebiliriz, yani başka bir söylemle; bu savaş, bir delinin savaşı.

Abarttığımı, uçuk bir tespitte bulunduğumu düşünebilirsiniz, ancak biraz düşününce bu tespitin hiç de haksız olmadığını, yabana atılır olmadığını görmek zor değil.

Şu soru tek başına düşünmemize yardımcı olabilir:

Türkiye’nin ve Türkiye halklarının bu savaştan ne gibi bir çıkarı olabilir?

Suriye’de yıllardır süren kanlı savaşın orada yaşamı ne hale soktuğunu, halkların bir birinin boğazına nasıl sarıldığını, ölenleri, evsiz kalanları, aç açıkta kalan çocukları, tecavüze uğrayan kadınları düşünün. Bütün bunlara, bir de; Türkiye’ye gelmek zorunda kalan, sayıları iki milyonu çoktan aşmış olan mülteciyi ekleyin.

Her şey bir yana, böyle bir sorunun cevabı, hiçbir zaman sorunun kendisi kadar uzun olmaz. Üzerinde fazla düşünmeye de gerek bırakmayacak böyle bir soruya genelde, ilk ağızdan verilecek cevap tek, doğru ve kısacıktır.

O da, kocaman bir: HİÇ…

Çünkü savaşın puslandırdığı hava, halkların değil; ağzı salyalı çakallarla, delilerin işine yarar.

O ahmaklar; o yangından kendilerine bir kıvılcımın sıçrayabileceğini asla akıllarına getirmezler. Çünkü onlar savaşın kendileri için ekonomik ve siyasal getiri hesaplarından başlarını kaldıramaz, etraflarına bakmazlar.

Akıllarına gelse de, umurlarında olmaz.

Onlar sırça saraylarında, oda oda dolaşır, ekran karşısında ahkam keserler.

Savaş,  halkların kanıyla beslenen, saltanatın ömrünü uzmanın bir aracıdır

Ölenler, ölecek olanlar; gençti, yaşlıydı, çocuktu, kadındı onların umurlarında olmaz. Aşk vurulmuş, sevda türküleri yenilmiş onların umurunda değildir.

Hiç de olmadı…

Suruç’ta yaşananlar, patlayan bomba ölen gençlerimiz onları zere kadar etkilemez. Suruç bizim  dinmeyen acımız, öfkemiz, isyanımız, yüreğimizin en genç yarası olurken, onlar buz gibi soğuk demeçler verir siyasetin yeni manevra alanı yaparlar acımızı.

Ancak bu kanlı oyunun beklenmedik bir de, son perdesi olur.

O kısa son perde de, deli elini çabuk tutup kafasına kurşunu sıkamazsa, şehrin en büyük meydanlarından birinde, yüzüne tükürülerek ayağından asılır.

Hasan KAYA
22 Temmuz 2015 Çarşamba