Koluu kırdık yen içinde. Kimse bundan söz etmesin, bilen olmasın istedik.

Yüzümüzü kara edip güneşe durduk, içimiz ısınmadı. Kendi yalanlarımızla kendimizi kandırıp sustuk.

Kardeşiz dedik biz sustuk; eloğlu konuştu, anlattı. Söylenen her söze kulağımızı tıkayanda bizdik. Gördüğümüz her acıya gözümüzü yuman görmezden gelen de.

Her şeyi elimizin tersi ile ittik. Sevgiyle bize açılan anaların kollarına koşmak yerine o kollardan aldığımız evlatların yerine acıyı kundaklayıp bıraktık.

Anımsayalım diye söylüyorum. İstanbul da boğaza karşı oturup höpürdetip içtiğimiz kahvelerin keyfi ile yaptığımız çakıl taşı edebiyatı, bir çocuk şarkısının usumuzdaki ezgisiyle “Orda bir köy var uzakta. Gitmesek de gelmesek de o köy bizimdir” deyip köyü silahlı köy koruyucularına bıraktık. O da yetmedi özel timlere ulayan kurtlara teslim ettik.

Zılgıtlar, yürek yakan ağıtlar, dizlerini döven anaların geride bıraktığı gözyaşları ile geçen zaman, suların durulduğu, Fırat’ın Dicle’ye aşkını anımsadığı, sessiz uslu aktığı zamanlara bıraktı yerini.

Yanmış yıkılmış köyler kaldı geride. Anılar suya yazıldı, şehirlerin varoşlarında yalın ayak koşan çocuklar, silahların susmasına sevindiler.

Dağlar çiçeğe durmaya, kardelenler karın yumuşak karnını yarıp güneşe uzanmaya başladılar. Zoru göze alıp zorla yeniden bir yaşam kuruldu.

Şimdi elimizde bir çakıl taşı, uzaklarda gidilecek bir köyümüz bile yok. O köyü koruyacak silahlı köy koruyucularına ve özel time, ulayan kurtlara ihtiyaç kalmadı derken, karanlık adamların elinde zifir zindan bir gece; kirli ellerinde balçık güneşi karartmaya geldiler.

Çakallar başladı ulumaya, kurtlar sinip puslu havaya sokuldular ve korkunun kol gezdiği köyde tilkiler gündüz gözüyle kümes talana çıktılar. Eski hamamda eski tasın kıymeti olsun diye bombalar patladı art arda, kurşunlar yağdı…

Yangınlar gördüler, yalımları geceyi yakan. Taze ekmek kokusu düşmeden yollara köşe başlarını korku tutar. Bir karanlık gölgedir geçen zaman, unutulur verilmiş sözler.  Ama onlar ezberden bilirler verilmiş her sözü…

Munzur da yaban armudu dalına değerken bahar, kokusunu salarken yaban gülü Haran’a, kandılar saf bir oğlan, naçar bir kız gibi.

Dağa taşa ‘BARIŞ’ yazdılar.

Ak güvercinlerin yağmur ıslağı kanatlarından öpüp saldılar Ankara’ya…

Kim ne derse desin. Kimin ne dediği umurumda mı? Çocuk şarkıları söylemek istemiyorum uzak köylere.

Attım elimdeki çakıl taşlarını denize, bir iki sekip boğuldular Kız Kulesine yakın.

Akşama koşar Ege’ye, sahile yakın denize karşı bir yamaçtan kırdığım bir zeytin dalını yollarım Fırat’a, Uzattım Dicle’ye…

Hasan KAYA