Kapitalizmin her tarihsel evresi yalnızca üretim tekniklerini değil, devleti de yeniden biçimlendirir. Devlet, üretim biçiminin siyasal suretidir; üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki gerilimin hukuki, ideolojik ve zor aygıtları aracılığıyla dengelenmeye çalışıldığı yoğunlaşmış bir alandır. Bu nedenle otomasyonun yükselişi yalnızca fabrikaların iç düzenini, emek piyasasının yapısını ya da sermayenin bileşimini değiştirmekle kalmaz; devletin karakterini, işlevini ve hatta ontolojisini dönüştürür. Sosyal devletin yerini adım adım güvenlik devleti alırken, bu dönüşüm basit bir siyasal tercih değil, üretim tarzındaki yapısal kaymanın siyasal sonucudur. Ancak süreç burada da donup kalmaz: güvenlik devletinin genişlemesi, belirli tarihsel eşiklerde faşizan devlet biçimlerine doğru bir eğilim üretir. Bu eğilim, klasik 20. yüzyıl faşizminin basit bir tekrarı değildir; otomasyon çağının üretim altyapısı üzerinde yükselen, teknolojik gözetim ve iletişim ağlarıyla iç içe geçmiş yeni bir devlet biçimine işaret eder. Bu nedenle günümüzde beliren bu özgül formu, klasik örneklerden özenle ayrıştırmak amacıyla “Geç Faşizm” olarak adlandırmak mümkündür.
Bu kavramsallaştırma, yalnızca terminolojik bir tercih değil; üretim pratiklerindeki dönüşümün siyasal biçim üzerindeki belirleyiciliğini görünür kılma çabasıdır. Faşizm, tarihsel olarak kapitalist krizin olağanüstü yönetim biçimlerinden biridir; ancak her tarihsel evrede aldığı biçim, o dönemin üretim ilişkileri ve teknolojik altyapısı tarafından belirlenir. Otomasyon çağında faşizm, klasik dönemin kitle mitingleri, tek parti rejimleri ve paramiliter örgütlenmeleriyle sınırlı değildir; dijital gözetim, algoritmik yönetişim ve veri temelli denetim pratikleri üzerinden işleyen daha dağınık ama daha nüfuz edici bir devlet karakteri üretir.
Sosyal Devlet: Sınıf Uzlaşmasının Tarihsel Biçimi
Sanayi kapitalizminin olgunlaştığı yirminci yüzyılda sosyal devlet, bir sınıf uzlaşmasının kurumsal ifadesi olarak ortaya çıktı. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da kurumsallaşan refah devleti modeli, bir yandan sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini güvence altına alırken, diğer yandan işçi sınıfının tarihsel mücadelelerle elde ettiği hakları sistem içine entegre ederek siyasal istikrar sağlamayı amaçlıyordu.
Bu model çoğu zaman Keynesyen ekonomi politikasıyla özdeşleştirilir. Ancak Keynesyen talep yönetimi yalnızca teknik bir makroekonomik düzenleme değildir; belirli bir sınıf dengesinin kurumsallaşmış ifadesidir. Tam istihdam hedefi, ücret artışları ve sosyal harcamaların genişlemesi, kapitalist birikim sürecinin devamlılığı için zorunlu hale gelmişti. Üretim sürecinde canlı emeğin merkezi rolü, işçi sınıfını vazgeçilmez kılıyor; devlet ise bu gücü dengelemek için sosyal hakları tanıyordu.
Sosyal devlet, bu anlamda kapitalizmin insani yüzü değil; belirli bir üretim rejiminin siyasal biçimiydi. Fordist kitlesel üretim, görece istikrarlı tam zamanlı istihdam ve güçlü sendikal örgütlenme, bu biçimin maddi temelini oluşturuyordu. Üretim sürecinde emeğin merkeziliği zayıfladığında, sosyal devletin maddi zemini de aşınmaya başladı.
Otomasyon ve Birikim Rejiminin Çözülüşü
1970’lerden itibaren kâr oranlarının düşme eğilimi, küresel rekabetin sertleşmesi ve finansallaşmanın yükselişi, Fordist uzlaşmayı çözdü. Üretim küreselleşti; sermaye mekânsal olarak hareketlendi; emek maliyetlerinin düşük olduğu coğrafyalar tercih edildi. Ancak bu sürecin en radikal boyutu, dijitalleşme ve otomasyon oldu.
Makineleşme kapitalizmin başlangıcından beri vardır; fakat dijital otomasyon, üretici güçlerin niteliğini kökten değiştirdi. Toplumsal bilgi (Marx’ın “genel zekâ” olarak kavramsallaştırdığı kolektif bilgi birikimi) algoritmalara, yazılımlara ve robotik sistemlere içkinleşti. Üretkenlik artışı, daha az emekle daha fazla üretim yapılmasını mümkün kıldı.
Ancak kapitalist değer yasası içinde bu gelişme özgürleşme değil; işsizleşme ve güvencesizlik anlamına geldi. Canlı emeğin üretim sürecindeki ağırlığı azaldıkça, ücretli emek kapitalist birikim için daha az vazgeçilmez hale geldi. Böylece sosyal devletin temel varsayımı olan tam istihdam çöktü.
Platform kapitalizmi, algoritmik yönetim ve veri temelli üretim biçimleri, emeği atomize etti. Sürekli ve düzenli istihdam yerini geçici, çağrı üzerine ve parçalı çalışma biçimlerine bıraktı. Devletin karşısındaki özne artık örgütlü bir sanayi proletaryası değil; dağınık, prekaryalaşmış ve güvencesiz bir nüfustu.
Güvenlik Devleti: Risk ve Denetim Rejimi
Sosyal devlet rızayı haklar üzerinden üretirdi; güvenlik devleti ise rızayı tehdit ve risk söylemi üzerinden kurar. Sosyal devlet yurttaşı hak sahibi olarak tanımlar; güvenlik devleti yurttaşı potansiyel risk kategorisi içinde konumlandırır.
Neoliberal dönemde sosyal harcamalar kısılırken, savunma ve iç güvenlik bütçeleri genişledi. Gözetim teknolojileri, büyük veri analizleri, yüz tanıma sistemleri ve algoritmik risk değerlendirme araçları, devletin denetim kapasitesini artırdı. Bu teknolojik altyapı, kapitalizmin veri temelli birikim modelinin de temelidir. Platform şirketleri kullanıcı verilerini metalaştırırken, devlet de bu verileri güvenlik gerekçesiyle kullanır.
Bu noktada güvenlik devleti yalnızca baskıcı değil; tahmin edici ve önleyici bir aygıttır. Suç işlendikten sonra müdahale etmek yerine, potansiyel tehditleri önceden saptamayı hedefler. Bu, siyasal muhalefetin ve toplumsal hareketlerin daha doğmadan bastırılmasını kolaylaştırır.
Otomasyon Çağında Faşizmin Farklılığı: Geç Faşizm
Tam da bu aşamada, güvenlik devletinin genişlemesi belirli tarihsel koşullarda faşist bir nitelik kazanır. Ancak bu faşizm, klasik dönemin faşizmi değildir.
Klasik faşizm, sanayi kapitalizminin kriz döneminde ortaya çıktı. Kitle mitingleri, paramiliter örgütlenmeler, açık şiddet ve tek parti rejimleri, bu dönemin ayırt edici özellikleriydi. Üretim hâlâ kitlesel sanayiye dayanıyordu; işçi sınıfı örgütlüydü; faşizm bu örgütlülüğü ezmek için doğrudan fiziksel şiddete başvuruyordu.
Oysa otomasyon çağında üretim pratikleri değişmiştir. Dijital ağlar, küresel platformlar ve algoritmik yönetişim, devletin zor kullanım biçimlerini de dönüştürür. Artık kitleleri hizaya getirmek için yalnızca fiziksel baskı yeterli değildir; veri üzerinden davranış yönlendirme, algoritmik sansür, çevrim içi gözetim ve dijital manipülasyon temel araçlar haline gelmiştir.
Teknolojinin ve iletişim araçlarının devasa gelişimi, bu farkın belirleyici unsurudur. Sosyal medya platformları, dijital propaganda, veri analitiği ve psikometrik hedefleme teknikleri, rızanın üretiminde yeni araçlar sunar. Bu nedenle günümüz faşizan eğilimleri, klasik dönemin estetiğini her zaman taşımayabilir; ancak daha derin ve yaygın bir denetim kapasitesine sahiptir.
Bu özgül formu “Geç Faşizm” olarak adlandırmak, onun klasik faşizmden farkını vurgulamak için gereklidir. Geç Faşizm, otomasyon altyapısı üzerinde yükselen; veri temelli gözetimle çalışan; yürütmenin merkezileştiği; hukukun esnekleştiği; fakat bunu çoğu zaman seçimli rejim biçimleri içinde sürdüren bir devlet formudur. Açık diktatörlük yerine, kalıcı olağanüstü hâl; açık sansür yerine algoritmik görünmezleştirme; paramiliter şiddet yerine dijital disiplin öne çıkar.
Yapısal İşsizlik ve Sınıfsal Gerilim
Otomasyon çağında işsizlik yapısal hale gelir. Marx’ın “yedek sanayi ordusu” kavramı yeni bir boyut kazanır. İşsizler artık yalnızca ücretleri baskılayan bir rezerv değil; potansiyel bir siyasal risk olarak görülür.
Devlet, bu riski sınırlı sosyal yardımlar ve yoğun denetim mekanizmalarıyla yönetir. Yardım hak olmaktan çıkar; koşullu ve performansa dayalı hale gelir. Sosyal politika disiplin aygıtına dönüşür.
Bu süreçte sınıfsal çelişkiler kimlik temelli ideolojilerle örtülür. Göçmenler, azınlıklar veya “iç düşman” kategorileri, toplumsal öfkenin hedefi haline getirilir. Böylece sistem karşıtı enerji sermayeye değil; kültürel farklılıklara yönlendirilir.
Geç Faşizmin Kurumsallaşma Eğilimi
Geç Faşizm, klasik dönemden farklı olarak çoğu zaman seçimli rejimler içinde kurumsallaşır. Medya tekelleşmesi, yargının yürütmeye bağımlı hale gelmesi, olağanüstü hâl uygulamalarının kalıcılaşması ve güvenlik söyleminin sürekli yeniden üretilmesi, bu kurumsallaşmanın araçlarıdır.
Devletin faşist karakteri, artık yalnızca sokaktaki şiddetle değil; kod satırlarında, veri merkezlerinde ve algoritmik karar mekanizmalarında görünür. Denetim yaygın, görünmez ve sürekli hale gelir.
Bu nedenle Geç Faşizm, klasik örneklerden daha az teatral ama daha kapsayıcıdır. Fiziksel zor hâlâ mevcuttur; ancak dijital disiplin ve ekonomik dışlama, daha sistematik bir kontrol sağlar.
Tarihsel Eşik ve Olasılıklar
Otomasyon, üretici güçlerin tarihsel olarak benzeri görülmemiş bir kapasiteye ulaştığını gösterir. Ancak bu kapasite, kapitalist mülkiyet ilişkileri içinde eşitsizliği derinleştirir. Devlet, bu eşitsizliği gidermek yerine güvenlik ve denetim mekanizmalarıyla yönetmeyi tercih ettiğinde, çelişki keskinleşir.
Geç Faşizm, bu çelişkinin siyasal biçimidir. Ancak bu biçim kaçınılmaz değildir. Üretici güçlerin gelişimi, aynı zamanda yeni özgürleşme olanakları barındırır.
Devletin giderek daha fazla zor ve gözetim araçlarına dayanması, sistemin kırılganlığını gösterir. Sosyal devletin çözülüşü ve güvenlik devletinin yükselişi, kapitalizmin otomasyon çağında tarihsel bir eşiğe geldiğini ortaya koyar: ya üretici güçlerin toplumsal mülkiyet temelinde yeniden örgütlendiği bir düzen, ya da güvenliğin adı altında kurumsallaşmış bir Geç Faşizm.
Bu eşikte devlet, yalnızca bir yönetim aygıtı değil; tarihsel çelişkinin düğüm noktasıdır. Otomasyonun sunduğu bolluk potansiyeli ile Geç Faşizmin daralttığı özgürlük alanı arasındaki gerilim, çağımızın temel siyasal meselesidir.
Çelişki büyüdükçe bastırma artar; fakat aynı ölçüde direniş imkânı da büyür. Tarih, yalnızca tahakkümün değil; özgürleşme olanaklarının da tarihidir. Geç Faşizmin yükselişi, bu olanakların bastırılma biçimi olduğu kadar, yeni bir toplumsal düzenin imkânının da işaretidir.
Hasan KAYA
20 Şubat 2026, Cuma












