Bazı zamanlar vardır; insan düşüncelerini değil, önce konumunu seçmek zorunda kalır. Çünkü tarih, kimi anlarda tartışmayı askıya alır. Kavramlar geri çekilir, kuram susar, dipnotlar dağılır. Geriye yalnızca bir sınır kalır: karanlıkla aydınlık arasındaki o ince, sert çizgi. Ve insan, o çizginin hangi tarafında durduğunu söylemek zorundadır.
Bugün, tam da böyle bir eşikteyiz.
Dünya yalnızca sağa kaymıyor; sağ, bir duygu rejimi olarak yayılıyor. Bir siyasal tercih olmaktan çıkıp gündelik hayatın dokusuna sızıyor. Sofrada, okulda, işyerinde, sokakta… Dilin içine yerleşiyor. İnsanlar artık yalnızca farklı düşünmüyor; farklı olana karşı daha hızlı öfkeleniyor, daha kolay dışlıyor, daha rahat düşmanlaştırıyor.
Bu yalnızca bir ideolojik kayma değil.
Bu, toplumsal ilişkilerin yeniden kurulmasıdır.
Ve bu yeniden kuruluş, tesadüf değil.
Sağın ve özellikle aşırı sağın yükselişi, yalnızca seçim kazanma meselesi değildir. Bu yükseliş, geç faşizmin toplumsal zeminini adım adım örmenin, onu meşrulaştırmanın, gündelikleştirmenin sürecidir. Faşizm artık tanklarla gelmez çoğu zaman; önce dilde belirir, sonra alışkanlıklara yerleşir, en sonunda kurumsallaşır.
Önce bir kelime değişir.
Sonra bir bakış.
Sonra bir yasa.
Ve bir sabah, insanlar artık başka bir ülkede uyandıklarını fark eder.
Aşırı sağın başarısı tam da buradadır: İnsanlara bir gelecek değil, bir düşman sunar. Birlikte yaşayacakları bir dünya değil, korkacakları bir “öteki” verir. Göçmen, kadın, işçi, yoksul, muhalif, gazeteci, eşcinsel… Her biri, sistemin yarattığı krizlerin yerine konulan birer simgeye dönüştürülür.
Çünkü korku, bu çağın en verimli üretim alanıdır.
Ve korku, yönlendirilir.
İnsanlar yoksullaştığında, bunun nedenini üretim ilişkilerinde değil “fazla hak talep edenlerde” aramaya başlar. Kriz, sermaye birikiminin eşitsiz yapısından değil, “ahlaki çöküşten” kaynaklanıyormuş gibi anlatılır. Böylece gerçek görünmez olur; yalnızca suçlananlar görünür kalır.
Bu bir yanılgı değildir.
Bu, örgütlü bir ideolojik üretimdir.
Ve bu üretim, bugün dünyanın birçok yerinde aynı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Avrupa’da takım elbise giymiş yeni faşizmler, Latin Amerika’da halkın dilini ödünç alarak otoriterleşen iktidarlar, Ortadoğu’da dinsel muhafazakârlığın devlet aklına dönüşmesi, Amerika’da demokrasinin bir pazarlık nesnesine indirgenmesi…
Bunlar ayrı ayrı hikâyeler değil.
Geç faşizmin farklı lehçeleri.
Bu nedenle mesele yalnızca “sağın yükselişi” değildir. Mesele, bu yükselişin nereye doğru ilerlediğidir. Çünkü sağın belirli bir eşiği aşması, artık yalnızca bir siyasal değişim değil; rejimsel bir dönüşüm anlamına gelir.
Ve o eşik, sandıkta değil; toplumun ruhunda aşılır.
İşte bu yüzden, böyle zamanlarda solun kendi içine kapanması, kendi saflığını tartışması, kimin daha “gerçek” olduğunu ölçmesi… Tarihin ağırlığı karşısında yetersiz kalır. Bu tartışmaların her biri anlamlı olabilir; ama zamanın aciliyeti karşısında eksiktir.
Çünkü ev yanarken mimari tartışılmaz.
Elbette düşünce gereklidir. Elbette kuram, yön verir, derinlik kazandırır. Marksizm zaten tek bir yol değil, çoğul bir akıştır. Farklı kolları vardır; farklı mücadele biçimleri üretir. Ama bugün mesele, o akışın hangi yönünün daha doğru olduğu değil.
Akışın kesilip kesilmediğidir.
Faşizm, insanları önce yalnızlaştırır. Sonra birbirinden kuşkulandırır. En sonunda kurtuluşu güçlü bir otoriteye teslim eder. Bu süreçte birey, kendini korumak için başkasının yok oluşuna razı olur.
Ve tam da burada, geç faşizm kendini tamamlar: Rıza üretilmiş, korku örgütlenmiş, toplum çözülmüştür.
Buna karşı söylenecek söz, belki de her zamankinden daha yalın olmak zorundadır: Yalnız değilsin. Sorun sende değil. Düzen hasta.
Bu söz, yalnızca bir slogan değil; bir hatırlatmadır. İnsanın, kendisini yeniden toplumsal bir özne olarak kurabilmesinin ilk adımıdır.
Bu yüzden bugün, farklı mücadele hatlarının ortak bir zeminde buluşması gerekir. Sosyal demokratın, sosyalistin, komünistin, feministin, ekolojistin, sendikacının, demokratın—ve yalnızca adalet duygusunu yitirmemiş sıradan insanın—aynı cephede durması…
Bu, teorik bir uzlaşma değildir.
Bu, tarihsel bir zorunluluktur.
Paris Komünü’nde kimse birbirine uzun teorik sınavlar yapmadı. İspanya’da aynı barikatın arkasında duranlar, birbirlerinin bütün düşünsel geçmişini bilmeden savaştı. Latin Amerika’da meydanları dolduranlar, aynı kavramları kullanmadan aynı direnci kurdu.
Çünkü bazen insanlar aynı gelecek için değil, aynı felaketi durdurmak için yan yana gelir.
Ve bugün, o felaket daha görünür.
Bugün demokrasiyi, emeğin onurunu, kadınların yaşam hakkını, halkların eşitliğini, doğayı, laikliği savunmak… Belki de en gerçek devrimci eylemdir. Çünkü bazı dönemlerde devrim, yeni bir dünya kurmak değil; dünyanın karanlığa gömülmesini engellemektir.
Geç faşizm tam da bu karanlığı örgütler.
Yavaş yavaş, adım adım, alıştıra alıştıra.
Bu yüzden bugün mesele, yalnızca neye inandığımız değil.
Neye karşı birlikte durabildiğimizdir.
Sonrası gelir.
Bir gün yeniden tartışılır her şey. Devlet, mülkiyet, üretim, özgürlük… Kırmızının tonları yeniden konuşulur.
Ama bugün mesele tonlar değil.
Rengin kendisidir.
Önce hayat.
Önce insan.
Önce aynı karanlığa karşı durmak.
Çünkü en zor olan, aynı düşü kuranların değil; farklı düşler kuranların, aynı kabusa karşı yan yana durabilmesidir.
Ve belki de tarih, tam olarak orada başlar.













