Bazı zamanlar vardır; tarih kendini gürültüyle değil, ince ve kesintisiz bir uğultuyla duyurur. Bu uğultu, üretim ilişkilerinin görünmez damarlarında dolaşır; gündelik hayatın en sıradan anlarına sızarak kendini hissettirir. Bir sınıfın kapı aralığında, bir ekranın solgun ışığında, bir çocuğun bakışında… İlk bakışta fark edilmez; çünkü alışkanlık, insanı içinde yaşadığı düzenin doğallığına inandırır. Ama sonra bir kırılma anı belirir. Bir okul koridorunda yükselen bir ses, bir yüz ifadesinde katılaşan bir gerilim, bir haberin hızla geçilen görüntüsü… Ve o an, birikenin yüzeye çıktığı andır. Şiddet, görünür hale gelir. Oysa o, çoktan kurulmuş bir düzenin içkin parçasıdır.
Şiddet hiçbir zaman yalnızca bir olay değildir; o, belirli bir toplumsal örgütlenmenin kaçınılmaz sonucudur. Bir okul bahçesinde yaşanan bir kavga ile bir coğrafyada yıllardır süren savaş arasında görünmez bir süreklilik vardır. Çünkü her ikisi de aynı tarihsel zeminden beslenir: eşitsizliğin yeniden üretildiği, emeğin değersizleştirildiği, insanın kendi emeğine ve birbirine yabancılaştığı bir düzen. Bu yüzden şiddet, yalnızca bireylerin değil, ilişkilerin sorunudur.
Bugün Türkiye’de okullarda yaşanan şiddet olaylarını açıklamak için başvurulan yüzeysel nedenler (sosyal medya, dijital oyunlar, “yeni nesil” mafya dizileri) aslında daha derin bir yapının üzerini örten söylemlerdir. Bu açıklamalar, sorunun kaynağını bireyin davranışlarında arar; oysa mesele, bireyin içinde hareket ettiği koşullardadır. Gençlerin hangi dünyaya doğduğu, hangi imkânlarla karşılaştığı, hangi sınırlar içinde sıkıştığı sorusu göz ardı edilir. Böylece sistem, kendi sorumluluğunu görünmez kılar.
Oysa gençlik, bu düzenin en çıplak yüzleşmesini yaşayan kesimdir.
Bir zamanlar gelecek, kolektif bir tasavvurdu. 68’in ve 78’in kuşakları için gelecek, yalnızca bireysel bir yükselme değil; toplumsal bir dönüşümün adıydı. Savaşların olmadığı, sömürünün son bulduğu bir dünya fikri, yalnızca bir düş değil; maddi bir mücadele hattıydı. İnsan, kendi yaşamını başkalarının yaşamından ayrı düşünmezdi. Çünkü biliyordu: kurtuluş ya hep birlikte olacaktı ya da hiç olmayacaktı.
Bugün ise bu kolektif ufkun yerini parçalanmış bireysel hikâyeler aldı.
Neo-liberal kapitalizmin küreselleşme adı altında kurduğu yeni düzen, yalnızca üretim biçimlerini değil, bilinç biçimlerini de dönüştürdü. Toplumsal olanın çözülmesi, bireyin yalıtılmasıyla sonuçlandı. Dayanışmanın yerini rekabete, ortak geleceğin yerini kişisel kurtuluş fikrine bıraktı. Gençler, siyasetin dışına itilerek yalnızca kendi hayatlarını kurtarmaya zorlandı. “Kendi gemini kurtar” çağrısı, bu düzenin ideolojik özeti haline geldi.
Ama o gemilerin çoğu, aynı denizde batmaya yazgılıydı.
Çünkü bu düzen, eşitsizliği ortadan kaldırmak üzere değil, onu yeniden üretmek üzere kuruludur. Eğitim, bir çıkış yolu olmaktan giderek uzaklaşırken; iş, yaşamı sürdürmenin güvencesi olmaktan çıkar. Emek, karşılığını bulmadıkça değersizleşir; değersizleşen yalnızca emek değil, insanın kendisi olur. Gençler, bu çelişkiyi en erken ve en sert biçimde deneyimler. Ve bu deneyim, kaçınılmaz olarak bir hayal kırıklığı üretir.
Bu hayal kırıklığı, bireysel değil; yapısaldır.
Türkiye’de derinleşen geçim sıkıntısı, bu yapısal çelişkiyi daha da görünür kılar. İnsanlar yalnızca yoksullaşmaz; aynı zamanda yaşamlarının anlamını yitirir. Çalışmanın, çabalamanın, sabretmenin karşılık üretmediği bir yerde, zamanın kendisi de aşınır. Bu aşınma, içsel bir boşluk yaratır. Ve bu boşluk, çoğu zaman öfkeyle doldurulur.
Fakat bu tabloyu yalnızca ekonomik düzeyde okumak eksik kalır. Çünkü şiddet, bu toplumda artık yalnızca bir sonuç değil; gündelik yaşamın içine işlemiş bir sürekliliktir. Her gün bir kadının öldürüldüğü, her gün bir işçinin “kaza” denilerek geçiştirilen bir ölümle hayatını kaybettiği bir yerde, şiddet istisna olmaktan çıkar, sıradanlaşır. Kadın cinayetleri, yalnızca bireysel suçlar değil; patriyarkal tahakkümün, mülkiyet ilişkileriyle iç içe geçmiş iktidar biçimlerinin en çıplak tezahürüdür. İş cinayetleri ise üretim sürecinin içindeki görünmez zorun açığa çıkmasıdır; emeğin korunmadığı, maliyetin insan hayatından daha değerli görüldüğü bir düzenin sonucudur.
Bu ölümler, yalnızca kaybedilen hayatlar değildir; aynı zamanda toplumsal belleğe kazınan bir şiddet dilidir.
Gençler, bu dilin içinde büyür.
Bir kadının sokak ortasında öldürüldüğü haberini, bir işçinin şantiyede can verdiği görüntüyü, bir savaşın yıkıntıları arasından yükselen çığlığı aynı gün içinde görürler. Ve bütün bunlar, onların dünyayı algılama biçimini dönüştürür. Şiddet, onlar için olağanüstü bir durum değil; olağan bir gerçeklik haline gelir.
Bu sıradanlaşma, şiddetin en derin biçimidir.
Çünkü sürekli maruz kalınan her şey gibi, şiddet de bir süre sonra doğal görünmeye başlar. Ve doğal görünen her şey, sorgulanmaz. Bu yüzden gençlerin yaşadığı kırılmayı anlamak için, yalnızca onların davranışlarına değil; içinde yaşadıkları dünyaya bakmak gerekir.
Bu dünya, yalnızca ekonomik olarak değil, mekânsal ve kültürel olarak da daraltılmıştır.
Merkezi iktidar bir yandan yoksulluğu derinleştiren politikalarla gençlerin gündelik yaşamını sınırlarken, diğer yandan onların nefes alabileceği kamusal alanları da kapatır. Maddi imkânsızlıklar nedeniyle zaten dışarı çıkamayan, sosyalleşemeyen gençler; konserlerin, festivallerin, kültürel etkinliklerin yasaklanmasıyla birlikte tamamen içe kapanmaya zorlanır. Böylece yalnızca bedenleri değil, zamanları ve ilişkileri de kuşatılır.
Bu kuşatma, yalnızca bir yaşam tarzı dayatması değil; aynı zamanda bir kontrol biçimidir.
Çünkü kamusal alanın daraltılması, bireyin yalnızlaştırılması demektir. Yalnızlaşan birey ise daha kırılgan, daha savunmasız, daha kolay yönlendirilebilir hale gelir. Gençlik, bu iki yönlü baskının içinde sıkışır: bir yanda ekonomik güvencesizlik, diğer yanda toplumsal nefessizlik.
İşte bu sıkışma, kendini bir yerde açığa vurur.
Okulda, sokakta, evde…
Ama bu tabloyu yalnızca ülke sınırları içinde düşünmek de eksik kalır. Çünkü Türkiye, kendisini çevreleyen bölgesel dinamiklerden bağımsız değildir. Suriye’de on yılı aşkın süredir devam eden savaş, yalnızca sınırların ötesinde yaşanan bir çatışma değildir. O savaşın görüntüleri, anlatıları ve yarattığı yıkım, çoktan bu toplumun gündelik yaşamına sızmıştır. Şiddet, ekranlar aracılığıyla evlerin içine taşınmış, sıradan bir izleme pratiğine dönüşmüştür.
Üstelik bu savaşın oluşumunda ve sürdürülmesinde bu ülkenin siyasal tercihleri de belirli ölçülerde rol oynamıştır. Ortadoğu’da yaşananların Türkiye’den bağımsız olduğunu düşünmek, bu bağları görmezden gelmek olur. Oysa bu bağlar, şiddetin dolaşımını ve etkisini anlamak açısından belirleyicidir.
Şiddet, burada yalnızca bir sonuç değil; aynı zamanda bir dolaşım biçimidir.
Dünya ölçeğinde bakıldığında ise tablo daha geniştir ama özünde aynıdır. Savaşlar, krizler, otoriterleşen yönetimler… Tüm bunlar, kapitalist sistemin eşitsiz gelişim dinamiklerinin farklı tezahürleridir. Bir tarafta servetin yoğunlaştığı dar bir kesim, diğer tarafta genişleyen bir yoksulluk alanı… Bu ayrım, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda yaşamsaldır.
Gençler, bu dünyanın içine doğar.
Henüz kurulmamış bir hayatın içinde, çözülen bir dünyanın yükünü taşırlar. Gelecek, onlar için açık bir ufuk değil; giderek daralan bir ihtimaller alanıdır. Ve bu daralma, yalnızca ekonomik değil; zihinsel, duygusal ve toplumsaldır.
Şiddetin sıradanlaşması ise bu süreci tamamlar.
Her gün tekrarlanan ölümler, her gün yeniden üretilen eşitsizlikler, her gün biraz daha daralan hayatlar… Bütün bunlar birikir. Ve bu birikim, bir yerde kendini gösterir.
Gençlerin gözlerinde gördüğümüz sertlik, bu çelişkinin ifadesidir.













