İnsanın kendini kurma biçimi, çoğu zaman farkında bile olmadan seçtiği bir yoldan ilerler: Ya sahip olarak yaşar ya da olarak. Bu ayrım, Erich Fromm’un Sahip Olmak ya da Olmak adlı eserinde yalnızca bireysel bir tercih olarak değil, bütün bir uygarlık biçiminin temel ayrımı olarak ele alınır. Fromm’a göre modern insan, giderek daha fazla “sahip olmak” kipine sürüklenmiş; varoluşunu, elinde tuttuklarıyla, biriktirdikleriyle, üzerine yapıştırdığı sıfatlarla tanımlar hale gelmiştir. İşte tam da bu yüzden bazı insanlar, bir makamdan ayrıldıklarında o makamı geride bırakmaz; onu kendilerinin ayrılmaz bir parçası olarak taşımaya devam eder.

Çünkü o makam, onların gözünde bir görev değil, sahip olunmuş bir nesnedir artık. Tıpkı bir mülk gibi, tıpkı bir unvan gibi, tıpkı bir kimlik kartı gibi… Ve nasıl ki mülkiyet kaybı insanda bir yoksunluk duygusu yaratırsa, makamın kaybı da aynı türden bir eksilme hissi doğurur. Bu eksilmeyi telafi etmenin yolu ise basittir: Sahip olunmuş olanı bırakmamak. Artık fiilen o görevde olunmasa bile, sembolik olarak onu sürdürmek. İnsanların hâlâ aynı hitapla seslenmesini istemek. Aynı ayrıcalıklı davranış biçimlerini talep etmek. Çünkü sahip olmak kipinde yaşayan biri için “olmak”, yani sade bir varoluş hali, neredeyse bir hiçlik duygusuna denk düşer.

Bu yüzden eski bir milletvekili, bir bakan, bir belediye başkan yardımcısı ya da herhangi bir bürokrat, görev süresi dolduğunda aslında yalnızca bir işini kaybetmez; aynı zamanda kendini tanımladığı temel zemini de yitirir. Eğer kendisini “yapan” şey o makam ise, o makam ortadan kalktığında geriye ne kalır? İşte bu sorunun yarattığı boşluk, çoğu zaman tahammül edilemezdir. Ve o boşluğu doldurmanın yolu, geçmişteki konumu bugüne taşımaktan geçer.

Fromm’un kavramsallaştırmasıyla söyleyecek olursak, burada yaşanan şey bir “varoluş krizi” değil, bir “sahiplik krizidir.” Çünkü kişi, kendisini olduğu şey üzerinden değil, sahip olduğu şey üzerinden tanımlamıştır. Makam, onun için bir işlev değil, bir kimliktir. O kimlik ise, kaybedildiğinde insanı çıplak bırakır. Çıplaklık ise korkutucudur; çünkü orada ne unvan vardır ne ayrıcalık ne de başkaları üzerinde kurulan o görünmez üstünlük hissi.

Bu noktada, sözünü ettiğimiz politikacı tipolojisi yalnızca bireysel bir zaafın ürünü değildir; aynı zamanda içinde yaşanılan toplumsal yapının da bir yansımasıdır. Demokratik kültürün zayıf olduğu, kamusal alanın kişisel nüfuz ilişkileriyle örüldüğü toplumlarda, makamlar doğal olarak “sahip olunacak şeyler” haline gelir. Çünkü orada görev, geçici bir sorumluluk olarak değil, ele geçirilmiş bir ayrıcalık olarak algılanır. Ve bu ayrıcalık, görev sona erdiğinde bile bırakılmak istenmez.

Oysa “olmak” kipinde yaşayan bir insan için makam, yalnızca bir deneyimdir; gelip geçici bir uğraktır. O kişi, yaptığı işin sorumluluğunu taşır ama o işin sağladığı ayrıcalıkları kimliğinin merkezine yerleştirmez. Makamdan ayrıldığında, kendisini yitirmiş gibi hissetmez; çünkü kendisini zaten o makamla kurmamıştır. Saygıyı, unvandan değil, varoluşundan türetir. Bu yüzden de unvanın devamına değil, insan olmanın sürekliliğine dayanır.

Fakat “sahip olmak” kipinde kurulan bir bilinç, böyle bir esnekliğe sahip değildir. Orada her şey biriktirilmelidir: Para, mülk, statü, itibar… Ve elbette unvan. Unvan da biriktirilir, saklanır, korunur. Hatta mümkünse kuşaktan kuşağa aktarılmak istenir. Çünkü sahip olmak mantığı, yalnızca bugünü değil, geleceği de kontrol altına almak ister. Bu nedenle bazı insanların makamları adeta bir miras gibi görmesi, tesadüf değildir. Bu, bir zihniyetin mantıksal sonucudur.

Bu zihniyetin en görünür hali, gündelik ilişkilerde kendini ele verir. Artık hiçbir resmi yetkisi kalmamış birinin hâlâ o eski yetkilerin sağladığı saygıyı talep etmesi; yeni konumunun o makamla ilgisi olmamasına rağmen aynı ayrıcalıklı muameleyi beklemesi… Bunlar yalnızca alışkanlık değildir. Bunlar, sahip olunan bir kimliğin kaybına karşı geliştirilen direnç biçimleridir. Bir tür varoluşu koruma refleksi… Ama ironik olan şudur: Kişi, bu refleksle aslında kendisini değil, geçmişteki bir gölgeyi korur.

Ve belki de burada asıl trajedi başlar. Çünkü insan, sahip olduğu şeylerle kendini tanımladıkça, o şeylerin yokluğunda yok olma korkusuna daha fazla teslim olur. Makam giderse ben de giderim düşüncesi, farkında olunmadan içe yerleşir. Oysa “olmak” kipinde kurulan bir yaşamda, insan hiçbir zaman bu kadar kırılgan değildir. Çünkü orada kimlik, dışsal nesnelere değil, içsel bir varoluşa dayanır.

Bizim gibi demokratik kültürün henüz tam anlamıyla kök salmadığı toplumlarda ise bu ayrım daha da keskinleşir. Çünkü kamusal alan, çoğu zaman eşit yurttaşlık ilişkileri üzerinden değil, hiyerarşik konumlar üzerinden işler. Bu da “sahip olmak” kipini besler, büyütür, meşrulaştırır. Makam sahibi olmak, yalnızca bir görev üstlenmek değil, aynı zamanda başkaları üzerinde bir konum elde etmek anlamına gelir. Ve bu konum, kolay kolay terk edilmek istenmez.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca bireylerin değil, bütün bir siyasal kültürün aynasıdır. Unvanın gölgesinde yaşayan insanlar, aslında o gölgeyi yaratan yapının ürünüdür. Ve o yapı değişmedikçe, koltuklardan kalkanlar yürümeye değil, düşmeye devam edeceklerini sanacaklardır.

Oysa, insan, sahip olduklarından arındıkça hafifler; unvanlarından sıyrıldıkça kendine yaklaşır. Ama bu yaklaşma, herkesin göze alabileceği bir yüzleşme değildir. Çünkü orada, insanın elinde kalan tek şey kendisidir. Ve kendisiyle baş başa kalmak, çoğu zaman bir makamı bırakmaktan daha zordur.