Bazı sesler vardır; yokluklarıyla yankılanır. Bir fabrikanın içinde, bir deponun floresan ışıkları altında ya da bir çağrı merkezinin boğucu düzeninde dolaşan o tuhaf sessizlik gibi… Gürültü vardır aslında, ama duyulmaz; çünkü insan, bir süre sonra o uğultunun kendisi olur. Çarkların ritmiyle atan bir kalp, ekranın ışığıyla soluk alıp veren bir bilinç… Ve işte tam orada, makine yalnızca çalışmaz; insanın içindeki zamanı yavaş yavaş siler.
Bunu ilk kez bir fabrikanın sabah vardiyasında fark etmiştim. Gün henüz doğmamıştı; gökyüzü karanlıkla aydınlık arasında asılı duruyordu. İçeri giren herkesin yüzünde aynı ifade vardı: ne tam uykulu ne de tam uyanık, ne tamamen burada ne de bütünüyle başka bir yerde… Sanki herkes, kendisinden küçük bir parçayı kapıda bırakmıştı. İçeri giren bedenlerdi; ama geride kalan, adı konmamış, eksikliği hemen fark edilmeyen ve gün ilerledikçe içten içe büyüyen bir boşluktu.
Makine çalışmaya başladığında, o boşluk da işlemeye başlıyordu. Önce zaman değişiyordu. Saatler ilerlemiyor; genişliyor, esniyor, uzayıp birbirine dolanıyordu. On dakika bir saate, bir saat bir güne dönüşebiliyordu. İnsan, zamanın içinden geçmiyor; zamanın içinde asılı kalıyordu. Bu asılı kalma hâli ise en çok düşünceyi törpülüyordu. Çünkü düşünmek için boşluk gerekir; oysa burada boşluk yoktu. Her an bir sonraki hareketle doluydu. Her saniye, bir iş parçasının, bir verinin, bir komutun içinde eriyordu.
Zamanın buharlaşmasıyla birlikte beden de uyum sağlıyordu. Eller, düşünmeden hareket etmeyi öğreniyordu; gözler, aynı noktaya bakmaktan yorulmamayı. Dil ise daha az konuşmayı… Ve insan, fark etmeden kendi iç sesini kısmaya başlıyordu. Çünkü burada konuşmak gereksizdi; düşünmek bile çoğu zaman fazla sayılıyordu. Gerekli olan tek şey, devam etmekti: durmadan, sorgulamadan, hissetmeden devam etmek.
Tam da bu yüzden modern çalışma, yalnızca bir geçim meselesi değildir. O, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin yeniden yazıldığı bir alandır. Eskiden emek, insanın dünyaya bıraktığı bir izdi. Bir marangozun tahtaya dokunuşunda, bir terzinin iğnesinde, bir ustanın elinde kendini görebilirdiniz. Yapılan iş ile yapan kişi arasında görünmez ama güçlü bir bağ vardı. O bağ, insanı yalnızca üretici değil, aynı zamanda yaratıcı kılıyordu.
Bugün ise o bağ büyük ölçüde kopmuş durumda.
Artık pek çok insan, gün boyunca neyin parçası olduğunu bilmeden çalışıyor. Ürettiği şeyin bütününü görmüyor, sonucunu hissetmiyor, anlamını kuramıyor. Bir veri giriyor, bir paket taşıyor, bir çağrı cevaplıyor… Ama bütünün neresinde olduğunu bilmiyor. Parçalanmış iş, parçalanmış bir bilinç yaratıyor. Böylece insan, kendi emeğinin içinde kendini kaybediyor.
Bu kayboluş, ilk bakışta yoksulluk olarak görünmeyebilir. Çünkü mesele yalnızca ücret değildir. İnsan, bazen iyi kazandığı hâlde de yoksullaşır. Zamanı yoksa, düşünmeye gücü kalmıyorsa, sevdiği insanlara ayıracak enerjisi tükenmişse… Bu da bir yoksulluktur; belki de en derini.
Bunu en çok akşamları hissediyordum. Eve döndüğümde, günün ağırlığı yalnızca bedenimde değil, zihnimde de bir tortu bırakıyordu. Bir şeyler düşünmek isterdim, ama düşünceler yarım kalırdı. Bir kitap açardım, sayfalar birbirine karışırdı. Birini aramak isterdim, ama konuşacak söz bulamazdım. Sanki gün boyunca yalnızca kaslarım değil, kelimelerim de çalıştırılmıştı. Ve şimdi, hepsi tükenmişti.
İşte o anlarda fark ettim: sistem, insanı aç bırakarak değil; meşgul ederek yönetiyor.
Sürekli bir şeyle uğraşan, sürekli yetişmeye çalışan, sürekli eksik hisseden bir insan… Bu hâl, itiraz etmeyi zorlaştırır. Çünkü itiraz için durmak gerekir; durmak içinse zaman. Oysa zaman, çoktan başka birinin mülkiyetine geçmiştir.
Belki de en sinsi olan budur: insanın kendi tükenişine rıza göstermesi.
Çünkü bu düzen, kendini çıplak hâliyle sunmaz. Ona güzel adlar verir: “kariyer” der, “gelişim” der, “verimlilik” der. İnsanı, kendi sınırlarını zorlamaya değil, aşmaya çağırır. Oysa bu aşma çoğu zaman bir genişleme değil; bir silinmedir. İnsan kendini aşarken, kendisinden geriye daha az şey kalır.
Geçenlerde tanıştığım bir genç bunu daha çıplak biçimde anlattı. Bir depoda çalışıyor; bileğine takılan bir sensörle yaşıyor neredeyse. Attığı her adım, uzattığı her el, eğilip doğrulduğu her an sayıya çevriliyor. Gün, onun için artık saatlerle değil, ölçümlerle akıyor. Konuşmanın bir yerinde duraksadı, sonra gülümser gibi yaptı: “Bazen nefes alırken bile hızlı mı alıyorum diye düşünüyorum,” dedi. Söz hafifti, ama taşıdığı anlam ağırdı. Çünkü o an anladım: artık yalnızca emeği değil, varoluşunun ritmi de denetim altındaydı. İnsan olmaktan çıkıp ölçülen bir veriye dönüşmenin eşiğinde duruyordu.
Bu tablo karşısında şu düşünce kaçınılmazdı: Eskiden insan makineye ayak uydururdu; şimdi makine, insanın iç ritmini belirliyor.
Ve bu ritim, giderek daha az insana ait.
Bugün teknoloji bize hâlâ bir vaat sunuyor: daha kolay bir yaşam, daha fazla boş zaman, daha geniş bir özgürlük alanı… Ama gerçeklik başka bir yerde akıyor. Üretkenlik artıyor, ama boş zaman azalmıyor. İletişim araçları çoğalıyor, ama yalnızlık derinleşiyor. İnsan, her zamankinden daha çok şeye sahip; ama kendisine daha az sahip.
Çünkü mesele araçlar değil; mesele, o araçların kimin hizmetinde olduğu.
Daha doğrusu: zamanın kime ait olduğu.
Bir gün, vardiya çıkışında fabrikanın kapısında durup uzun uzun etrafa baktığımı hatırlıyorum. İnsanlar aceleyle çıkıyordu. Kimisi sigara yakıyor, kimisi telefonuna bakıyor, kimisi yalnızca yürüyordu. Hepsinin yüzünde aynı yorgunluk, aynı suskunluk vardı. Ve o an şunu hissettim: Bu insanlar yalnızca çalışmıyor; yavaş yavaş eksiliyor.
Üstelik bu eksiliş, gürültüyle değil; sessizlikle oluyor.
Belki de bu yüzden en tehlikeli olan, makinenin sesi değil, sessizliğidir. Çünkü sessizlik, çoğu zaman bir şeyin yokluğunu değil; bastırılmışlığını gösterir. Ve insan, ancak o bastırılmış olanı hatırladığında yeniden kendine dönebilir.
Belki de her şey, çok basit bir soruyla başlar:
Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa yalnızca çalışıyor muyuz?
Bu sorunun cevabı kolay değildir. Ama şunu biliyorum: İnsan, yalnızca üretmek için var olmadı. Yalnızca tüketmek için de. İnsan; hissetmek, düşünmek, sevmek ve itiraz etmek için var oldu.
Ve belki de bugün en radikal talep, en sade olanıdır:
Kendine geri dönme hakkı.
Çünkü insan, kendisini kaybettiği yerde değil; kendisini hatırladığı yerde başlar.
















