Bazı metinler vardır; yazıya çağırmaz insanı. Tersine, yazıdan geri çeker. Kalemin ucuna gelmez, cümleye dönüşmez; boğazda düğüm olur, elde ağırlık, zihinde bir duraksama. Yazmak bir edim olmaktan çıkar, bir bekleyiş hâline bürünür. Çünkü insan bilir: Kurulacak her cümle, henüz kabuk bağlamamış bir yaraya değecektir. Kartalkaya’nın ardından yaşanan tam da buydu. Sözcüklerin hafifliğiyle acının yoğunluğu arasındaki uçurum, yazıyı güçleştirdi. Burada anlatılan yalnızca bir felaket değildi; felaketin çevresinde örülen, görünmez ama kalın bir sessizlikti. Sınıfsal, siyasal ve ahlaki bir suskunluk.

Sekiz canını birden yitirmiş bir baba kameraların karşısına geçtiğinde, söylenenlerden çok söylenmeyenler yankılandı. Otuz yıl boyunca bir parti için çalıştığını söyledi. Yargı sürecinde karşılaştıkları engellerden söz etti. Bazı makamların, bazı yetkililerin nasıl olup da bu sürecin dışında tutulduğunu işaret etti. Bu sözler, ortak bir yüzleşmeye açılmak yerine, dar ve keskin yargılara çarpıp geri döndü. Sosyal medyada tek bir cümleye sıkıştırıldı her şey:
“Acı kapınızı çalınca mı aklınız başınıza geldi?”

Bu cümle öfkeliydi; belki uzun bir yorgunluğun, birikmiş bir kırgınlığın içinden doğmuştu. Ama eksikti. Çünkü insanların geçmiş tercihlerinden, tuttukları saflardan bir ahlak terazisi kurmak; acıyı bir eleme süzgecinden geçirmek demektir. Oysa acı, geçmişi tartmaz. Felaket, sicil sormaz. En fazla “keşke” denebilir. Keşke böyle olmasaydı. Keşke bu körlük, bu suskunluk, bu düzen yıllar önce çatlamış olsaydı. Bunun ötesine geçildiğinde, adalet talebi daralır; bir hak olmaktan çıkar, bir ayrıcalık diline bürünür.

Ama o konuşmada asıl yaralayıcı olan başka bir sözdü. Belki anlık bir savunma, belki bir öfke patlamasıydı; ama ağırlığı büyük bir gerçeği açığa vuruyordu:
“Biz Soma’da ölenlerin yakınları gibi değiliz.”

İşte tam orada, kişisel olan siyasal olana açıldı. Bu söz, yalnızca bireysel bir duygu değil; bu ülkenin çıplak sınıf gerçeğiydi. Şunu söylüyordu: Bizim gücümüz var. Paramız, bağlantılarımız, sesimiz var. Biz konuşabiliriz. Biz kapıları zorlayabiliriz. Bizim yasımız duyulur. Demek ki bu ülkede yalnızca hayatlar değil, ölümler de eşit değil. Yas tutma hakkı bile sınıfsal. Adalet isteme gücü, ses çıkarabilme imkânı, kimin ağlayabileceği, kimin çığlığının duyulacağı baştan belirlenmiş.

Yıllardır fısıldanan hakikat de bu değil miydi? Adalet, kâğıt üzerinde yazan soyut bir eşitlikten ibaret değildir. Maddi ilişkilerin, güç dengelerinin içinden süzülerek gelir. Soma’da yüzlerce madenci yerin altında kaldığında herkes bir haksızlık yaşandığını biliyordu. Gerçek ortadaydı. Ama bakışlar bilerek kaçırıldı. Sessizlik bilinçliydi. En çok da bu ülkenin en güçlüleri sustu. Çünkü o ölümler kendilerinin değildi. Yerin altında kalanlar, masaya oturabilecek bir ağırlığa sahip değildi. Ne devletle ne sermayeyle pazarlık edebilecek güçleri vardı. Ve işte o sessizlik, yalnızca Soma’yı değil; Kartalkaya’yı da mümkün kıldı. Felaketler tek tek değil, birbirine eklenerek gelir. Aralarındaki bağ, suskunluktur.

Bir papazın yıllar önce söylediği o söz, bu topraklarda bir alıntıdan çok, gündelik hayatın tarifidir: “Önce başkaları için geldiler…” Burada da hep böyle oldu. Sıra hep başkalarındı sanıldı. Hep bir başkasının evi yandı, bir başkasının çocuğu öldü, bir başkasının hayatı yarım kaldı. Ta ki acı, güçlü olduğunu sananların kapısını çalana kadar. O zaman şaşkınlık başlar: “Nasıl olur?”
Olur. Çünkü adaletsizlik pay edilerek yaşanmaz; ertelenerek birikir. Katman katman büyür. Ve sonunda herkesin üzerine çöker.

Asıl düğüm burada atılır: Neden bekleriz? Neden sıranın bize gelmesini şart koşarız? Neden başkasının acısında duraksarız? Bu, bireysel bir vicdan eksikliği değil; öğretilmiş bir hayatta kalma biçimidir. Rekabetle yoğrulmuş, korkuyla beslenmiş, “bana dokunmayan yılan” düşüncesiyle normalleştirilmiş bir toplumsallığın sonucudur. Oysa insan olmak tam da burada başlar: Yılan henüz bize dokunmamışken de zehirli olduğunu söyleyebilmekte.

Hiç tanımadığımız insanların acısını, dünyanın başka bir köşesinde yaşanmış bir yıkımı, kendi hayatımızdan bir an çalacak kadar ciddiye aldığımızda… Konforumuzdan vazgeçtiğimizde, taraf olmaktan çekinmediğimizde… İşte o zaman insan oluruz. Aksi hâlde yalnızca bekleriz. Sessizce. Ve sıra geldiğinde, artık çok geçtir.

Belki bugün yapılabilecek tek şey şudur: Acıyı yarıştırmamak. Ölümü sınıfa, yası güce, felaketi coğrafyaya bölmemek. Soma’yı Kartalkaya’dan ayıran çizgiye değil; ikisini de mümkün kılan aynı düzene bakmak. Çünkü adalet, güçlülerin kapısını çaldığında değil; güçsüzlerin sesi duyulduğunda başlar. Ve o ses duyulmadıkça, bu topraklar felaketi yeniden ve yeniden çağırmaya devam eder.

Hasan KAYA
22 Ocak 2026, Perşembe