Bazen insanı en çok şaşırtan şey, büyük laflar değil; küçük anların içinden sızan büyük farkındalıktır. Sıcak bir çayın buğusu yükselirken, masada gündelik şeylerden konuşuluyordur: pazar fiyatları, çocukların okulu, bir dizinin son bölümü… Ne siyaset vardır sözde ne ideoloji. Ama tam da o sırada, bir cümlenin arasından, bir bakıştan, yarım bırakılmış bir kahkahadan anlarsınız: O masadaki herkes, oy verdiği partinin, savunduğunu iddia ettiği dünya görüşünün fersah fersah ötesindedir aslında. Sistemin yalanlarını bilirler. Hilelerini, ayak oyunlarını, örtbaslarını, çelişkilerini görmüşlerdir. Yanı başlarında, kendi hayatlarında hissetmişlerdir.

İnsan tam da burada afallar. Çünkü bu bilgi gizli değildir; bastırılmış da değildir. Aksine, herkesin bildiği ama kimsenin dillendirmediği bir sır gibidir. İktidarın koca koca sözleriyle kendi gündelik hayatları arasındaki uçurumu apaçık görürler. Savundukları şeyin, yaşamı pahalılaştıran, nefesi daraltan, geleceği ipotek altına alan yalanlardan örülü olduğunu bilirler. Buna rağmen o yalanı savunmaya devam ederler. İnanmış gibi yaparak. Tartışma kızıştığında, sanki kendi hayatlarını zorlaştıran mekanizmanın gönüllü sözcüsüymüş gibi ateşli ateşli konuşarak.

Bu hâl, modern edebiyatın sıkça dönüp dolaştığı o tanıdık sahneyi andırır: İnsan, içinde bulunduğu düzenin saçmalığını ve adaletsizliğini görür ama yine de oyunun kurallarını sorgulamaktan vazgeçer. Suçunun ne olduğunu bilmeden yargılanan bir karakter gibi, herkesin tuhaf bulduğu ama kimsenin terk edemediği bir mahkeme salonunda yaşamaya razı olur. Asıl trajedi, baskının çıplaklığı değil; bu baskının olağan kabul edilmesidir. Büyük kötülükler çoğu zaman yüksek sesli fanatiklerden değil, “Ben ne yapabilirim ki?” diyen sıradan kabullenişlerden beslenir.

Bu yüzden asıl yaralayıcı olan cehalet değildir. Cehaletle baş etmek mümkündür. Asıl acıtan, bilip karşı çıkmamaktır. Bilip susmak. Zorluklar altında kıvrana kıvrana, gündelik hayatın yükünü taşırken “Böylesi daha kötü olur” diyerek sessiz kalmaktır. Marx’ın ideoloji dediği şey tam da burada çalışır: İnsanların, kendi maddi çıkarlarına aykırı bir düzeni doğal, kaçınılmaz ve hatta savunulması gereken bir gerçeklik olarak içselleştirmesi. Yalan, artık yukarıdan dayatılan bir şey olmaktan çıkar; aşağıda, mutfakta, kahve masasında yeniden üretilir.

George Orwell’in 1984’ündeki “çifte düşün” kavramı da bu hâli tarif eder: Aynı anda iki çelişik şeye inanmak. Yalan olduğunu bilerek inanmak. Ya da daha doğrusu, inanıyormuş gibi yapmak. Çünkü inanıyormuş gibi yapmak, çatışmaktan daha güvenlidir. Çünkü itiraz bedel ister; suskunluk ise sadece vicdanı kemirir. Ve ne yazık ki sistemler, vicdan kemirilmesine dayanıklıdır.

Oysa bazen çok büyük şeyler yapmak da gerekmez. Devrimler her zaman barikatlardan başlamaz. Bazen bir jest yeterlidir. Yalan söylendiğini söylemeseniz bile dudak bükmek. Gözünüzü kaçırmak. “Yemedim” demek. Albert Camus’nün Veba’sındaki Dr. Rieux gibi, dünyayı kurtaramayacağını bilse bile yalanın ve kötülüğün normalleşmesine razı olmamak. O küçük reddiye, o sessiz ama net itiraz, yalanın en zayıf yerinden vurur onu. Çünkü yalan, herkesin bildiği ama kimsenin itiraz etmediği sürece ayakta durur.

Bu yüzden bu düzeni ayakta tutan şey, yalnızca baskı aygıtları ya da propaganda makineleri değildir. Asıl taşıyıcı kolon, bile bile lades olma hâlidir. “Biliyorum ama…” ile başlayan cümlelerdir. O “ama”lar uzadıkça yalan daha da güçlenir. Ve insan, kendi zincirlerini taşımayı öğrenir.

Belki de bu yüzden umut, büyük sözlerde değil; o dudak bükülecek anlarda saklıdır. Herkesin bir anlığına da olsa rol yapmayı bıraktığı, inanıyormuş gibi yapmaktan vazgeçtiği o anda. Çaresiz, o anı bekliyoruz. Çünkü bazen tarih, yüksek sesle bağıranların değil, sessizce “hayır” diyenlerin omuzlarında ilerler.

Hasan KAYA
21 Ocak 2026, Çarşamba