Bazı yolculuklar vardır; insanı yalnızca bir ülkeden başka bir ülkeye taşımaz, kendi geçmişinin içinden de geçirir. Tren ya da otobüsün camına vuran bir yağmur damlası, bir meydandaki taş döşemeler, eski bir binanın duvarına sinmiş zaman kokusu… Bir anda insanın belleğinde yıllardır suskun duran kapıları aralar. İşte bu kısa ama yoğun yolculuk da benim için biraz böyle geçti. Bir haftaya sığdırılmış beş ülke… Belki gerçekten de “gezmekten” çok, bir coğrafyanın içinden hızla akıp geçmekti yaptığımız. Milano’dan başlayıp İsviçre’ye, oradan Almanya’ya, Fransa’ya, Monako’ya ve yeniden İtalya’ya uzanan bir çizgi. Haritada bakıldığında birbirine yakın duran bu ülkeler, gerçekte de tarih boyunca birbirlerinin içine akmış büyük bir kültürel nehrin parçaları gibiydi. Varla yok arası silikleşmiş sınırlar vardı ama taşların dili, meydanların sessizliği, kiliselerin gölgesi, tren garlarının kokusu birbirine benziyordu.
Kuzey İtalya’da dolaşırken insan, tarihin yalnızca kitaplarda duran bir şey olmadığını yeniden anımsıyor. Bir meydandan geçerken Rönesans’ın hâlâ taşların arasında dolaştığını hissediyorsunuz. Sanki Leonardo biraz önce bir sokaktan geçmiş, Michelangelo bir köşede durmuş gökyüzüne bakmış gibi. O şehirlerde sanat yalnızca müzelerde sergilenen bir miras değil; gündelik yaşamın içine sinmiş eski bir alışkanlık gibi duruyor. İnsan, bakmayı öğrenmiş bir uygarlığın izlerini görüyor. Belki de bu yüzden İtalya’da yürürken zaman ağırlaşıyor. Çünkü orada geçmiş yalnızca geçmiş değildir; hâlâ yaşayan bir gölge gibidir.
Milano’nun taş meydanlarında dolaşırken insanın aklına ister istemez Dante geliyor. Çünkü İtalya biraz da büyük bir “İlahi Komedya”nın içinde yürümeye benziyor. Her köşede cennetle cehennem, görkemle çürüme, güzellikle iktidar iç içe geçmiş durumda. Dante’nin yüzyıllar önce kurduğu o büyük düşsel evren, bugün hâlâ Avrupa uygarlığının ruhunu anlamak için güçlü bir anahtar gibi duruyor. Onun dizelerinde yalnızca dinsel bir yolculuk yoktur; aynı zamanda insanın iktidarla, tutkuyla, açgözlülükle ve ahlaki çöküşle hesaplaşması vardır. Belki bu yüzden İtalya’nın eski kentlerinde yürürken insan kendisini yalnızca tarihin içinde değil, insan ruhunun derinliklerinde dolaşıyor gibi hissediyor. Çünkü o taş duvarlar yalnızca sanatın değil; günahın, ihtirasın, sürgünün ve direnişin de belleğini taşıyor.

Roma İmparatorluğu’nun bıraktığı hukuk anlayışı, devlet fikri, kent düzeni ve görkem tutkusu da hâlâ hissediliyor. Bugünün Avrupa’sı kendisini ne kadar modern ilan ederse etsin, ayaklarının altında hâlâ Roma’nın taşları duruyor. Bir kemerin altında yürürken insan şunu düşünmeden edemiyor: Güç, yalnızca ordularla değil, mimariyle de hükmediyor. Büyük sütunlar, devasa meydanlar, insanı küçülten katedraller, saraylar… Bunların hepsi iktidarın taşlaşmış dili aslında. Ve tarihin garip yanı şu: Bir zamanlar halkları ezen o görkem, yüzyıllar sonra insanlığın ortak estetik mirası diye korunuyor. Güç yıkılıyor ama bıraktığı biçimler yaşamaya devam ediyor.
Tam da burada insanın aklına Gramsci düşüyor. Hapishane duvarlarının ardında yazdığı satırlarda anlatmaya çalıştığı şeylerden biri buydu belki de: Egemenlik yalnızca zorla kurulmaz; insanın gözüne güzel görünen biçimlerle, alışkanlıklarla, kültürle, gündelik yaşamın içine sinmiş kabullerle de kurulur. İtalya’nın görkemli meydanlarında dolaşırken bunu hissediyorsunuz. Sanatın ve estetiğin insanı özgürleştiren bir yanı olduğu kadar, hayran bırakarak boyun eğdiren bir yanı da var. Sarayların yüksek tavanları, katedrallerin insanı küçülten ihtişamı, mermer sütunların soğuk görkemi… Hepsi insana aynı şeyi fısıldıyor sanki: Güç yalnızca korkuyla değil, büyüleyerek de hükmeder.
Ama yine de İtalya’nın güzelliği tam burada başlıyor belki. Çünkü bu topraklar yalnızca iktidarın değil, ona itiraz edenlerin de ülkesi aynı zamanda. Dante’nin sürgünü, Gramsci’nin hücresi, işçi mahallelerinden yükselen eski direniş ezgileri, “Ciao Bella”nın hüzünlü sesi… Hepsi aynı tarihin içinde yan yana duruyor. Bu yüzden İtalya’da yürürken insan yalnızca büyük uygarlığın görkemini değil; o görkemin gölgesinde yaşamaya çalışan sıradan insanların yorgunluğunu da hissediyor. Ve belki tam da bu nedenle, o eski meydanlarda dolaşırken zaman yalnızca ağırlaşmıyor; düşünmeye de başlıyor.
Milano sokaklarında dolaşırken aklıma sık sık “Ciao Bella” geldi. O eski direniş ezgisi… Bir aşk şarkısı gibi başlayıp bir halkın belleğine dönüşen türkü. Çünkü Avrupa’nın bütün o düzenli vitrinlerinin altında büyük savaşların, işgallerin, direnişlerin gömülü olduğunu unutmak kolay. Şimdi turistlerin kahve içtiği meydanlarda bir zamanlar kurşun sesleri yankılanıyordu. İnsanlık bazen en güzel şarkılarını en karanlık dönemlerde söylüyor.
Milano aynı zamanda tarihin acı bir kapanışına da tanıklık etmiş bir şehir. Benito Mussolini’nin, yani İtalyanların “Duçe” dediği “Reis/Önder”in sonu da bu topraklarda yaşandı. Yıllarca meydanlardan halka korku dağıtan, savaşları, işgalleri ve kıyımları büyüten o büyük iktidar gösterisi, sonunda öfkeli bir tarihin içinde parçalanarak çöktü. Bir zamanlar kendisini yenilmez sanan faşist rejimin, Milano’da bir meydanda teşhir edilen sonu, iktidarın görkeminin ne kadar geçici olduğunu da gösteriyordu. O görüntülere bakınca insanın aklına ister istemez Nâzım Hikmet’in “Taranta Babu’ya Mektuplar”ındaki o öfkeli ses geliyor. Habeşistan’ın yoksul topraklarına bombalar yağdıran, Afrika’yı medeniyet adına kana bulayan Mussolini’nin sonu, sanki Taranta Babu’nun yıllar boyunca biriktirdiği sessiz acının gecikmiş intikamı gibiydi. Çünkü tarih bazen çok geç konuşuyor ama unutmuş gibi görünse bile hiçbir zulmü bütünüyle silmiyor. Baskı ne kadar büyük görünürse görünsün, sonunda kendi karanlığının ağırlığı altında eziliyor. Geriye ise çoğu zaman yıkılmış hayatlar, susturulmuş kuşaklar ve duvarlara sinmiş hüzün kalıyor. Ama tam da o karanlığın içinden “Ciao Bella” gibi türküler yükseliyor; insanın yenilse bile bütünüyle boyun eğmediğini anımsatan bir ses olarak.
Fransa’ya geçtiğimizde başka bir düşün iklimi karşılıyor insanı. Belki Fransa denildiğinde ilk akla gelen şey gerçekten de Aydınlanma oluyor. Aklın, sorgulamanın, itirazın, düşüncenin kamusal bir güç hâline geldiği büyük tarihsel kırılma… De Gaulle’ün Sartre için söylediği o ünlü söz boşuna değildir: “Sartre Fransa’dır.” Bir devlet başkanının, kendisini en sert biçimde eleştiren bir düşün insanını ulusun ayrılmaz bir parçası sayması bugün bile insanı düşündürüyor. Çünkü bazı toplumlar yalnızca ordularıyla ya da ekonomileriyle değil, düşünceye verdikleri değerle de biçimleniyor.
Ve elbette Fransa denildiğinde Fransız Devrimi’ni anmadan geçmek mümkün değil. Çünkü o büyük kırılma yalnızca bir iktidar değişimi değil; kulluktan yurttaşlığa geçişin de tarihsel eşiğiydi. Kilisenin ve kralların “tanrısal hak” adına hüküm sürdüğü bir çağ kapanırken, halk ilk kez kendi adına konuşmaya başladığını ilan ediyordu. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganı yalnızca Fransa’nın değil, bütün modern dünyanın siyasal dilini değiştirdi. Bastille’in yıkılışı, aslında eski dünyanın duvarlarına vurulan büyük bir darbeydi. Bir dönem kapanıyor; feodal düzenin çözülüşüyle birlikte yeni bir çağ açılıyordu.
Ama tarihin çelişkisi burada da kendisini gösteriyor. Çünkü aristokrasinin ve monarşinin geriletilmesiyle açılan yeni çağ, zamanla başka bir egemenlik biçiminin de yolunu döşedi. Ticaretin, sermayenin ve sanayi gücünün yükselişiyle birlikte yeni bir düzen kuruldu. Yurttaşlık düşüncesi büyürken, aynı anda emek gücünün büyük fabrikalarda yeni bir bağımlılık ilişkisine sürüklendiği bir dünya da doğuyordu. Bugünün modern sömürü düzeninin kökleri biraz da o büyük devrimin içinden filizlendi. Yani Fransız Devrimi hem özgürleşmenin büyük simgelerinden biri oldu hem de modern kapitalist çağın kapısını açtı. Bu yüzden Fransa’nın taş meydanlarında dolaşırken insan yalnızca devrimin coşkusunu değil, modern dünyanın bütün çelişkilerini de hissediyor.
Fransa’nın herhangi bir şehrinde, kasabasında sokaklarında yürürken insan yalnızca bir şehirde dolaşmıyor; aynı zamanda kitapların içinde dolaşıyor sanki. Diderot’nun ansiklopedileri, Descartes’ın kuşkusu, Voltaire’in alayı, Rousseau’nun toplum düşü, Balzac’ın sınıflar arasında dolaşan insanları, Hugo’nun yoksulları ve dışlanmışları… Ve elbette Aragon’un o hüzünle direnişi aynı dizelerde buluşturan sesi… Şiiri yalnızca estetik bir uğraş olmaktan çıkarıp çağın vicdanına dönüştüren büyük ustayı anmadan Fransa’yı düşünmek eksik kalır. Çünkü Aragon’un dizelerinde Paris bazen yağmurlu bir sokaktır, bazen bir işçi mahallesinin akşamı, bazen de yenilmemeye çalışan insanlığın kırılgan umudu. Onun şiirlerinde aşk bile yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu değildir; çağın karanlığına karşı korunmaya çalışılan bir insanlık parçasıdır sanki.
Bütün bu isimler hâlâ o taş binaların arasında dolaşıyor gibi. Ama Fransa’nın asıl çelişkisi de burada başlıyor. İnsan haklarını, özgürlüğü, eşitliği dünyaya haykıran bir ülkenin aynı zamanda sömürgecilikle, Afrika’nın yağmalanmasıyla, Cezayir işkenceleriyle de anılması tesadüf değil. Uygarlık dediğimiz şey çoğu zaman kendi ışığını başka halkların karanlığı üzerinden büyütüyor. Avrupa’nın görkemli müzelerinde sergilenen birçok zenginliğin ardında sömürgelerin sessiz emeği, talan edilmiş topraklar ve görünmez yoksulluklar duruyor. Çünkü bazen bir uygarlığın parlaklığı, başka coğrafyalarda söndürülen hayatların küllerinden yükseliyor.
İsviçre ise benim için her zaman daha kişisel bir ülke oldu. Orası yalnızca kartpostallardaki göller, dağlar ve düzen değil. Benim için aynı zamanda yorgunluk demek. Uzun çalışma saatleri, göçmenlik, yabancılık, sürgün ve suskunluk… Ama bütün bunlarla birlikte insanın kendisini yeniden kurmaya çalıştığı bir yaşam alanı da demek. İsviçre’nin en etkileyici yanı ise bana göre yalnızca doğası ya da düzeni değil; farklı dillerin, kültürlerin ve etnik kimliklerin bir arada yaşayabilme biçimi. Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanşça’nın yan yana varlığı, yalnızca resmî bir dil politikası değil; birlikte yaşamayı öğrenmiş uzun bir tarihsel deneyimin sonucu gibi duruyor. Üstelik bu çoğulluk yalnızca dillere de yansımıyor. Farklı kökenlerden, farklı inançlardan, farklı kültürel geçmişlerden gelen insanların gündelik yaşam içinde birbirini bütünüyle yok etmeye çalışmadan bir arada durabilmesi önemli bir toplumsal deneyim.
Çünkü dünyanın birçok yerinde dil, kimlik ve kültür bir üstünlük aracına dönüşürken, burada daha çok ortak yaşamın zemini hâline gelmiş durumda. Bu durum insana şunu düşündürüyor: İnsanlar aslında birlikte yaşamayı biliyor; sorun çoğu zaman halklarda değil, onları birbirine rakip hâline getiren siyasal ve ekonomik düzende başlıyor. Bir dilin diğerini ezmesi, bir kültürün ötekini küçümsemesi ya da bir kimliğin kendisini “asıl” sayıp diğerlerini dışlaması çoğu zaman doğal değil; çıkar ilişkilerinin, iktidar hesaplarının ve korkuların ürettiği bir gerilim. İsviçre’nin bütün çelişkilerine rağmen bunu bir ölçüde aşabilmiş olması önemli. Elbette o düzenin altında görünmeyen sertlikler yok değil. Bankaların sessizliği, sermayenin güvenli limanı oluşu, dünyanın birçok yerinden akan paranın burada steril bir huzura dönüşmesi… Bütün bunlar da başka bir gerçeğin parçası. Çünkü bazen en sakin görünen ülkelerin bile derinlerinde, dünyanın başka coğrafyalarından taşınmış görünmez emeklerin, göçlerin ve eşitsizliklerin izi duruyor.
Almanya ise insanın içinde daha ağır düşünceler uyandırıyor. Bizim kuşağımız için Almanya biraz “acı vatan”dır. Milyonlarca insanın ekmek için, yaşam için, geleceğe tutunmak için gittiği yer… Fabrika vardiyalarının, tren istasyonlarının, yalnız işçi yurtlarının ülkesi. Ama zaman içinde o göç yalnızca ekonomik bir hareket olmaktan çıktı; yeni bir hayat kurmanın hikâyesine dönüştü. Şimdi artık üçüncü kuşaklar yaşıyor orada. Türkçe ile Almancanın birbirine karıştığı yeni bir dünya oluşmuş durumda.
Ama Almanya denildiğinde benim aklıma her şeyden önce düşün tarihi geliyor. Kant, Hegel, Nietzsche, Marx, Heidegger, Goethe, Brecht… İnsan bazen aynı toprağın bu kadar büyük düşün insanını nasıl yetiştirdiğine şaşırıyor. Fakat hemen ardından başka bir soru geliyor: Böylesine büyük bir düşün mirasına sahip bir toplum nasıl oldu da iki dünya savaşının merkezine dönüştü? Nasıl oldu da toplama kamplarını, soykırımı, kitlesel yıkımı üretti?

Belki de tam burada modern dünyanın en büyük çelişkilerinden biriyle karşılaşıyoruz. Bilgi ilerledikçe insanlık da ilerlemiyor her zaman. Teknoloji gelişiyor ama vicdan aynı hızla büyümüyor. Fabrikalar çoğalıyor ama insanın içindeki boşluk da büyüyor. Büyük düşün sistemleri kuran çağ, aynı zamanda insanı seri üretim nesnesine dönüştüren çağ oluyor. Demek ki kültür tek başına yetmiyor. Bir toplum opera binaları da yapabiliyor, toplama kampları da. Çünkü insanlığın önüne konulan temel ölçü yaşamın kendisi değil de kazanç ve güç olunca, düşünce bile bir süre sonra egemenliğin hizmetine girebiliyor.
Monako’ya gelince… Orası bana biraz çağımızın özeti gibi göründü. Dağın ve denizin arasına sıkışmış beton bloklar. Göğe doğru yükselen servet kuleleri. İnsan sıcaklığından çok paranın dolaştığı bir ülke. Bir tür steril zenginlik sığınağı. Kumarhaneler, yatlar, lüks otomobiller… Ama bütün o parıltının içinde tuhaf bir ruhsuzluk da var. Sanki orada yaşamaktan çok saklanılıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden akan servet, kendine güvenli bir liman arıyor yalnızca. İnsanın aklına şu geliyor ister istemez: Servet büyüdükçe mekânlar küçülüyor. İnsan doğadan, sokaktan, gerçek yaşamdan uzaklaştıkça betonun içine kapanıyor.
Bu kısa yolculuk bana bir kez daha şunu düşündürdü: Avrupa dediğimiz şey yalnızca büyük uygarlıkların tarihi değil; aynı zamanda savaşların, sömürünün, göçlerin, emekçi yorgunluğunun da tarihi. Şimdi ışıl ışıl görünen meydanların altında eski yoksullukların gölgesi duruyor. O güzel binaları kimlerin yaptığı, o refahın hangi emeklerle kurulduğu çoğu zaman görünmüyor. Modern dünya biraz da unutma sanatı üzerine kurulu sanki. İnsanlar vitrinlere bakarken, o vitrinlerin ardındaki görünmez elleri unutuyor.
Yine de yolculukların güzel bir yanı var: İnsan dünyayı gezerken aslında kendi içine de dönüyor. Bir şehirde gördüğünüz eski bir pencere çocukluğunuzu anımsatıyor, bir tren garı sürgün yıllarını, bir sokak lambası eski bir yalnızlığı… Ve anlıyorsunuz ki insanın gerçek memleketi bazen bir ülke değil; taşıdığı anılardır. Çünkü dünya değişiyor, sınırlar değişiyor, şehirler dönüşüyor ama insanın içinde taşıdığı yorgunluklar ve özlemler kolay kolay değişmiyor.
17 Mayıs 2026 Pazar











