Gazeteyi açıyorum, sürmanşetten girmiş haberi görünce; “yine mi?” diyorum. Haberi okumaya başlayınca kanımım donuyor, daha dün okuduğumu anımsıyorum bir diğerini; taciz edilmiş, tecavüze uğramış ve öldürülmüş bir genç kız haberi daha…

Haberin bir yerinde, verilen istatistikler, ölen kadın sayısı, ağır yaralan, ölümden dönenler durumun düşündüğümden de ürkütücü olduğunu anlatıyor.

Bu konuda yapılmış sınırlı ciddi araştırmalarda yapılan tespitler, devletin aldığı önlemlerin yetersizliği, güvenlik güçlerinin kadını korumak yerine, yasal mevzuata rağmen celladının kollarına atan uygulamaları, yargının kanunları zorlayarak ulaştığı “iyi hal” ve “ceza indirimi,” medyanın, kadını suçlayan giyim kuşamından, hangi saatlerde saldırıya uğradığını haberleştirmeyle “hak etmiş” iması; Duygu Asena’yı anımsıyorum, bu ülkede/toplumda hala “kadının adı yok” diyorum, duyan yok…

Kolları sıvayıp küçük bir araştırmayla ulaştığım çalışma, yorum, haberler ve konuşmalarda ortak bir dil geliştirilmediğini, sorunun nedenleri üzerine henüz ortaklaşma sağlanmadığını göremiyorum. Yapılan araştırmalara, konuşma ve yorumlara bakınca herkes kendi oturduğu yerden siyasal ve ideolojik tutumunu yansıtmaktan öteye geçmemiş.

Varsa yoksa “bizim taraf haklı” demeler.

Bu konuda yazan çizen konuşan herkes kendi baktığı yerden, ideolojik tercihi ve politik duruşuna göre farklı unsurları öne çıkarmamış. Ve her konuda olduğu gibi bu konunu da, siyasetin malzemesi yapılmaktan geri durulmamış.

Kadına karşı şiddetin ve cinayetlerin giderek yaygınlık kazanması tespitleri arasında toplumun genel eğitim düzeyinden söz edildiği gibi, yer yer feodalite dendiğine de rastlıyorum.

Bu feodalite sözü daha çok Kürt coğrafyası için kullanılmış.

Diğer yandan, kimileri de; ekonomik sebepleri öne çıkarmış, toplumun hızla yoksullaşmasını bir gerekçe olarak göstermeye çalışırken, AKP iktidarının sıklıkla kullandığı şiddet dilini, ötekileştiren, kamplaştıran söylemi, izlediği politikaları öne çıkarmaya çalışarak tipik muhalif olma hallerini yansıtma çabası içinde olmuş. Buna karşı İslamcı kesimlerden gelen itiraz, geleneklerden, toplumsal değerlerden, kültürden uzaklaşmanın bir sonucu olduğunu ileri sürülerek pozisyon alınmış.

Biraz daha seküler kesimlerin öne çıkardığı, toplumun hızla dindarlaşmasına karşılık, itiraz yine İslamcı çevreden geliyor. Onların ileri sürdüğü ise dini değerlerden hızlı uzaklaşma ve yozlaşma olarak gösteriliyor.

Bütün bu söylenenlerin hepsine baktığımda ortak bir dilden ne kadar uzak olduğumuzu görmek zor olmuyor. Bir biriyle çelişen bu tespitler, kadınına yönelik şiddetin değişik nedenlerini ortaya koymaya çalışırken, sorunun sandığımdan karmaşık ve bizim çözümden oldukça uzak olduğumuzu gösteriyor.

Bu tespitler arasında rastlamadığım, ama burada özelikle öne çıkarmak istediğim, Kürt coğrafyasında yaşanan ve hala sürmekte olan, çoktan 30 yılı aşan, kirli, bir o kadar kanlı savaşı da saymak gerektiğine inanıyorum.

Savaşların yaşandığı coğrafyalarda en büyük zararı hep kadınların ve çocukların gördüğünü biliyoruz. Savaşın yarattığı düşmanlık, şiddetin resmileşmesiyle, oluşturduğu iklim ve öne çıkardığı dil, her zaman erkek dili olmuştur. Bu iklimin ve dilin doğrudan muhataplarından biri de kadındır.

Kürt Sorununu barıştan uzak, çatışma ve savaşla çözme iradesi ülkenin giderek şiddet sarmalına düşmesini beraberinde getirdi. Şiddet ve şiddet dili giderek toplumun en çok baş vurduğu araç oldu. Az dikkat edildiğinde, gözden kaçmayacak olan, küçük farklılıklarla, Kürtlere karşı kullanılan ayrımcı dil ile, kadına ve diğer ötekileştirilen kesimlere karşı kullanılan dilin bir biriyle örtüştüğüdür. O buyurgan, ötekileştiren, her şart altında kendini haklı çıkaran eril dil, kadına şiddeti haklı çıkarmada zorlanmaz. Ve ne gariptir ki; bu dili kullananların kendilerini haklı çıkarmak, “ceza indirimi” almak için ileri sürdükleri “duyarlık,” “tahrik” olma kat sayısı, Kürtlere söylenenlerle neredeyse bire bir örtüşür.

Marx’ın; “ezilen ulus özgürleşmeden, ezen ulus özgürleşmez” sözünü biraz daha genel anlamda kullanacak olursam, “ezilen ulus özgürleşmeden, ezen ulus ve ayrımcılığa uğrayan toplumun diğer kesimlerin hiç birinin özgürleşmesi mümkün değil” diyebilirim.

Başka sözcüklerle ifade etmem gerekirse; bir ülkede toplumun geniş bir kesimini ilgilendiren temel bir sorunu çözmekten, anlamsız kırmızıçizgiler üreterek kaçamakla oluşan demokrasi açığı, çözümsüzlük üretmekle aynı anlama gelir.

Normalleşmeyi olanaksızlaştırır.

Hasan KAYA
20 Haziran 2015 Cumartesi