Türkiye’de bazı olaylar yaşandığında, neredeyse refleks halini almış bir cümle dolaşıma sokulur: “Bu konuda siyaset yapılmaz.” Depremlerden sonra, maden facialarında, büyük yangınlarda, çocuk ölümlerinde ve toplu felaketlerde bu cümleyi en çok da siyasetçilerin ağzından duyarız. Sanki siyaset, hayatın tam kalbinde değilmiş gibi; sanki alınan kararlar, çıkarılan yasalar, yapılan ya da yapılmayan denetimler bu ölümlerle hiçbir bağ taşımıyormuş gibi… Oysa tam da bu noktada durup şu soruyu sormak gerekir: Siyasetin belirlediği bir dünyada, siyaset nasıl “yasak” ilan edilebilir?
Deprem özelinde bu cümle çok daha ağır bir anlam kazanır. Çünkü deprem doğaldır ama yıkım değildir. Yıkım; imar affıdır, ranttır, denetimsizliktir, bilimsel uyarıların görmezden gelinmesidir. Yıkım; “ekonomiye zarar verir” gerekçesiyle ertelenen kentsel dönüşümdür, “sektör zarar görür” diye dokunulmayan müteahhitlerdir. Yıkım; bütçeden afete ayrılması gereken kaynakların başka alanlara aktarılmasıdır. Tüm bunlar siyasal kararlardır. Ve siyasal kararların sonucu olarak yaşanan ölümler karşısında “siyaset yapılmaz” demek, aslında siyasetin sorumluluğunu görünmez kılma çabasıdır.
Bu söz, masum bir çağrı değildir. Aksine, ideolojik bir işlev görür. Toplumsal öfkeyi bastırır, hesap sorma talebini ahlaki bir ayıba dönüştürür, sorumluları zamana ve unutmaya havale eder. “Şimdi sırası değil” denir, “acı üzerinden siyaset yapılmaz” denir. Peki ne zaman sırasıdır? Tabutlar toprağa girmeden mi, yoksa hafıza tamamen silindikten sonra mı? Deneyimler gösteriyor ki bu cümle, hiçbir zaman gelmeyecek bir “uygun zaman” vaadiyle gerçeği ertelemeye yarar.
Burada siyaset kavramının bilinçli biçimde daraltıldığını da görmek gerekir. Siyaset yalnızca seçim meydanlarında yapılan konuşmalar değildir. Siyaset; bütçedir, mevzuattır, planlamadır, önceliktir. Hangi binaların güçlendirileceği, hangi bölgelerin yapılaşmaya açılacağı, hangi denetim mekanizmalarının çalıştırılacağı siyasetin konusudur. Hatta daha ileri gidersek, kimin yaşayıp kimin öleceği de siyasetin dolaylı ama çok somut bir sonucudur. Tam da bu noktada, Achille Mbembe’nin “necropolitika” kavramı anlam kazanır: İktidar, kimi hayatların korunmaya değer, kimilerinin ise feda edilebilir olduğuna karar verir. Depremde yıkılan binalar, çoğu zaman bu kararın betonlaşmış halidir.
Bir başka perspektiften bakıldığında ise mesele daha da berraklaşır. Kapitalist üretim ilişkileri, kârı insan hayatının önüne koyduğunda felaket kaçınılmaz olur. İnşaat sektörü, Türkiye’de yalnızca bir ekonomik alan değil; aynı zamanda bir siyasal iktidar aracıdır. Rant, büyümenin motoru; büyüme ise meşruiyetin dayanağıdır. Bu denklemde emekçinin, yoksulun, kiracının, deprem bölgesinde yaşayanın hayatı tali bir unsur haline gelir. İmar affı, bu ilişkinin en çıplak örneklerinden biridir: Yasaya aykırı yapılar, toplumsal risk pahasına meşrulaştırılır; bedelini ise enkaz altında kalanlar öder. İşte tam da bu yüzden deprem sonrası “siyaset yapılmaz” denmesi, sınıfsal bir sessizlik çağrısıdır.
Üstelik bu çağrı yalnızca depremle sınırlı değildir. İş cinayetlerinde de aynı dili duyarız: “Kader”, “fıtrat”, “alın yazısı.” Kadın cinayetlerinde “aileyi siyasete alet etmeyin” denir. Çocuk yoksulluğunda “istismar etmeyin” uyarısı gelir. Ortak nokta şudur: Sorumluluğun yapısal nedenlerden koparılması ve bireysel ya da metafizik açıklamalara havale edilmesi. Böylece sistem sorgulanmaz, iktidar ilişkileri görünmez kılınır.
Oysa siyaset yapılmaması istenen her alan, aslında siyasetin en yoğun olduğu alanlardır. Çünkü gerçek siyaset, tam da hayatla ölüm arasındaki çizgide yapılır. Kimlerin güvenli evlerde yaşayacağına, kimlerin risk altında bırakılacağına dair kararlar siyasidir. Ve bu kararların hesabını sormak, “acıdan siyaset yapmak” değil, acıya karşı siyaset yapmaktır.
Deprem sonrası siyaset yasağı çağrısı, toplumsal hafızaya yönelik bir müdahaledir. Yas tutan toplumdan susması beklenir; öfkelenmesi, sorgulaması, itiraz etmesi değil. Oysa yas ile siyaset birbirinin karşıtı değildir. Aksine, gerçek yas, tekrarını engelleme iradesiyle anlam kazanır. Eğer aynı hatalar sürüyorsa, aynı binalar yapılmaya devam ediyorsa, aynı müteahhitler korunuyorsa, ortada tutulmuş bir yas değil, organize bir unutma vardır.
Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir: Deprem siyaset üstü değildir; depremin kendisi değil ama sonuçları bütünüyle siyasidir. “Bu konuda siyaset yapılmaz” demek, siyaset yapılmasını engellemek değil; mevcut siyasetin sorgulanmasını yasaklamaktır. Ve belki de bu ülkede en çok yapılması gereken siyaset, tam da yasaklanan bu siyasettir: Hayatı savunan, sorumluluk talep eden, hafızayı diri tutan bir siyaset.
Çünkü siyaset yapılmadığında, olan biten kader olur. Kader ilan edilen her şey ise birilerinin kararlarının üzerini örter. Enkazın altında kalan yalnızca insanlar değil; aynı zamanda hakikat olur.
Hasan KAYA
6 Şubat 2026,Cuma












