2

Havalar düzeldi, yaz geldi sıcakların bastırması da yakındır. Şimdiden bazen bunaldığım anlar oluyor. Böylesi anlarda tarasa çekiliyor kitap okuyorum. Bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Çoğu da gördüğümüz düşle kadar anlamsız, en az o kadar karmaşık olunca yırtıp atıyorum.

Seni düşünmediğim, daha çok da seni düşünmemek için ağır ciddi konulara dalıyorum, en sevmediğim ekonomi üzerine dahi okumayı göze alıyorum. Bir şey anlamadan saatlerce okuyorum.

İşe yarıyor mu?

Yalan söyleyecek değilim şimdi, hiçbir işe yaramıyor. Ne yaparsam yapayım bir şey değişmiyor. Bazen daha okumanın başında kitabı masaya, kanepeye, nereye rast gelirse oraya fırlatıp atmak, evden çıkıp gitmek istiyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum, gideceğim her yer de sen.

Sonra bir kahve yapıyorum kendime, bir sigara yakıyorum. Ayva ağacını süsleyen çiçeğinde gözüm öyle dalıp gidiyorum uzaklara. Yaşadıklarımızın bize özgü bir yanı var. Bize özgü, başka hiçbir yerde yaşanması mümkün olmayan, bu toplumun tüm diğer ilişkiler bütünü içinde bir anlamı olan şeyler yaşıyoruz.

Geçen bir arkadaşla konuşurken; “Hiç de çağımızın insanı değiliz” dediğinde farkına vardım ki biz her şeyi batı ile kıyaslaması içinde anlamaya çalışıyoruz. Çağdaş olan, çağcıl olan batı olunca bizim de çağdaş olmamız suya düşüyor böylece.

Bunu hep yapıyoruz, hem de her konuda, haksız bir kıyaslama içinde olduk hep. Yorulduk. En çok da kendimize haksızlık yaptık. Kendimizi zorladık. Belki de; bu zorlamanın en acı olan yanı, batılı gibi olmak sevdasından kendimiz olamadık, kendimiz olmayı ıskaladık…

Bir suçlusu var mı bu işin, bilmiyorum. Ama bunun hiçbir önemi yok artık. Bir işe yarayacağı da yok üstelik. En iyisi “olan oldu” demek belki de. Çünkü bir suçlu aramak, birilerini bu işin suçlusu yaparak kaybedilecek zaman, bir başka hatamız olarak tarihe geçebilir.

Bırakalım da o da eksik kalsın…

Ama şu kadarını söyleyeyim, bu ülkede Tanzimat, belki ondan çok önce başlayan bir Batılaşma sevdamız var. Bu cumhuriyet ve yapılan reformlarla tamamlandı sanıldı. Şalvarı çıkarıp pantolon, çarşafı çıkarıp döpiyes giymek fes yerine bir şapka takmakla her şey olacak sanıldı.

Olmadı.

Batılı kurumların, giyim kuşamın ekonomideki gelinen yerin bir sonucu olduğunu anlamadık ya da kabul etmedik. Anlayacağın biraz şekilci davrandık. Biliyorum “biraz” kelimesi hafif kalıyor, ama dedim ya kimseyi suçlamanın bir faydası yok.

Sermaye birikimi hevesinde olan burjuvaların açgözlülüğü sınır tanımaz. Batıda kapitalizmin şekillendiği ilk dönem acılarına benzer acılar yaşıyor bu ülkenin insanı. Kural tanımaz bir aç gözlü burjuvazinin doğayı insanı, insanlığı talana çıkmasını yaşıyoruz. Şimdi okuduğum o dönem Avrupa romanları geliyor aklıma.

Şu an ad veremiyorum, yıllar önce okuduğum o romanların kahramanları, yaşadıkları hepsi bir bütün olarak bir birine karışıyor. Ortak bir acı oluyor hepsi. Ve ben o ortak acıyı şimdi televizyonda Somalı maden işçileri konuşurken bir daha yaşıyorum.

Ne çok benzerlik var. Sendikaların henüz sendika dahi olmadığı, siyasal partilerin işçiden yana olmaktan uzak durduğu, ölümleri doğal, olağan gösteren yaklaşımların ulu orta söylenebilmesi, her şey ama her şey bir benzerlik gösteriyor. Belki de bundan Başbakan o büyük faciayı 1862’ler İngiltere’sinden bir örnekle anlatabildi.

Çünkü bu kadar benzerlik içinde kendisini Victoria Dönemi İngiltere’si politikacıları kadar burjuvaziden yana, işçilerden uzak duyumsamış olmalıydı…

Tabi bu işin bir yanı, diğer yanı da; hepimizin biraz kendimizi benzer bir çaresizlik içinde bulması oldu. Başbakan nasıl bir çaresizlikle 1800’ler sonunda Avrupa’da yaşanmış kazalara sarıldıysa bizde aynı benzer çaresizlikle günümüz Avrupa’sındaki kaza oranları ile Türkiye’yi kıyaslamaya başladık.

Batı burjuvazisi de oralarda bir zamanlar işçilerin canına okudu. Bugün sahip olduğu o muazzam büyüklükteki sermaye büyüklüğüne, işçilerin kanı canı ile ulaştı. Sermayesi büyüdükçe insanlaşmadı burjuvazi, “hadi madem bu kadar sermaye birikimim var birazını da işçi sağlığı, iş güvencesi için harcıyım” demedi. Aksine işçilerin uzun yıllar mücadele ederek, bedeller ödeyerek o haklara sahip oldular.

Bu sürecin henüz tamamlanmadığı bizim gibi ülkelerde, burjuvalardan salt batıda var diye; işçi sağlığı, iş güvenliği alanına yatırım yapmalarını beklemek saflıktan da öte bir şeydir.

Aynı şekilde “Genel grev” çağrısı yapmakta bir çaresizlikten, iş bilmezliktendi. Sendikanın yolunu bilmeyen, sınıf olma bilincinden uzak, çoğu henüz yeni çifti çubuğu bırakmış, yeni kuşak işçi olan işçilerden bir şeyler beklemek hayalden de öte bir şey oluyordu.

Bunların ötesinde acımasız değerlendirmeler içinde olanlar da oldu. “O maden ocağına girmek akıl karı değil” diyenler, bir torbaya oyunu satanların, haklarını aramayı da bilemeyeceğini, pisi pisine ölüp gideceğini, olup bitenin bu işçilere, halka müstahak olduğunu diyenler de oldu.

Okkalı bir küfrü hak ediyorlar elbette bunlar.

İnsanların yaşadığı çaresizliği görmezden gelerek böylesine ahkam kesmek bizim okumuş yazmış cahillerin işi oldu öteden beri. Kim bilir, belki de kendi aptallıklarını örtmek için birilerini “aptal” ilan ederek rahatlıyorlardır. Ama rahatlama aptallığı ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Kendimden biliyorum, dünyanın en zor şeyidir; insanın kendisini kandırması, gerçeğini görmezden gelmesi. Yüreğimin o içten içe sızlamasının büyüttüğü özlem, ben ne kadar kabul etmesem de hep var. Bazen kendimi oyalayacak bir şeyler buluyorum, biraz soluk alıyorum, ama hepsi o kadar…

Hasan KAYA

30 Mayıs 2014 Cuma