ABD’nin kendisini “özgürlük cumhuriyeti” olarak inşa edişi

Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal varlığı, yalnızca bir devletin kuruluş hikâyesi değil; aynı zamanda dünyaya sunulmuş en güçlü ideolojik anlatılardan birinin inşasıdır. “Özgürlük”, “bireysel haklar”, “hukukun üstünlüğü” ve “temsili demokrasi” gibi kavramlar, ABD’nin kendisini tanımlamak için kullandığı temel sütunlar olmuştur. Ancak bu kavramlar, tarihsel gerçekliğin içinden doğmuş evrensel ilkeler olmaktan çok, belirli bir sınıfın, belirli bir ırksal grubun ve belirli bir sömürgeci projenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş ideolojik araçlardır.

ABD’nin kuruluş anlatısı, Avrupa’dan göç eden yerleşimcilerin “tiranlığa karşı özgürlük mücadelesi” verdiği iddiası üzerine kuruludur. Oysa bu özgürlük, yerli halkların toprağına el koyma özgürlüğü; köleleştirilmiş Afrikalıların bedenleri üzerinde sınırsız tasarruf hakkı; yoksul emekçilerin emeğini en sert biçimde sömürme serbestisi anlamına gelmiştir. Kurucu babaların yazıları, bildirgeleri ve anayasal metinleri dikkatle incelendiğinde, “özgürlük” kavramının evrensel değil, son derece seçici biçimde tanımlandığı açıkça görülür. Bu özgürlük, beyaz, erkek, mülk sahibi yurttaşlar için tasarlanmış dar bir ayrıcalık alanıdır.

Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan “tüm insanlar eşit yaratılmıştır” ifadesi, ABD’nin en çok tekrarlanan ve en az uygulanan cümlesidir. Bu cümle, yazıldığı anda bile gerçeklikle bağını koparmış durumdaydı. Aynı dönemde milyonlarca insan köle olarak alınıp satılıyor, yerli halklar sistematik biçimde yok ediliyor, kadınlar siyasal özne olarak tanınmıyordu. Buna rağmen bu ifade, ABD’nin kendisini ahlaki olarak üstün bir siyasal yapı olarak sunmasının temel dayanaklarından biri hâline getirildi.

Bu mitin gücü, yalnızca içerdiği iddialardan değil, dışladığı gerçeklerden beslenir. Kuruluş anlatısı, şiddeti tali bir unsur gibi sunar; katliamları “kaçınılmaz çatışmalar”, köleliği “dönemin koşulları”, yerli soykırımını ise “medeniyetin bedeli” olarak normalleştirir. Böylece ABD, kanlı bir sömürgeci geçmişten değil, yüksek ideallerden doğmuş bir cumhuriyet olarak kodlanır. Bu kodlama, yalnızca iç politikada değil, dış politikada da ABD’nin kendisine biçtiği “özgür dünyanın lideri” rolünün ideolojik zeminini oluşturur.

ABD’nin özgürlük cumhuriyeti olarak inşası, tarihsel bir gerçeğin değil, siyasal bir ihtiyacın ürünüdür. Bu ihtiyaç, hem içerideki sınıfsal ve ırksal eşitsizlikleri görünmez kılmak hem de dışarıya yönelik yayılmacı politikaları meşrulaştırmak için sürekli yeniden üretilmiştir. Kuruluş miti, bu nedenle geçmişe ait bir anlatı değil; bugün hâlâ işlevsel olan canlı bir ideolojik aygıttır.

Devamını aşağıdaki PDF formatında kitaptan okuyabilirsiniz…