GİRİŞ:
Kriz Rejimleri Çağında Geç Faşizmi Düşünmek
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği, kapitalist dünyanın artık “olağan” işleyişine geri dönemediği, krizin istisna olmaktan çıkıp kalıcı bir yönetim biçimine dönüştüğü bir tarihsel evreye işaret ediyor. Ekonomik durgunluklar, borç krizleri, enflasyonist dalgalar ve güvencesizleşme, yalnızca piyasa döngülerinin geçici arızaları olarak değil; siyasal rejimlerin yapısal dönüşümünü belirleyen temel dinamikler olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda otoriterleşme, liberal demokrasinin bir sapması ya da geçici askıya alınması değil, geç kapitalizmin kriz koşulları altında geliştirdiği özgül bir yönetimsellik formu olarak değerlendirilmelidir.
Bu çalışma, faşizmi tarihsel olarak kapanmış bir dönemle sınırlayan yaklaşımların aksine, onu sermaye birikiminin kriz anlarında yeniden ve farklı biçimlerde üretilen bir siyasal form olarak ele alır. Ancak burada söz konusu olan, 20. yüzyılın klasik faşizm modellerinin birebir tekrarı değildir. “Geç faşizm” kavramsallaştırması, günümüz rejimlerinin kitlesel seferberlikten çok rıza üretimi, açık terörden çok hukuki ve idari zor, tek parti rejiminden çok seçimli ama içi boşaltılmış demokrasi biçimleri üzerinden işlediğine dikkat çeker. Faşizm, bu bağlamda, olağanüstü hâlin süreklileştiği, krizin yönetim tekniğine dönüştüğü bir siyasal akıl olarak yeniden düşünülmelidir.
Altı bölümden oluşan bu metin, geç faşizmi soyut bir rejim tipi olarak değil; kapitalizmin yapısal krizleri, devletin dönüşen rolü ve toplumsal direniş biçimleriyle birlikte ele almayı amaçlamaktadır. İlk bölümlerde kriz kavramı, Marx’ın kapitalist üretim tarzına ilişkin çözümlemeleri temelinde yeniden düşünülürken; krizin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve ideolojik bir süreç olduğu vurgulanmaktadır. Faşizmin ortaya çıkışı, burada ani bir kopuş değil, krizlerin süreklileştiği bir tarihsel zeminde devletin sermaye lehine yeniden yapılandırılmasının sonucu olarak okunur.
Çalışmanın ilerleyen bölümleri, devletin yalnızca baskı aygıtı değil, aynı zamanda ideolojik bir düzenek olarak nasıl işlediğini; hukuk, güvenlik ve milliyetçilik söylemleri aracılığıyla krizin sorumluluğunun nasıl görünmez kılındığını tartışır. Türkiye örneği, bu çerçevede istisnai değil, küresel eğilimlerin yerel bir yoğunlaşması olarak ele alınır. Ekonomik krizle siyasal merkezileşmenin eş zamanlı ilerleyişi, geç faşizmin somut bir laboratuvarı olarak değerlendirilir.
Devamını aşağıdaki PDF formatında kitaptan okuyabilirsiniz…















