Korkular üretiyoruz, korkuyoruz. Herkesten korkar, kaçar olduk. En çokta kendimizden korkuyor, kaçıyoruz.

Nelerden kaçıyoruz diye kendimize sorduğumuzda gördüğümüz ise tüyler ürperten gerçekliğimiz oluyor.

Sevgiden kaçıyoruz, sevmekten, sevilmekten…

Bir insana inanmaktan, bir insana güvenmekten kaçıyoruz. Her an aldatılabileceğimiz telaşı ve kaygısı içindeyiz.

Saçma, sanal korkular değil bunlar.

Gerçekliğimizin var ettiği, toplumun geldiği duraksamanın gözle görünür kıldığı somut yaşanmışlıklar üzerine kurulu korkular bunlar.

Güvendiğimiz dağlara temmuz sıcağında kar düşüyor, üşüyoruz…

Sevginin bir matematiği olduğunu, bir hesap kitap işi, “kafaya alma” olduğunu yaşıyoruz.

Sevenin önemsenmesi, değerli bulunması potansiyel aldatmaya yatkınlık olarak değer kazanıyor. Seven, güvenen en kolay aldatılan oluyor…

Her şeyin kolay tüketildiği, ucuzladığı bir dünyada aşkların, sevgilerin de hızla değer kaybetmesi ve gerçek değerlerinin altında tüketilmesinin normalliğini yaşıyoruz.

Bütün bunları yaşayan insanların bir birine güvenmesi, bir birine inanması mümkün mü?

Elbette değil…

İşte belki de tam da bu yüzden savaşlar umurumuzda olmuyor, kan, gözyaşı tepki gösterilecek, karşı çıkılacak olmuyor…

Sahtekârların hepsi suyun başında, hırsızlık, baş döndürücü bir beceri olarak algılanıyor…

Çok doğal değil mi? Sevgi çiçeklerinin açmadığı kırları, bayırları, o yeşil ovaları, dağları dikenlerin sarması…

 

Hasan KAYA

05 Ağustos 2012 Pazar