ABD tarihini dönemlere ayırarak, her dönemi kendi içine kapalı bir “hata” ya da “sapma” olarak okuma alışkanlığı, yalnızca akademik bir yöntem tercihi değildir; aynı zamanda güçlü bir ideolojik işlev görür. Bu yaklaşım, devlet şiddetini zamansal olarak parçalayarak etkisizleştirir, onu bugünün siyasal ve toplumsal gerçekliğinden koparır ve geçmişin kapanmış bir defteri haline getirir. Böylece soykırım, kölelik, zorla yerinden etme, kitlesel yoksullaştırma ve çıplak zor, tarihin karanlık ama geride bırakılmış sayfalarına havale edilir. Oysa ABD’nin kuruluşundan bugüne uzanan çizgiye yakından bakıldığında, kopuşlardan çok sürekliliklerin, kırılmalardan çok dönüşümlerin belirleyici olduğu görülür. Kuruluş ile günümüz arasında uzanan bağ, yalnızca bir zihniyet ya da ideoloji ortaklığı değildir; bu bağ, kurumsal yapılarda, hukuk metinlerinde, mülkiyet ilişkilerinde ve devletin şiddet tekelinde maddi bir gerçeklik olarak varlığını sürdürür.
Amerikan devletinin doğuşu, genellikle “özgürlük”, “cumhuriyet” ve “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlarla anlatılır. Oysa bu kavramların ete kemiğe büründüğü toplumsal zemin, sistematik bir dışlama ve imha pratiği üzerine kuruludur. Yerli halkların topraklarının gaspı, yalnızca askeri bir fetih süreci değildir; aynı zamanda modern mülkiyet rejiminin, tarımsal kapitalizmin ve daha sonra sanayileşmenin önkoşuludur. Toprak, burada yalnızca üzerinde yaşanılan bir mekân değil; sermaye birikiminin ilk halkasıdır. Yerli halkların yaşam alanlarının haritalardan silinmesi, aynı zamanda bu toprakların “boş” ve “sahipsiz” ilan edilmesi anlamına gelir. Bu ilan, hukuki bir karardır ve devlet aklının erken bir tezahürüdür: Yaşamı tanımlama, değeri belirleme ve yok edileni görünmez kılma yetkisi.
Köle emeğinin sistematik biçimde örgütlenmesi ve kuşaklar boyunca aktarılması ise bu kurucu şiddetin ikinci büyük sütunudur. Siyah beden, yalnızca zorla çalıştırılan bir emek gücü değil; aynı zamanda hukuken nesneleştirilmiş, mülk statüsüne indirgenmiş bir varlıktır. Kölelik, Amerikan kapitalizminin “ilk günahı” olarak değil, onun asli kurucu mekanizması olarak düşünülmelidir. Pamuk tarlalarından limanlara, bankacılıktan sigortacılığa uzanan geniş bir ağ, bu zorunlu emeğin ürettiği artı-değer üzerine inşa edilmiştir. Bu bağlamda kölelik, ekonomik bir sapma değil; tam tersine, piyasa ilişkilerinin “özgür” emek mitini mümkün kılan karanlık zemindir. Özgürlük, burada yalnızca belirli bir sınıf ve ten rengi için geçerli bir ayrıcalık olarak şekillenir.
Bu erken dönem pratikler, Amerikan devlet aklının temel reflekslerini belirler: Şiddetin meşru kullanımı, hukukun seçici uygulanışı ve emeğin disiplin altına alınması. Zaman içinde bu refleksler ortadan kalkmaz; yalnızca yeni tarihsel koşullara uyarlanır. Kuruluş döneminde “medeniyet” adına yürütülen katliamlar, modern dönemde farklı kavramlarla yeniden paketlenir. Ulusal güvenlik, terörle mücadele, sınırların korunması ya da demokrasinin savunulması gibi söylemler, şiddetin sürekliliğini gizleyen yeni bir dil üretir. Bu dil, devletin eylemlerini istisnai ve zorunlu gösterirken, bu eylemlerin arkasındaki yapısal sürekliliği görünmez kılar.
Yerli halklar için oluşturulan rezervasyonlar, bu sürekliliğin mekânsal ifadesidir. Rezervasyon, açık bir hapishane olarak tasarlanmıştır: Hareketin sınırlandığı, ekonomik faaliyetin denetlendiği ve kültürel yaşamın sistematik olarak aşındırıldığı bir alan. Modern kentlerdeki gettolar, bu mekânsal mantığın güncellenmiş biçimleridir. Siyahların, yoksulların ve göçmenlerin yoğunlaştırıldığı mahalleler, yalnızca sosyoekonomik eşitsizliğin sonucu değil; bilinçli bir planlamanın ürünüdür. Aşırı polisleşme, durdurma ve arama pratikleri, sürekli gözetim ve kitlesel hapsetme politikaları, rezervasyon mantığının kentlere taşınmış halidir. Burada amaç, yalnızca suçla mücadele değil; belirli toplumsal kesimlerin sürekli bir potansiyel tehdit olarak tanımlanmasıdır.
Köleliğin resmen kaldırılması, bu mantığın sona erdiği anlamına gelmez. Aksine, zorun biçim değiştirir. Siyah emeğin güvencesizleştirilmesi, düşük ücretlere mahkûm edilmesi ve cezalandırıcı mekanizmalarla denetlenmesi, köleliğin modern bir versiyonu olarak işlev görür. Hapishaneler, bu dönüşümün merkezi kurumlarıdır. Kitlesel hapsetme, yalnızca suç oranlarıyla açıklanamaz; bu politika, emek piyasasının dışına itilen ya da disipline edilmesi gereken nüfusları kontrol altında tutmanın bir yoludur. Hapishane içindeki zorunlu çalışma, düşük ücretli ya da ücretsiz emek biçimleri, köle emeği ile modern ceza rejimi arasındaki sürekliliği açıkça ortaya koyar.
ABD’nin kendisini sürekli olarak “yeniden doğan”, “hatalarından ders alan” bir demokrasi olarak sunması, bu sürekliliği perdeleyen güçlü bir ideolojik anlatıdır. Bu anlatı, her krizi bir sapma, her isyanı bir yanlış anlaşılma, her baskı dalgasını geçici bir güvenlik önlemi olarak çerçeveler. Oysa tarihsel belgeler, yasalar ve kurumsal uygulamalar, devletin temel reflekslerinin değişmediğini gösterir. Değişen, yalnızca bu reflekslerin ifade biçimidir. Hukuk, burada bir sınırlandırma mekanizması olmaktan çok, şiddetin düzenlenmiş bir formu olarak işler. Olağanüstü hâl rejimleri, istisna olarak sunulur; ancak bu istisnalar, zamanla kalıcı hale gelir ve olağan hukukun yerini alır.
Sınır politikaları, bu kurucu mantığın küresel ölçekteki yansımalarından biridir. Göçmenler, ucuz emek kaynağı olarak sisteme dâhil edilirken, aynı zamanda sürekli bir tehdit olarak kodlanır. Sınırda yaşanan ölümler, kamplarda tutulan insanlar ve ailelerin parçalanması, ulusal güvenlik söylemiyle meşrulaştırılır. Oysa bu pratikler, emeğin serbest dolaşımını engellerken sermayenin dolaşımını güvence altına alan bir düzenin parçasıdır. Burada sınır, coğrafi bir çizgiden çok, sınıfsal ve ırksal bir eşiktir.
Bu nedenle ABD’de yaşanan her siyasal kriz, her toplumsal patlama, geçmişin aşılmış bir kalıntısı olarak değil; hâlâ işleyen bir kurucu mantığın güncel tezahürü olarak okunmalıdır. Polis şiddetine karşı patlayan isyanlar, yalnızca bireysel hataların sonucu değildir; tarihsel olarak birikmiş bir zor rejiminin geri dönüşüdür. Ekonomik krizler, yalnızca piyasa dalgalanmaları değil; emeğin sistematik olarak değersizleştirilmesinin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Devlet, bu kriz anlarında kurucu reflekslerine geri döner: Baskıyı artırır, hukuku sertleştirir ve şiddeti yeniden meşrulaştırır.
Bu tablo, ABD’yi istisnai bir kötülük örneği olarak sunmayı değil; modern kapitalist devletin genel işleyiş mantığını görünür kılmayı amaçlar. Amerikan deneyimi, bu mantığın en açık ve süreklilik arz eden örneklerinden biridir. Kuruluş şiddeti, geçmişte kalmış bir anı değil; bugünün politikalarında, kurumlarında ve söylemlerinde yaşamaya devam eden canlı bir mirastır. Bu mirası görmek, yalnızca tarihsel bir doğruluk meselesi değil; aynı zamanda bugünü anlamanın ve geleceği tahayyül etmenin de önkoşuludur. Çünkü ancak sürekliliği kavrayan bir bakış, kırılma anlarını gerçek bir dönüşüm imkânı olarak düşünebilir. Aksi halde her yeni kriz, yalnızca eski bir hikâyenin farklı kelimelerle yeniden anlatılmasından ibaret kalacaktır.
Hasan KAYA
11 Ocak 2026, Pazar













