Çağımızın en büyük suçu yüksek sesle işlenmez. Ne sokakta ne mahkeme salonunda. Sessizdir, görünmezdir ve çoğu zaman erdem kisvesiyle dolaşır: Sürekli çalışmak, hep meşgul olmak, durmaksızın üretmek. Başlamak zorunda olmak. Başlamayan ise suçludur. Erteleyen, oyalanan, geciken… Toplumun dilinde adı bellidir: tembel.
Oysa son dönemde bilim, farkında olmadan bu ahlakın altını oymaya başladı. Kyoto Üniversitesi Nörobilim Araştırma Ekibi tarafından yürütülen ve Current Biology dergisinde yayımlanan bir araştırma, insan beyninde eylemi bilinçli biçimde yavaşlatan, motivasyonu frenleyen özgül bir sinirsel devreye işaret ediyor. Araştırma, beynin “başla” komutunu otomatik olarak vermediğini; aksine, yapılması istenen işin bedelini, yaratacağı yükü ve olası zararı tarttığını gösteriyor. Ve bazen, son derece yalın bir sonuca varıyor: Buna değmez.
Bu sonuç, günümüz dünyasında neredeyse devrimci bir anlam taşıyor. Çünkü modern toplum, çalışmayı yalnızca bir zorunluluk değil, ahlaki bir ölçü olarak inşa etti. Emek, geçim aracı olmaktan çıkarıldı; karakter göstergesine dönüştürüldü. Kim daha çok çalışıyorsa, kim daha az duruyorsa, kim daha az erteliyorsa “iyi insan” sayıldı. Böylece zaman, insanın değil; insan zamanın malı hâline geldi.
Beden ise bu kutsallığa hiçbir zaman tam olarak ikna olmadı. Yoruldu, ağırlaştı, direndi. Bazen hastalandı, bazen unutkanlaştı, bazen de yalnızca erteledi. Kyoto Üniversitesi ekibinin ortaya koyduğu nörobilimsel bulgular tam da bu noktada anlam kazanıyor. Beyindeki motivasyon freni, iradenin zayıflığı değil; bedensel bir muhakeme biçimi. Beden, kendisinden talep edilen şeyin maliyetini ölçüyor ve sınır çiziyor. Bu frenin varlığı, insanın salt bir üretim aygıtı olmadığının biyolojik bir kanıtı gibi duruyor.
İnsan, yaptığı işe yabancılaştıkça başlamak zorlaşır. Anlamsızlaşan her görev, zihinde daha ağır bir yük olarak belirir. Günümüz insanı çoğu zaman çalıştığı işle değil, çalışmak zorunda olmasıyla ilişki kurar. Bu zorunluluk, içsel bir istekten değil; dışsal bir baskıdan beslenir. Kyoto’daki araştırma, beynin özellikle “ödül ile birlikte bedel içeren” görevlerde bu motivasyon frenini daha güçlü devreye soktuğunu ortaya koyuyor. Yani kişi, yalnızca kazanacağı şeyi değil; uğrayacağı zararı da hesaba katıyor. Erteleme tam da burada ortaya çıkıyor: Bilinçdışı bir reddiye olarak. Kişi farkında olmayabilir ama bedeni bilir. Bu iş bana ait değil. Bu zaman benim değil. Bu hız benim hızım değil.
Bu yüzden erteleme bireysel bir karakter sorunu değil; toplumsal bir belirtidir. Aynı anda milyonlarca insanın aynı işleri geciktirmesi, bireylerin yetersizliğini değil, düzenin yabancılaştırıcı niteliğini ele verir. Tembellik, tarih boyunca iktidarların en çok korktuğu hâllerden biri olmuştur. Çünkü tembel insan itaat etmez. Hızlanmaz. Emre anında karşılık vermez. Zamanını geri ister. Bu nedenle tembellik aşağılanır, küçümsenir, psikiyatrikleştirilir. Bir hastalık, bir bozukluk, bir eksiklik gibi sunulur.
Oysa Kyoto Üniversitesi’nin işaret ettiği motivasyon freni, tembelliğin yalnızca ahlaki bir etiket değil; aynı zamanda koruyucu bir eşik olduğunu düşündürüyor. Araştırmacıların da altını çizdiği gibi, bu fren tamamen ortadan kalktığında ortaya çıkacak olan şey özgürlük değil; tükenmişlik, aşırı risk alma ve kendini tüketme olur. Yani tembellik, üretimin kutsallığına karşı yöneltilmiş kadim bir sorudur: Neden? Neden bu kadar çok? Neden şimdi? Neden hep ben?
Eğer özgürlük yalnızca eyleme geçme kapasitesi olarak tanımlanırsa, eksik tanımlanır. Özgürlük aynı zamanda durabilme, geciktirebilme, reddedebilme kapasitesidir. Başlamamak, bu anlamda pasiflik değil; seçeneksizliğe karşı bir duruştur. Bilim bize şunu hatırlatıyor: İnsan makine değildir. Ve makine olmadığı için bazen durur. Bazen erteler. Bazen hiçbir şey yapmaz. Kyoto Üniversitesi’nin ortaya koyduğu sinirsel mekanizma, bu “hiçbir şey” hâlinin tesadüf değil, bilinçli bir iç denge olduğunu gösteriyor. Bu boşluk, sistemin en çok tahammül edemediği alandır. Çünkü boşluk, emekle doldurulmadığında düşünceye yer açar.
Belki de asıl soru şudur: Ertelemeyi nasıl tedavi ederiz değil; neden bu kadar çok şey ertelenmeye muhtaç hâle geldi? Eğer hayat, ancak sürekli çalışarak katlanılabilir bir şeye dönüşmüşse, sorun beynin motivasyon devresinde değil; hayatın kendisindedir. Ve belki de en radikal eylem, tam da herkesin “başla” dediği yerde, sakin ama bilinçli bir şekilde şunu diyebilmektir: Bugün değil.















