Pazar sabahına yakışır bir yazı için masaya oturduğumda, niyetim dünyanın ağırlığını biraz olsun askıya almaktı. Bu yılın ilk yazısına beyaz bir şeyler düşsün istemiştim; geceden sessizce yağan karın sokaklarda bıraktığı geçici saflıktan, soğuğun vurmasına rağmen gül dalında tutunan o inatçı goncanın direncinden, kaldırım kenarlarında birbirine sokulmuş, insanlardan arta kalan sıcaklığı arayan kedilerden söz etmek… Çünkü Pazar, haftanın geri kalanına karşı küçük bir itirazdır; hızın, gürültünün ve zorunlulukların arasına sıkışmış insan için kısa bir iç çekiş, bir içe dönüş anıdır.
Ama ajanslar susmaz. Haber, insanın kapısını çalmadan içeri girer; düşüncenin, niyetin, edebî hevesin üzerine bir ağırlık gibi çöker. ABD’nin Venezuela’ya saldırdığı haberi düştüğünde, o beyaz niyetler karardı. Yazının yönü değişti. Çünkü dünya, bazen kalemi zorla başka bir yöne çevirir; insanın içinden geçenle olan biten arasındaki mesafe kapanır ve yazı, artık bir tercih değil, bir tanıklık haline gelir.
ABD’nin saldırganlığı yeni değil. Tarih, bu saldırganlığın izleriyle dolu. Ancak bu kez olan bitende başka bir çıplaklık vardı. İleri sürülen gerekçeler, akla yakın olmaktan bile uzaktı. Eskiden hiç değilse uluslararası hukukun diliyle oynanır, meşruiyet görüntüsü için cümleler özenle seçilirdi. Hukuk, bir maske gibi kullanılırdı; sahte ama gerekli. Bu kez maske de yoktu. Trump’ın siyasal üslubuna yakışır biçimde, gerekçe denilen şey neredeyse bir alaycılığa indirgenmişti. “Bulundu” demek bile fazla; çünkü ortada bulunmuş bir gerekçeden çok, gücün kendi varlığını yeter sebep sayması vardı.
Bir devletin, bir başka devletin başkentine saldırması başlı başına ağır bir eşiktir. Ama bununla yetinmeyip, o ülkenin devlet başkanını ve eşini konutundan alıp götürmek… Bu, sadece diplomasi tarihinin değil, modern dünyanın hayal etme sınırlarının da ihlalidir. Güç, burada artık dolaylı yollarla değil, doğrudan konuşur. Mesaj açıktır: “Yapabiliyorsam yaparım.” Ve bu mesaj, yalnızca hedef alınan ülkeye değil, bütün dünyaya yöneliktir.
Tam da bu yüzden, o rehin alınan devlet başkanının ne kadar otoriter olduğu, seçimleri nasıl kazandığı, iktidarını nasıl sürdürdüğü üzerine konuşmanın zamanı değildir. Bunlar elbette tartışılabilir, hatta tartışılmalıdır. Ama bugün asıl mesele, bu tartışmaların ötesinde durur. Çünkü burada normalleştirilen şey, otoriter bir lider değil; otoriterliğin küresel ölçekte aldığı yeni biçimdir. Gücün, hiçbir ahlaki ya da hukuki sınır tanımadan kendini haklı ilan etmesidir. Bildiğimiz haydutluk bu. Ve bu haydutluk, artık süslü diplomatik kelimelere ihtiyaç duymayacak kadar pervasızdır.
Daha da sarsıcı olan, bu sahnenin bize tanıdık gelmesidir. Çünkü aynı mantığı, farklı ölçeklerde, birçok ülkede iktidarların kendi toplumlarına uyguladığı yöntemlerde de görüyoruz. Hukuk, hem uluslararası düzlemde hem de ulusal düzeyde, giderek daha az ciddiye alınan bir ayrıntıya dönüşüyor. Yasa, güçlü olanın elinde eğilip bükülen bir araç haline geliyor. Otoriter liderler için hukuk, uyulması gereken bir sınır değil; aşılması gereken bir engel artık.
Bu noktada sosyal psikolojinin sunduğu çerçeve önem kazanıyor. Böyle eylemler, yalnızca bombaların düştüğü coğrafyalarda etkili olmaz. Asıl etkisini, ekran başında izleyen milyonların zihninde gösterir. Dünya halklarına verilen mesaj, sessiz ama derindir: Güç karşısında savunmasızsınız. Olan bitenler karşısında yapabileceğiniz çok az şey var. Bu duygu, insanın içine yavaş yavaş yerleşir; çaresizlik olarak, umutsuzluk olarak, “zaten değişmez” cümlesi olarak. Belki de asıl hedef budur: İtirazı anlamsızlaştırmak, direnci baştan kırmak.
Bu yüzden, Venezuela’da yaşananlar yalnızca bir dış politika meselesi değildir. Bu, dünya düzeninin nasıl işlediğine dair çıplak bir gösteridir. Bazı ülkelerin egemenliği, bazı halkların kaderi, küresel sistemde pazarlık konusu yapılabilir bir ayrıntı olarak görülür. Eşitsizlik, sadece gelir dağılımında değil; yaşam hakkının, onurun ve söz söyleme imkanının dağıtımında da kendini gösterir. Kimin egemenliğinin “dokunulmaz”, kiminin “müdahale edilebilir” olduğuna dair görünmez bir hiyerarşi vardır.
Belki de bu yüzden, karı, gülü, kediyi yazamadım. Ama aslında onlar da bu hikâyenin dışına düşmez. Karın beyazlığı, üstünü örttüğü kir kadar anlamlıdır. Goncanın direnci, onu çevreleyen sertliğin içinde okunur. Üşüyen kedi, sadece havanın soğukluğunu değil; paylaşılmayan refahı, biriken zenginliğin yarattığı adaletsizliği de anlatır. Ve bir ülkenin başkentinde sergilenen bu haydutluk, mutfak masasında oturan sıradan insanın hayatına korku olarak, güvensizlik olarak, geleceğe dair belirsizlik olarak sızar.
Belki asıl verilmek istenen mesaj da budur: Dünya böyle bir yer ve sen küçüksün. Ama yazmak, tam da bu mesajı sorgulamak içindir. Normalleşeni yeniden tuhaf kılmak, olağan kabul edileni rahatsız edici hale getirmek için. Pazar yazısı belki de bu yüzden hâlâ önemlidir; hızın ve gürültünün arasında, insanın kendine ve dünyaya başka bir yerden bakabilmesi için. Çünkü hiçbir güç, insanların zihninde kurduğu hâkimiyet kadar kalıcı değildir. Ve hiçbir düzen, ona itiraz eden hafızalar var oldukça mutlak olamaz.
Hasan KAYA
04 Ocak 2026, Pazar












