Türkiye şehirlerinin sokaklarında kediler ve köpekler hep vardı. Bu varlık, bir belediye politikasıyla, bir yasa maddesiyle ya da bir kampanyayla başlamadı; daha çok, şehir denen karmaşık organizmanın kendi kendine ürettiği bir ortak yaşam biçimi olarak ortaya çıktı. O yüzden onlara “sokak hayvanı” demek her zaman eksik kalıyor. Sokak, bu canlıların yalnızca mekânı değil; aynı zamanda insanla kurdukları ilişkinin dili. Belki de asıl doğru tanım “şehir canlılarıdır.” Çünkü şehir, sadece beton, asfalt ve ranttan ibaret değildir; nefes alan, çoğalan, kaçan, saklanan ve direnen hayatların toplamıdır.
Bir kedinin kaldırım kenarında güneşe uzanışı, bir köpeğin mahallenin ritmini ezberlemiş adımlarla dolaşıp gece bekçiliğine soyunuşu, aslında şehrin insan dışı hafızasıdır. Bu hafıza, planlama masalarında çizilmez; dönüşüm projelerinde hesaba katılmaz. Ama her sabah çöp konteynerlerinin başında, her akşam sokak lambalarının altında yeniden kurulur. İnsanların unuttuğu, terk ettiği, görmezden geldiği ne varsa, bu canlılar onun çevresinde yaşamayı öğrenir.
Şehri yalnızca kediler ve köpekler üzerinden okumak da yetmez. Saçak aralarına sığınmış serçeler vardır mesela; kentsel yoksulluğun en sessiz tanıkları. Gürültünün, egzozun ve betonun arasında hâlâ şarkı söylemeye çalışan küçük bedenler. Çatılarda gezinen güvercinler, artık kutsal ya da romantik değil; ama hâlâ bir gökyüzü hatırlatması. Kargalar ve martılar, kentin çelişkili karakterini taşır: Bir yanda çöplüklerle, diğer yanda denizle kurdukları ilişkiyle, modern şehirlerin artığıyla beslenirler. Onlar, refahın da yoksulluğun da aynı anda üretildiği bir düzenin kanatlı aynasıdır.
Balkonda açan bir çiçeğe konan kelebek ya da arı ise başka bir şey söyler bize. Şehrin bütün baskısına rağmen yaşamın hâlâ yol bulduğunu… Betonun arasından sızan bir çatlak gibi. Ama aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu. Bir ilaçlama kamyonu, bir “estetik” kaygıyla kesilen ağaç, bir AVM projesi, bu küçük canlıların dünyasını bir gecede yok edebilir. Kimse fark etmez; çünkü onların kaybı bilanço kalemlerine yazılmaz.
Bu noktada mesele sadece hayvan sevgisi ya da vicdan çağrısı değildir. Şehir canlılarının durumu, şehrin nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzenle kurulduğunun da göstergesidir. Kapitalist şehir, yaşamı parçalara ayırır: İnsan çalışır, tüketir, kira öder; doğa ise ya süslenir ya da kovulur. Kedi ve köpekler “sorun” haline gelir; kuşlar “gürültü”, arılar “tehlike”, yabani otlar “kirlilik” olarak tanımlanır. Çünkü bu düzen, kontrol edemediği her şeyi fazlalık sayar.
Oysa şehir canlıları, bize başka bir şehir ihtimalini fısıldar. Paylaşılan artığın, ortak alanın, plansız ama sahici bir dayanışmanın mümkün olduğunu hatırlatır. Bir kap mama koyanla, bir serçeye su bırakan arasındaki bağ, resmi bir sözleşmeye dayanmaz. Bu ilişki, kâr üretmez; ama yaşam üretir. Tam da bu yüzden sistemin dilinde karşılığı yoktur.
Bugün sokak hayvanları üzerinden yürüyen tartışmalar, aslında şehirlerin kime ait olduğu sorusunun etrafında dönüyor. Şehir, sadece mülk sahiplerinin mi, otomobillerin mi, yatırımcıların mı? Yoksa orada yaşayan, nefes alan, iz bırakan herkesin mi? Kedilerin kovulduğu, köpeklerin “toplandığı”, kuşların barınacak yer bulamadığı bir şehir, insan için de giderek yaşanmaz hale gelir. Çünkü yaşam, birbirine değen halkalardan oluşur; birini kopardığınızda zincirin tamamı zayıflar.
Belki de meseleye şöyle bakmak gerekir: Şehir canlıları, bugünün kentlerinde hâlâ metalaştırılamamış son varlıklardır. Onlar kira ödemez, tapu sahibi değildir, yatırım aracı olamaz. Bu yüzden sürekli hedef haline gelirler. Ama aynı nedenle, sessiz bir direnişi de temsil ederler. Her sabah kaldırıma çıkan bir kedi, her bahar balkona gelen bir kelebek, şehrin yalnızca sermaye için kurulmadığını hatırlatan küçük ama inatçı bir cümledir.
Şehri savunmak, bazen bir parkı, bazen bir ağacı, bazen de bir sokak köpeğinin yaşam hakkını savunmakla başlar. Bu savunular birbirinden ayrı değildir. Çünkü şehir, ancak bütün canlılarıyla birlikte bir yaşam alanıdır. Geriye kalan her şey, yalnızca betonun ve sessizliğin hüküm sürdüğü bir mekândır.












