Hasan KAYA

Uzun bir zamandır maldı mülktü ne çok konuştuk. İnsan ne kadar kolay rezilleşiyor, küçülüyor, yerlere düşüyor duygusu, düşüncesi ile okuyorum haberleri. Kimdi, Lidyalılar mıydı parayı bulanlar. Doğru, bu toprağın çocukları bulmuştu parayı, bu toprağın çocukları adeta tapıyor şimdi paraya.

Başkalarına bırakıp tamamlamasını, yarım kalan öykümüzle çekip gidiyoruz. Ne garip değil mi? Arkamıza bakmaya dahi fırsat kalmıyor oysa.

Para, mal mülk için rezilleşmenin her türüne alışığız, çok şaşırmıyoruz. Çünkü içinde yaşadığımız dünya, paranın dünyası. Bir de o kadar çok, o kadar sık yolsuzluk haberi okumuşuz ki, duyunca; “yine mi” diye başlıyoruz söze.

Bu ülkede dindar ve milliyetçi başbakanlar hep rüşvet ve yolsuzluk ile anılırlar. Menderes’ten bu yana bu böyle. Demirel, Özal, Çiller, Erbakan dâhil…

Kim bilir, belki bu yüzden; “Biz böyle olacağını biliyorduk” der gibi Erdoğan’ın düştüğü bu duruma şaşırmıyor, gülmekle yetiniyoruz.

“Kimse bana “solcular” rüşvet yemez, rüşvete, yolsuzluğa bulaşmazlar dedirtemez” demiyorum. Onlarda bulaştı, acemice, üstelik yüzlerine gözlerine bulaştırarak. Gerçi bu işin kaçınılmaz doğası, eninde sonunda kirlenen el, bir şekilde yüzünü kara ediyor insanın…

Rüşvet ve yolsuzluğa bulaşanlar, bir de bir birine çok benzerler. Hepsinde, aynı iktidar hırsı, aynı inkâr, aynı yalan, aynı ayak direme… “Değişen hiç mi bir şey yok” diye soruyorsanız, eskiler “tertip” derdi şimdikiler “komplo” diyor, tek fark bu.

Rüşvet ve yolsuzluk öyle bir illettir ki bulaşanı yargı sürecinden kurtulsa da; ayakta bırakmaz. Yarasız beresiz bu illetten kurtulmuş olanı siyasi yoktur. Yargı sürecinde aklandığını sananlar o kirin hiçbir şekilde, hiçbir yolla çıkmadığını zaman içinde görürler.

İçeride yargıdan kurtulan, siyasette hala ayakta kaldığını sanan siyasiler dışarıda artık bir siyasi mevtadır.

Hasan KAYA
29 Aralık 2013 Pazar