Yaygın bir görüş olmaya başladı: Sağın Türkiye’nin demokratikleşmesi, ekonomik gelişmesinin itici unsuru olduğu. Türkiye’de demokrasi üzerine yazılan her yazı, yapılan her uzun konuşma; 46 ruhu ve Demokrat Partisi diyerek başlar.

Barajlar kıralı Demirel, tonton Özal ve şimdilerde Kasımpaşalı Recep bu ruhun mirasçıları olduklarını göğüslerini gererek söyleyerek demokrasi kahramanlığına soyunanlar listesinde başa adlarını yazdıranlar.

Evet, kabul etmek lazım; sağ iktidarlar döneminde çarşıda pazarda her aranan bulunur. Ekonomi göreceli daha rahat bir dönemini yaşar. İşverenler memnun, mutlu olur. Buna karşın emek dünyası sıkıntılarını katlar. Zor günlerin eşiğine dayanır. Ama genel hava hayatın daha rahat ve kolay olduğu izlenimi verdiğinden kimse emekten, emeğin yaşadığı sıkıntılardan söz etmez…

Sağ partilerin iktidar oldukları dönemlerde nispeten daha rahat bir ekonomik ortam nasıl sağlandı, ülkenin iç ve dış borçları ne düzeylerde seyir etti, dışa bağımlılığımız ne oranlarda pekiştiği gözlerden uzak tutuldu.

Çarşıda pazarda aradığını bulma, tezgâhların, rafların ithal mallarla dolu olması önemli olurken, kimse halkın alım gücü olup olmadığını sorgulamadı…

Ekonomik alanda bunlar yaşanırken siyasal alanda da 141, 142 gibi Faşist Muslini dönemi İtalya’sından alınmış ceza yasaları kaldırmak Özal’a nasip oldu.

Ancak yine bunu izleyen dönem içinde Terörle Mücadele Yasaları Faşist Muslini yasalarını aratır oldu. Aynı durum AB yolunda uzun bir maraton koşusunda yorgun düşen Türkiye’nin en ciddi adımları AKP döneminde atmış olması ve sözüm ona açılımları ile kıyısından köşesinden de olsa Kürt Meselesi ve Alevi sorunsalında cesur adımları ile AKP demokratikleşmede köşe taşlarından bazılarını koyan olarak akıllarda kalacak.

Sağ siyasal hareketlerin demokrasi ile doğrudan bir ilişkisini kurmak neredeyse mümkün değilken sağ iktidarların demokratik adımlar atmış olması son derece manidardır. Bu kendi içinde bir paradoksu işaret eden durumu anlamakta zorlanan kimi çevrelerin kafasının karışması son derece doğaldır.

Sol çevrelerin uzun yıllar siyasal hedefleri arasında sıranın en başında yer alan kimi taleplerin hiç beklenmedik bir zamanda beklenmedik sağ iktidarlar tarafından hayata geçirilmesi bazılarını telaşlandırırken bazılarının son derece karışık kafalarla duracağı yeri bulmasında zorlanmasına neden olmakta.

TRT’nin Kürtçe yayını, Muharrem programları yapması, Halk Oylamasında 12 Eylüle hesaplaşma söylemi, Ahmet Kaya’dan Erdal Eren’e kadar devrimci değerlere sahip çıkma AKP döneminde ve bir zat AKP tarafından hayata geçirilmiş olması karşısında her kafadan bir ses çıkmaya başladı. AKP’nin atığı bu adımlar karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen bazı çevreler “Bayram değil seyran değil eniştem beni neden öptü” söylemine neredeyse sarılmaktalar.

Elbette, AKP gerçekten demokrasi özlemi ile bu adımları atmamıştır. Samimi olduğunu düşünmek son derece saf dili olmakla eş anlamlı olur. Çok doğal olarak ince siyasal rant (getirim) hesapları yanında aslında hizmet ettiği sınıf ve katmanlar adına sistemle içine girdiği it dalaşında esas olarak bu sınıf ve katmanlar için demokrasi arayışı içine girerken, solu yanına çekme de vardır. Ancak bütün bunlar atılan adımları görmezden gelmemize neden olmaz. Çünkü bu atılan adımları küçümsemek görmezden gelmek bu konuda verilen mücadeleyi küçümsemek ve görmezden gelmek olur. Bu bir başka söylemle; solun onlarca yıldır ağır bedeller ödeyerek verdiği mücadeleye yabancılaşması anlamına gelir.

Altmışlı yılların başından bu yana yükselen sol dalga 1980 faşist darbesi ile ağır bir yenilgiye uğramışta olsa demokratikleşme ve insan onuruna yakışır bir yaşam talebini her düzlemde dile getirmekten geri durmamıştır. Özellikle 1980 darbesi ile büyük bedeller ödemiş olan sol Türkiye’de demokratik açılımların gerçekleşmesinin alt yapısının oluşmasında son derece önemli roller üslenmiştir. TRT’de Kürtçe yayın, muharrem programları bir zat solun, Kürtlerin ve Alevilerin onlarca yıllık mücadelesinin eseridir.

Bu mücadeleleri verenlerin bir zat protokolde olmaması onların tarihsel rollerini küçültmeye yetmez. Türkiye’nin iç dinamiklerinin çok yavaş gelişiyor olması, demokratik değişimlerin uzun zamana yayılması bu konuda mücadele verenlerin görülmesini zorlaştıran etmenlerin başında geliyor. Ancak tarih bu gerçeği atlamayacak kadar sağlam bir hafızaya sahiptir.

Her şey bir yana Türkiye’de tek din, tek dil anlayışının kırılmasını sağlayan ve kamuoyunu çok dilliğin ve dinliliğin bu ülke için kaçınılmazlığını ortaya koyanlar sol ve demokrasi güçleridir.

 Hasan KAYA