Büyük bir çoğunluğun ülkede olup bitenin farkında olması, canımı sıkıyor. Korkum o ki; farkına vardığımızda her şey için çok geç olacak. Her zamanki rahatlık içinde; “Ne olacak canım, erken/tekrar, neyse ne, gider oyumuzu atar, boylarının ölçüsünü bir kez daha alırız” diyenler, bunun artık çok da bir anlamı olmadığını yakında görecekler.

Kimseyi korkutmak, telaşlandırmak istemem, ama artık seçimler bu iktidar için hiç de anlamlı bir enstrüman değil. Seçimler, kendilerini iktidara taşıdığı sürece anlamlı ve gerekli olan bir şeydi. Şimdi oyları düşerken, iktidardan uzaklaştıran bir enstrüman olamaya başlamışken, artık kullanılması o kadarda anlamlı ve gerekli bir şey değil. Belki de son kez, erken/tekrar seçim diyerek, bütün araçları, bütün manipülasyon (güdümleme) yolları deneyerek sonuç almak isteyecekler. Bu seferde olmazsa, sandıklar bir daha görmeyeceğimiz bir yere kaldırılabilir ve/veya hiç olmadığı kadar sembolik olarak görünüme çıkabilirler.

Büyük olasılıkla da öyle olacak.

Çünkü nedense artık sandıktan, farklı bir sonuç çıkabileceğine inanmıyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar o sandıklardan çıkacak her sonuç, iktidarın oylarının eridiğini bize gösterecek. Ama bu, sandık dışı yoların denendiği riskini getirecekte olsa iyi bir şey.

Çünkü bu, bize halkın daha sonra oynanmak istenen oyuna razı olmayacağı, demokrasiden, (sandık düzeyinde de olsa) vazgeçmeyeceği anlamına geliyor.

Erken/tekrar seçim diyen, milli iradeden bolca söz eden Erdoğan ve çevresinin demokrasiye inandığına hiç inanmadığım için, gelinen bu duraksamaya hiç de yadırgamış değilim. Erdoğan’ın, “Demokrasi bir araçtır” sözünü en dar anlamıyla kullandığına, demokrasiyi amacına ulaşmak için bir araç olarak kullandığına ve vakti geldiğinde terk edilecek bir kompartımana benzetmede samimi olduğuna, o terk etme vaktinin şimdi geldiğine inanıyorum.

Şöyle geriye dönüp bir bakınca; hukuk ayaklarına dolandığında hukuku hemen terk etiklerini, son seçimlerden (7 Haziran 2015) bu yana, yasamanın kendilerine sorun çıkaracağını görüp, yasama işlevsizleştirildiğini, ülkenin bunca sorunu varken, savaş trompetleri çalarken Meclis tatil edilebiliyor. Yürütme, yani hükümet sadece büyük bir masa etrafında, bir araya gelen adamlardan ibaret, hiçbir fonksiyonu, yetkisi, karar alma gücü olmayan kurum olmaya başladı.

Bütün bu olup biteni görmezden gelip, demokrasi içinde, sandıkla bir çözüm bulunabileceğine inanmak saflıktan başka ne olabiliri ki?

Bir daha, bir daha kaybetseler de gitmeyecekler, iktidarı bırakmayacaklar algısı, halkta giderek yaygınlık kazanıyor. Bu algıyı haklı çıkaracak biçimde Arınç; “Biz iktidara mecburuz” demiyor muydu?

Bunun halk dilindeki tercümesi; birkaç yıldır ortalığa saçılan yolsuzluklar, hırsızlıklar, hukuksuzluklar iktidarı bırakmayı göze almalarının zorlaştırdığı oluyor. Ancak yine de; yana yakına, iktidarda kalma çabalarını, yalnızca yolsuzlukları, hırsızlıkları örtme çabasına bağlamak sığlık olur. Aynı şekilde, bir delinin iktidar hırsı, kişisel kaprisleri, başkanlık düşü olarak ele almak, bütün olup biteni bu düzlemde tartışmak meseleyi anlamaktan uzaklaşmak, deyim yerindeyse baş aşağı çevirmek olur.

Aslında bütün her şeyi, bu günde kalarak izah etmek olanaksız, biraz gerilere gitmek AKP, Erdoğan ve bütün İslamcı çevrelerin bir süreden beridir dillerinden düşürmediği iktidara geldikleri 2002 yılında kazandıkları seçim başarısını; “Sesiz devrim” olarak tanımlamalarında aramak lazım.

Neyin devrimi, neden sessiz devrim?

Kendimize uygun sol jargonla ifade etmek gerekirse, bir “karşı devrimden” söz etmenin kulağa daha hoş geldiğini söylemeliyim. Ancak sonuç yine de değişmiyor. Eğer söz konusu olan gerçek anlamda bir iktidar değişimiyse, bu, iktidar değişiminin bir devrim ve/veya karşı devrim olarak tanımlanmasından bağımsız olarak, bütün üst yapı kurumlarının, yeni iktidar sahiplerinin ihtiyaçlarına göre değişimini, yeniden şekillendirilmesini zorunlu kılar. Hukukun iğdiş edilmesi, meclisin (yasamanın) çalışmaz kılınması, hükümetin (yürütmenin) işlevsizleşmesi hep bu bağlamda ele alındığında anlam kazınıyor.

Burada tanık olduğumuz iktidar kavgası, son tahlilde bir sınıf kavgasıdır. 2002 yılında milli karakterini inkâr ederek, küresel sermaye ile içine girdiği yakın ilişikliler sonucu, Refah Partisini, Erbakan’ı bırakan taşra burjuvazisi yoluna, AKP ile devam etme kararı aldı. AKP ve Erdoğan küresel sermeyenin desteği ile iktidara geldi. 13 yıllık iktidarın, kendilerine vermiş olduğu büyük olanakların farkında olan taşra burjuvazisi ve onun siyasal temsilcileri, (ama daha çok onun siyasal temsilcileri) bu olanaklardan öyle kolay vazgeçecek gibi gözükmüyorlar. Bu günlerde, yaşananlar sınıf adına iktidarı kullanan siyasi ekibin, kendini fazlasıyla önemseyerek, yer yer kendini sınıfın önüne koymasıyla yaşadığımız bir açmazdır.

Hiç kuşkusuz, taşra burjuvazisi de iktidardan öyle kolay kolay vazgeçmek istemez. Ancak çelişkilerin giderek derinleşmesi hepten iktidar dışına itilmesini getireceği bir duraksamaya kadar zorlamaz.  Erdoğan’ın kişisel kaprisleriyle giderek sertleşecek olan kavganın destekleyeni olmayacaktır. Sınıfın çıkarlarını, Erdoğan’ın kişisel hırslarına heba edilmesine göz yummayacaktır. Erbakan’ı yarı yolda bıraktığı gibi, Erdoğan’ı da her an yarı yolda bırakabilir.

Hasan KAYA
17 Ağustos 2015 Pazartesi