Altan Tan’ı Alevilik üzerine konuşurken dinlediğinizde insanın zihninde eski zamanlardan kalmış bir kapı beliriyor. Kapının önünde biri duruyor; elinde görünmeyen bir anahtar, gözünde içeriyi dışarıdan ayıran bir ölçü var. Kimin gerçekten o eve ait olduğuna, kimin yolunu şaşırdığına karar verebileceğini düşünüyor. Bu kez kapının üzerinde “Alevilik” yazıyor. On İki İmam’a bağlıysan, Ali ve Ehl-i Beyt merkezli bir inanç dünyasının içinde duruyorsan, geçmişten gelen ritüellere yeterince sadıksan içeride sayılıyorsun. Ama tarih içinde değişmiş, kentleşmiş, başka düşüncelerle karşılaşmış, Aleviliğini farklı biçimde yorumlamaya başlamış ya da siyasal İslam karşısında sert bir tutum almışsan başka bir bölmeye gönderiliyorsun. Orada hazır kavramlar bekliyor: “Ali’siz Alevilik”, “Marksist Alevilik”, “siyasal Alevilik.”

Altan Tan’ın bu dili yeni değildir. Daha önceki açıklamalarında “dindar Alevilik”, “geleneksel Alevilik”, “Ali’siz Marksist Alevi kesim” ve “siyasal Alevilik” gibi kavramları kullanması, geçici bir söz sürçmesinden değil, sürekliliği bulunan bir düşünme biçiminden söz edildiğini gösteriyor. Fakat mesele Tan’dan daha büyüktür. Onun sözlerinde görünür hâle gelen yaklaşım, Türkiye’de Sünni merkezli muhafazakâr ve İslamcı düşüncenin belirli kesimlerinde uzun zamandır varlığını sürdürüyor: Alevilik önce İslam içindeki yerine göre tanımlanıyor, ardından hangi unsurlarının “asıl”, hangilerinin sonradan eklenmiş olduğu belirlenmeye çalışılıyor; Ali, Ehl-i Beyt, On İki İmam ve geleneksel ritüeller üzerinden bir sahicilik ölçüsü kuruluyor.

Aleviliğin tarihsel köklerini tartışmak elbette meşrudur. Tarih bunun için vardır; kaynaklar karşılaştırılır, tezler ileri sürülür, yanlış olduğu düşünülen görüşler eleştirilir. Aleviliğin Ali, Ehl-i Beyt, tasavvuf, Şiilik, eski Anadolu inançları, Orta Asya gelenekleri ve başka kültürel katmanlarla ilişkisi de tartışılabilir. Sorun, tarihsel ve teolojik tartışmanın bir noktadan sonra yaşayan insanlara kimlik ruhsatı dağıtmaya başlamasıdır. “Bu tez tarihsel kaynaklarla uyuşmuyor” demek başka, “Bunlar gerçek Aleviler, ötekiler değildir” demek başkadır. İlki düşünceyi tartışır; ikincisi kapıya muhafız diker.

Tarihten Günümüze Alevilik ve Kızılbaşlık çalışmamızda sık sık karşılaşılan temel meselelerden biri de buydu: Aleviliği kim tarif edecek? Devlet mi, ilahiyatçı mı, tarihçi mi, siyasetçi mi; yoksa yüzyıllar boyunca o inancı dilinde, türküsünde, ritüelinde, korkusunda, sürgününde ve gündelik hayatında taşıyan topluluklar mı? İlk bakışta kolay görünen bu soru, tarihin birçok döneminde iktidarla inanç arasındaki gerilimin tam merkezinde durdu. Çünkü inancın nasıl yaşanacağına yalnız inananlar değil, devletler, din adamları ve siyasal hareketler de karar vermek istedi.

İnanç Tarihin Dışında Yaşamaz

Alevilik ve Kızılbaşlık tarihine bakıldığında önümüze tek parça, başlangıcı ve sonu belli, değişmeden bugüne gelmiş bir inanç çıkmaz. Farklı coğrafyalarda başka renkler kazanmış, çeşitli devletlerin egemenliği altında yaşamış, başka halklarla, kültürlerle ve dillerle temas etmiş; kimi yerde Kızılbaşlık, kimi yerde Bektaşilik, kimi yerde yerel adlar ve ritüeller içinde varlığını sürdürmüş geniş bir tarihsel dünya görülür. Aynı geleneğe bağlı toplulukların yaşadıkları coğrafyaya, siyasal koşullara ve çevredeki kültürlere göre farklılaşması bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Yaşayan hiçbir inanç cetvelle çizilmiş geometrik bir şekil değildir. İnsanlar göç eder, devletler kurulur ve yıkılır, sınırlar değişir, üretim ilişkileri dönüşür, eski köyler boşalır, kentler büyür, insanlar fabrikalara girer, üniversitelere gider, başka ülkelere yerleşir, yeni diller ve düşüncelerle karşılaşırlar. Hayatın bütün maddi koşulları değişirken inancın hiçbir dönüşüme uğramadan kalmasını beklemek, tarihin insanın dışından aktığını sanmak olur. İnanç da insanla birlikte hareket eder; bazı öğelerini korur, bazılarını yeniden yorumlar, kimi semboller güçlenirken kimileri geriye çekilir. Köyde toplumsal hayatı düzenleyen bir ritüel, şehirde kimlik ve hafıza işlevi kazanabilir; gündelik hayatın doğal parçası olan bir pratik, diasporada kültürel aidiyetin işaretine dönüşebilir. Bunun adına ister tarihsel değişim densin ister inancın diyalektiği, sonuç aynıdır: Yaşayan gelenek, hayatla birlikte değişir.

Altan Tan’ın ve benzer muhafazakâr yorumların “geleneksel Alevilik” arayışındaki temel sorun burada belirginleşiyor. Sanki tarihin belli bir anında, Anadolu’nun belli bir köyünde yaşayan Alevi cam bir fanusun içine yerleştirilmiş ve bugünkü Aleviye “Ona ne kadar benziyorsan o kadar gerçeksin” deniliyor. Oysa Tarihten Günümüze Alevilik ve Kızılbaşlık çalışmamızda görüldüğü üzere Kızılbaşlık bir müzede korunmuş folklor değildir. Farklı siyasal egemenlikler altında geri çekilmiş, kimi dönemlerde gizlenmiş, başka kültürlerle karşılaşmış, bazı unsurlarını güçlendirirken bazılarını kaybetmiş ve bütün bu tarihsel temasların içinde yeniden biçimlenmiştir. Onu anlamak için yalnızca ceme, semaha, dedeliğe ya da ocaklara değil; insanların hangi iktidarlarla karşılaştığına, nasıl üretim yaptığına, ne zaman göç ettiğine ve hangi toplumsal mücadelelerin içinden geçtiğine de bakmak gerekir.

“Gerçek Alevilik” sözü tam da bu nedenle dikkatle kullanılmalıdır. Çünkü “gerçek” belirlendiği anda, onu ölçecek bir makam da kendiliğinden ortaya çıkar. Tarih boyunca hakikat adına çizilen sınırların gerisinde çoğu zaman aynı arzu vardır: Yaşayan, değişen ve farklılaşan inancı tek bir doğru biçime indirgemek.

İslam Da İlk Gününde Kalmadı

Aleviliğin yüzyıllar boyunca farklı kültürlerle karşılaşarak değiştiğini kabul edip İslam’ı tarihin dışında, yedinci yüzyıldaki ilk biçimiyle tamamlanmış ve sonraki on dört yüzyıl boyunca değişmeden kalmış bir bütün gibi ele almak mümkün değildir. İslam da tarihin içinden geçti. Arabistan Yarımadası’ndaki ilk Müslüman topluluğun dünyasıyla Emevi Şam’ının, Abbasi Bağdat’ının, İran’ın, Orta Asya’nın, Hindistan’ın, Osmanlı Anadolu’sunun ve Balkanların Müslümanlığı aynı toplumsal deneyimin basit tekrarları değildi.

İslam farklı dillerle, uygarlıklarla, hukuk gelenekleriyle, eski inançlarla ve felsefelerle karşılaştıkça yeni yorumlar geliştirdi. Mezhepler oluştu, fıkıh ekolleri doğdu, kelam gelişti, tasavvuf büyük bir düşünce ve yaşam alanı yarattı. İslam’ın çıkış döneminde bulunmayan pek çok kurum, kavram ve uygulama sonraki yüzyıllarda İslam geleneğinin parçaları hâline geldi. Bugünkü Türkiye Sünniliğini doğrudan yedinci yüzyıl Medine’sinin Müslümanlığıyla özdeşleştirmek mümkün olmadığı gibi İran Şiiliğini, Balkan Müslümanlığını ya da Güney Asya’daki İslam geleneklerini de ilk Müslüman toplumun değişmeden bugüne ulaşmış biçimleri saymak mümkün değildir. Din tarihin içine girdiği anda tarihselleşir; başka türlü yaşaması zaten düşünülemez.

Bu nedenle Aleviye dönüp “Sen eski hâlinden uzaklaştın, demek ki bozulmuşsun” derken bugünkü Sünni veya İslamcı yorumun da tarih içinde oluştuğunu görmemek açık bir çifte ölçü yaratır. Alevilik değiştiyse İslam da değişmiştir; Kızılbaşlık farklı kültürlerden etkilenmişse Sünnilik de etkilenmiştir. Kapitalizm, sanayileşme, ulus-devlet, kentleşme, modern eğitim ve teknolojik dönüşüm yalnız Alevilerin hayatına girmedi. Her inanç topluluğu aynı büyük tarihsel hareketin içinden geçti.

Muhafazakâr düşüncenin önemli bir sorunu, zaman zaman kendi değişimini “gelenek”, başkasının değişimini ise “bozulma” olarak görmesidir. Altan Tan’ın Alevilik hakkındaki değerlendirmelerinin arkasında da yalnız nasıl bir Alevilik olması gerektiğine ilişkin değil, nasıl bir “gerçek İslam” bulunması gerektiğine ilişkin bir şema seziliyor. Alevilik bu daha büyük şemanın içinde uygun bir yere yerleştirilmeye çalışıldığında mesele yalnız Aleviliğe dışarıdan hükmetmek olmaktan çıkıyor; aynı ölçünün İslam’ın kendi içindeki farklılıklara nasıl uygulanacağı sorusu da ortaya çıkıyor.

Muhafız Önce Kendi Evinde Ortaya Çıkar

Tanrı’nın Muhafızları çalışmamızda üzerinde durulan meselelerden biri, din tarihindeki büyük çatışmaların yalnızca inananlarla inanmayanlar arasında yaşanmadığıydı. Çoğu zaman en sert mücadeleler aynı dine bağlı olduğunu söyleyen insanlar arasında çıktı. Çünkü bir kez “doğru inanç” tarif edildiğinde, onun karşısında yanlış ya da sapkın sayılan yorum da oluşuyordu. Ksenophanes’ten başlayarak izlenen uzun tarihsel çizgide tekrar tekrar aynı soruyla karşılaşılır: Tanrı hakkında kim konuşmaya yetkilidir, kim içeridedir, kim dışarıda kalacaktır, hangi yorum gerçek inançtır, hangisi sapmadır?

Tanrı adına konuşanlar yalnız Tanrı’yı tarif etmezler; zamanla topluluğun sınırlarını da çizmeye başlarlar. Bu nedenle Altan Tan’ın Alevilik üzerine kurduğu şemayı yalnız Alevilerle sınırlı bir sorun olarak görmek eksik kalır. “Gerçek Alevi”yi belirlemeye çalışan düşünce, aynı mantıkla “gerçek Müslüman”ı da belirlemek isteyebilir. Laikliği savunan Müslüman ne kadar Müslümandır? Sosyalist bir Müslüman nereye yerleştirilecektir? Geleneksel erkek egemen din yorumlarına karşı çıkan Müslüman kadın hangi sınırın içinde kalacaktır? Kur’an’ı tarihsel bağlamıyla okumaya çalışan ya da mezhepleri tarih içinde oluşmuş insan yorumları olarak gören Müslümana hangi ölçü uygulanacaktır?

Bunlar soyut sorular değildir. İslam tarihinin önemli bir bölümü aynı kutsal metinlerden farklı sonuçlar çıkaran toplulukların tartışmalarıyla geçti. Haricîler, Mu‘tezile, Sünni ekoller, Şii gelenekler ve tasavvuf hareketleri aynı inanç dünyasının içinde çok farklı yorumlar geliştirdiler. Dün sapkın sayılan bir düşünce yüzyıllar sonra felsefe tarihinin önemli bir mirası olarak yeniden değerlendirilebildi. İnsan önce yorum yapar, ardından yaptığı şeyin yorum olduğunu unutursa onu hakikatin kendisi sanmaya başlar. Muhafızlık arzusu da tam bu eşikte belirir.

Altan Tan Tek Değil

Altan Tan’ı kişisel bir Alevi karşıtlığının içine yerleştirmek meseleyi küçültür. Tan’ın önemi, Türkiye’de uzun zamandır var olan bir düşünme biçimini açık ifadelerle görünür kılmasıdır. İslamcı ve muhafazakâr çevrelerin belirli kesimlerinde Alevilik ancak İslam içinde ve önceden belirlenmiş dinsel referanslara bağlı kaldığı ölçüde kabul edilebilir görülüyor.

Bu yaklaşım bazen oldukça kapsayıcı görünen bir cümleyle ifade edilir: “Aleviler de Müslümandır.” Fakat asıl sınav, kendisini Müslüman olarak tanımlamayan Aleviyle karşılaşıldığında başlar. Bir insana “Seni olduğun gibi kabul ediyorum” demekle “Seni yalnız benim tarif ettiğim kimlik içinde kabul ediyorum” demek aynı şey değildir. “Alevilik İslam’ın içindedir” sözü tarihsel ve teolojik bir tez olarak tartışılabilir; fakat kendisini başka türlü tanımlayan Aleviye “Sen Aleviliği yanlış yaşıyorsun” denildiğinde tarih tartışmasından kimlik üzerinde vesayet kurmaya doğru geçilmiş olur.

Burada ateizmle Alevilik arasındaki ilişkiyi de kolaycı biçimde geçmemek gerekir. Alevilik bir inanç geleneğidir; ateizm ise Tanrı inancını reddeder. Dolayısıyla Tanrı, Hak, Ali, Ehl-i Beyt ve kutsallık üzerinden kurulan bir Alevilik anlayışıyla ateizm arasında gerçek bir felsefi gerilim vardır. Kendini bütünüyle ateist olarak tanımlayan birinin aynı zamanda inanç anlamında Alevi olduğunu söylemesi bu nedenle kavramsal bir tartışmaya açıktır.

Ancak bu gerilim, kişinin bütün Alevi aidiyetinin dışarıdan iptal edilebileceği anlamına gelmez. Alevilik yüzyıllar boyunca yalnızca teolojik önermelerden oluşan bir inanç sistemi olarak yaşamamış; aile, ocak, topluluk, tarihsel hafıza, ritüel, müzik, yas ve ortak deneyim üzerinden kültürel bir aidiyet de üretmiştir. Dolayısıyla “ateist Alevi” ifadesi teolojik açıdan tartışmalı olabilirken sosyolojik ve kültürel açıdan tümüyle anlamsız değildir. Bir insan Tanrı inancını kaybettiği hâlde Alevi bir aileden geldiğini, Alevi kültürünün ve tarihsel hafızasının parçası olduğunu söyleyebilir. Buradaki kavramsal gerilim tartışılabilir; fakat tartışmanın kimlik mahkemesine dönüştürülmesi başka bir şeydir.

Demokrasi Başkasının İnancını Ölçmemekle Sınanır

Bu noktada Altan Tan’ın kendi İslamcı kimliği üzerinden düşünmek daha açıklayıcıdır. İslamcılık da geniş İslam geleneğinin içinden çıkan belirli bir düşünsel ve siyasal yorumdur. Üstelik İslamcıların kendi aralarında devlet, şeriat, demokrasi, kadın, ekonomi, laiklik, tasavvuf ve modernleşme konusunda önemli ayrılıklar vardır. Millî Görüş geleneğinin İslam anlayışıyla selefî bir hareketin, tasavvufi bir cemaatin ya da modernist Müslüman bir düşünürün yorumu aynı değildir.

Altan Tan’ın kendi İslamcı yorumunu savunma hakkı nasıl varsa, Alevilerin kendi inançları içindeki farklı yorumları savunma hakkı da vardır. Başka bir İslamcı Tan’a “Yeterince İslamcı değilsin” dediğinde bu hükmün ölçüsü nasıl sorgulanabiliyorsa, dışarıdan çizilmiş bir “yeterince Alevi” sınırı da aynı biçimde sorgulanabilir. Tutarlı karşılaştırma burada kurulabilir: Herkes kendi inanç yorumunu savunabilir, başkasının yorumunu eleştirebilir; fakat kendi yorumunu bütün bir inanç dünyasının değişmez cetveli hâline getirdiği anda çoğulculuğun sınırına dayanır.

Demokrasi de tam bu noktada sınanır. Başkasının varlığına katlanmak, onu gerçekten eşit kabul etmek değildir. Eşitlik, karşıdakinin varlığının bizim onayımıza ihtiyaç duymadığını kabul etmeyi gerektirir. Bir dünya görüşü özgürlükten uzun uzun söz edebilir; fakat zihninde insanları hakikate yakınlıklarına göre sıralayan değişmez bir şema varsa çoğulculuğu hep belirli bir noktaya kadar taşıyabilir. Demokrasi biraz da kendi yorumunun tarihin dışından gelmediğini, onun da belirli bir çağın, kültürün ve düşünsel birikiminin içinden doğduğunu kabul edebilme alçak gönüllülüğüdür.

Alevilik Hiçbir Zaman Tek Bir Odaya Sığmadı

Tarihten Günümüze Alevilik ve Kızılbaşlık çalışmamızda Aleviliği romantikleştirmemeye özellikle dikkat edildi. Alevi olmak insanı kendiliğinden ilerici, demokrat, solcu ya da ahlaklı yapmaz. Alevilik bir toplumsal sınıf değildir; Alevi toplumunun içinde farklı ekonomik konumlar, siyasal eğilimler ve dünya görüşleri bulunabilir. Bir Alevi sosyalist, muhafazakâr, sağcı ya da liberal olabilir; inancını bütünüyle dinsel bir çerçevede de yaşayabilir. Bu siyasal tercihlerden hiçbiri tek başına kişinin Aleviliğinin gerçekliğini belirlemez.

Tam da bu nedenle Altan Tan’ın yaklaşımına yönelik eleştiri, “Aleviler eleştirilemez” anlamına gelmez. Alevi kurumları eleştirilebilir, Alevi siyasetçilerin tercihleri tartışılabilir, Alevilik üzerine ileri sürülen tarihsel tezler yanlış bulunabilir. “Ali’siz Alevilik” yaklaşımının tarihsel veya teolojik bakımdan ikna edici olmadığı da savunulabilir. Fakat bir görüşü eleştirmekle o görüşü savunanların kimliğini hükümsüz ilan etmek aynı şey değildir. Eleştiri fikirlerin alanında kaldığında tartışmadır; kimin içeride, kimin dışarıda olduğuna karar vermeye başladığında muhafızlığa dönüşür.

Aleviler Neden Solla Karşılaştı?

“Siyasal Alevilik” kavramının sorunlu yanlarından biri de Alevilerle sol arasındaki tarihsel ilişkiyi neredeyse dışarıdan yapılmış bir ideolojik müdahalenin sonucu gibi göstermesidir. Sanki bir zamanlar değişmemiş, bütünüyle geleneksel Alevi toplulukları vardı; ardından sosyalistler ve Marksistler geldiler, onları kendi dünyalarından kopardılar ve “siyasal Alevi” hâline getirdiler. Bu anlatı tarihin hareketini görmez.

1950’lerden itibaren hızlanan göç yalnız Alevilerin adresini değiştirmedi; köyde kurulmuş yüzyıllık toplumsal ilişkileri de dönüştürdü. İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e ve Avrupa’ya gelen insanlar fabrikalarla, işçi mahalleleriyle, sendikalarla, üniversitelerle ve modern siyasal hareketlerle karşılaştılar. Köyde belirli bir inanç topluluğunun parçası olan kişi kentte aynı zamanda işçi, öğrenci, göçmen ve sendika üyesi hâline geldi. Kimlik ortadan kalkmadı; yeni toplumsal ilişkiler içinde başka anlamlar kazandı.

Fabrika deneyiminin öğrettiği şeylerden biri de budur. Üretim bandı karşısındaki insanın hangi ocaktan geldiği makineyi ilgilendirmez. Makine Aleviye başka, Sünniye başka hızda çalışmaz; aynı vardiyada terlenir, aynı üretim baskısı hissedilir, aynı yorgunlukla eve dönülür. İnsan böyle bir deneyim içinde inancını kaybetmek zorunda değildir; yaşadığı eşitsizliği daha geniş bir adalet fikriyle ilişkilendirmesi de mümkündür.

Alevilerin 1960 ve 1970’lerden itibaren solla kurdukları ilişkinin bir yanında şehirleşme, sanayileşme, öğrenci hareketleri, sendikalar ve yeni toplumsal karşılaşmalar; diğer yanında ayrımcılık, mezhepçilik ve Maraş, Çorum, daha sonra Sivas gibi ağır tarihsel deneyimlerin bıraktığı bellek vardı. İnsanların laikliğe yönelmesinin, devlete mesafeli durmasının ve solla karşılaşmasının bir tarihi bulunuyor. Bunları görmeden “Marksizm Aleviliği bozdu” demek, ağacın dallarını tartışıp köklerini unutmaya benziyor.

“Siyasal” Sözcüğünün Yaptığı İş

“Siyasal İslam” denildiğinde belirli bir tarihsel ve siyasal olgu tarif edilir. İslam’dan hareketle devletin, hukukun, eğitimin ve kamusal hayatın nasıl düzenlenmesi gerektiğine ilişkin siyasal projelerden söz edilir. Millî Görüş bunun Türkiye’deki açık örneklerinden biridir. Siyasal İslam yalnızca Müslümanın siyasetle ilgilenmesi değil, dinsel referanslardan hareketle kamusal düzen için belirli bir program oluşturulması anlamına gelir.

“Siyasal Alevilik” denildiğinde ise aynı simetri yoktur. Alevilerin devleti Alevilik kurallarına göre yeniden düzenlemeyi amaçlayan ortak bir siyasal projesi bulunmuyor. Aleviler farklı partilere, ideolojilere ve toplumsal hareketlere dağılmış durumdalar. Bu nedenle kavram, Altan Tan’ın kullanımında açıklayıcı olmaktan çok sınıflandırıcı bir işleve bürünüyor.

Üstelik “siyasal” sözcüğü burada nötr kullanılmıyor. Aleviliğin önüne getirildiğinde, sanki doğal ve sahici bir Alevilik varmış da bazıları onu siyasete bulaştırmış gibi bir anlam yaratılıyor. Oysa cemevinin eşit statü talep etmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istemek, Diyanet’in yapısını eleştirmek, Madımak’ın hafızasını canlı tutmak ve devletin bütün inançlara eşit yaklaşmasını talep etmek siyasal taleplerdir. Fakat siyasal olmaları onları sahte yapmaz. Demokrasi zaten toplumsal taleplerin kamusal ve siyasal alana taşınabilmesidir.

Bir Alevinin yalnızca cem yapması kabul edilirken cemevinin statüsünü sorması “siyasal” diye küçümseniyorsa, burada inanç özgürlüğünden çok sessizlik beklentisi vardır. İnanç ritüel olarak kabul edilmekte, eşitlik talebine dönüştüğünde ise rahatsız edici bulunmaktadır. İktidarların tarih boyunca en rahat ettiği inanç biçimlerinden biri de budur: İbadet etsin ama düzen hakkında söz söylemesin.

Makbul Alevinin Sessiz Odası

Muhafazakâr ve İslamcı düşüncenin belirli kesimlerinde karşılaşılan “makbul Alevi” tasavvuru oldukça tanıdıktır. Ali’yi sever, Ehl-i Beyt’e bağlıdır, geleneksel ritüellerini yaşatır, İslam’la bağını kuvvetle ifade eder ve siyasal İslam’la yaşadığı gerilimi doğrudan dinle ilişkilendirmez. Böyle bir Alevinin varlığında elbette hiçbir sorun yoktur; sorun, onun tek ölçü hâline getirilmesidir.

Hayat ise tek örnek üretmez. Bir Alevi inancını geleneksel biçimde yaşarken bir başkasının onunla ilişkisi daha kültürel olabilir. Biri Aleviliği bütünüyle İslam içinde yorumlar, diğeri tarihsel ve heterodoks bir inanç geleneği olarak başka bir yerde görür. Başka biri dinsel inancını büyük ölçüde kaybetmiş olsa bile ailesinden devraldığı Alevi kültürünü ve tarihsel hafızayı taşımaya devam edebilir. Bu durumların bazıları teolojik bakımdan tartışmalı olabilir; fakat sosyolojik olarak var oldukları gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Tanrı’nın Muhafızları çalışmamızda izlenen uzun tarihsel çizginin günümüzde aldığı biçimlerden biri de burada görülüyor. Muhafız her zaman elinde sopa taşımaz; bazen elinde yalnızca bir tanım vardır: “gerçek din”, “öz İslam”, “geleneksel Alevilik”, “gerçek Müslüman.” Sözcükler yumuşak olabilir ama yaptıkları iş serttir: İçerisiyle dışarısı arasına sınır çizmek. Farklı olan kişi artık yalnızca başka türlü düşünen biri değil, eksik veya bozulmuş kabul edilmeye başlandığında teolojik iddia yavaş yavaş iktidar diline dönüşür.

Asıl Sorun Hakikatin Mülkiyetidir

Altan Tan’ın Alevilik üzerine söyledikleri düşünüldüğünde sorun yalnız Alevilik değildir. İnsanların kendi hakikatlerine kuvvetle inanmalarında da sorun yoktur. Asıl mesele, hakikati mülkiyet hâline getirmektir. “Doğru budur” demekle “Doğrunun sahibi benim” demek arasında büyük bir mesafe vardır. İlki inançtır; ikincisi başkasını ölçmeye başladığı anda iktidara yaklaşır.

Bir insan kendi İslam anlayışının doğru olduğuna inanabilir. Fakat oradan hareketle başka Müslümanların inançlarını ölçmeye başladığında hakikat vicdanın konusu olmaktan çıkar, sınır denetiminin aracına dönüşür. Aleviliğin tarihsel olarak Ali ve Ehl-i Beyt’le güçlü ilişkisi bulunduğu da savunulabilir; hatta bu ilişkinin Aleviliğin temel unsurlarından biri olduğu ileri sürülebilir. Ancak bundan yaşayan bütün Alevi topluluklarının bugün aynı teolojik biçimde düşünmek zorunda olduğu sonucu çıkmaz.

Tarih aynı kaynaktan çıkan suları farklı yataklara dağıtır. İnsanların yapabileceği, bütün nehirleri yeniden tek yatağa sokmaya çalışmak değil, bu farklılaşmanın nasıl ve neden gerçekleştiğini anlamaktır. Hakikatin mülkiyetine sahip olduğunu düşünen zihin ise çeşitliliği zenginlik olarak değil, merkeze uzaklık olarak görmeye başlar. Kendisi merkezde durur; başkalarını yakınlıklarına göre sıralar. Böylece inanç, insanın dünyayı anlamlandırma biçimi olmaktan çıkar ve görünmez bir hiyerarşiye dönüşür.

Cetveli Kimin Eline Vereceğiz?

Altan Tan’ı tartışmanın merkezine yerleştirmenin nedeni kişiliği değildir. Kişiselleştirilmiş bir tartışma meselenin büyüklüğünü görünmez hâle getirir. Tan’ın önemi, Türkiye’de uzun zamandır varlığını sürdüren bir düşünme biçimini açık ifadelerle görünür kılmasıdır. Bu düşünce yalnız Aleviliğin nasıl olması gerektiğine değil, İslam’ın ve Müslümanın nasıl olması gerektiğine de ilişkin ölçüler üretir. Oradan siyasete uzandığında toplumdaki hangi farklılıkların kabul edilebilir olduğuna karar verme eğilimi ortaya çıkar.

Çoğulculuğun sınırı tam burada belirir. Bir dünya görüşü istediği kadar demokrasiden ve özgürlükten söz edebilir; eğer zihninde insanları hakikate yakınlıklarına göre sıralayan değişmez bir şema varsa demokratlığı belirli bir eşikte durabilir. Çünkü eşit yurttaşlık, birinin ötekini onaylama makamı olmaktan vazgeçmesini gerektirir. Alevinin inancını Sünni muhafazakârın cetveline, Müslümanın inancını başka bir İslamcının ölçüsüne bırakmayan bir ortak hayat ancak böyle kurulabilir.

Bütün mesele sonunda aynı soruya geliyor: Cetveli kimin eline vereceğiz? Devletin mi, ilahiyatçının mı, siyasetçinin mi, Altan Tan’ın mı; yoksa cetvelin kendisini mi tartışacağız? Tarihin muhafızlarının ortak yanlarından biri, ellerindeki ölçünün insan yapımı olduğunu unutmalarıdır. Onun Tanrı’dan, tarihten, milletten, gelenekten ya da değişmez hakikatten geldiğine inanırlar.

Alevilik bu cetvellerin arasından geçerek bugüne geldi. Kızılbaş diye aşağılandı, sapkın sayıldı, zaman zaman yok sayıldı, başka inançların içine eritilmeye çalışıldı. Buna rağmen yaşadı. Çünkü onu yaşatan yalnızca dışarıdan verilen hükümler değil; insanların birbirine aktardığı inanç, hafıza, ocaklar, deyişler, cemler, sürgünler, yaslar, karşılaşmalar ve hayatın kendisiydi.

İslam da tarihin dışından bugüne gelmedi. O da imparatorluklardan, mezhep çatışmalarından, felsefelerden, tasavvuftan, devletleşmeden, sömürgecilikten, modernleşmeden, ulus-devletlerden ve kapitalizmin kurduğu yeni dünyadan geçti. Bugünün Müslümanı yedinci yüzyılın insanının hayatını yaşamıyor; yaşaması da mümkün değil. Bu nedenle tarih içindeki değişimi başkasında yozlaşma, kendinde gelenek olarak görmek yalnızca düşünsel bir tutarsızlık değil, hakikati kendi bulunduğu yerde donduran eski bir iktidar alışkanlığıdır.

Aleviliğe yeni bir cetvel uzatmanın bu yüzden anlamı yoktur. İster devletin elinden gelsin ister İslamcı bir siyasetçinin; ister adına “geleneksel Alevilik” ister “hakiki Alevilik” densin. Aynı biçimde İslam’ın önüne tek bir değişmez kalıp koyup yüzyılların farklı tarihsel deneyimlerini bu kalıpla ölçmek de insanı inanca yaklaştırmaktan çok muhafızlığa yaklaştırır.

Bir inancı gerçekten özgür bırakmak, onu kendine benzetme arzusundan vazgeçmekle başlar. Kendi hakikatine inanmak sorun değildir; sorun, o hakikatin kapısına nöbetçi yazılmaktır. Çünkü hakikat adına kapı tutulmaya başlandığında dışarıda kalanların sayısı giderek artar ve sonunda içeride yalnız birbirine benzeyen insanlar kalır.

Tanrı’nın Muhafızları çalışmamızda izlenen uzun hikâyenin Alevilik tartışmasına bıraktığı soru da tam burada duruyor: Hakikatin en büyük tehlikesi her zaman ona saldıranlar değildir. Bazen asıl tehlike, hakikatin yalnız kendi elinde olduğuna ve onu başkalarından korumakla görevlendirildiğine inanan muhafızdır.

ÖncekiAralanan Kapı, Kilidi Tutan El