Hepimizin bir hikâyesi var. Hepimiz görülmek, bilinmek ve anlaşılmak istiyoruz. Birbirimize anlattığımız hikâyelerin bir kısmı gerçeğin kendisi değil; kimi zaman uydurulmuş, kimi zaman eksik, en hafif deyimiyle biraz abartılmış sözlerden oluşuyor. Belki de insanın kendisini anlatma ihtiyacı, biraz da başkalarının gözünde nasıl görünmek istediğiyle ilgili.
Yaşadığımız çağ, bilmeyi önemli, bilinmeyi ise değerli kabul eden bir ruh hâli üzerine kurulmuş durumda. İki tıkla neredeyse her bilgiye ulaşabiliyoruz. Bunun sonucunda ise ilginç bir şey oldu: Artık kimseyi kolay kolay ciddiye almıyoruz. Bir uzmanın, değerli bir yazarın, deneyimli bir gazetecinin ya da alanında yetkin bir yorumcunun bilgisini birkaç dakikada sorgulayabileceğimize inanıyoruz. Hatta çoğu zaman onlardan daha fazlasını bildiğimizi düşünüyoruz. Böylece güveneceğimiz, sözüne başvuracağımız insanlara olan ihtiyacımız da giderek azalıyor.
Peki, bütün bunlar bize yetiyor mu?
Elbette yetmiyor. Ama yine de kendimizi bildiğimize inandırmaya devam ediyoruz.
Geçenlerde doktor bir arkadaşım anlatmıştı: “Hastaların neredeyse tamamı hastalığını internetten araştırıp geliyor. Kendi teşhisini koymuş oluyor. Ben söyledikleriyle aynı şeyi söylemezsem, beni dinlemek yerine başka bir doktora gidiyorlar.” Aslında bu küçük hikâye, içinde yaşadığımız çağın önemli bir çelişkisini anlatıyor. İnsanlar sağlık gibi doğrudan hayatlarını ilgilendiren bir konuda bile uzman bilgisine ihtiyaç duymadıklarını düşünmeye başladıysa, başka alanlarda neden bir başkasının bilgisine, deneyimine ve birikimine ihtiyaç duysunlar?
Kuşkusuz bilgiye ulaşma isteğinin kendisi son derece değerli. İnsanların merak etmesi, araştırması, soru sorması ve kendisine söyleneni olduğu gibi kabul etmemesi alkışlanması gereken bir tutumdur. Sorun bilgiye ulaşmak değil; ulaştığımız bilgiyi sorgulanamaz bir kesinliğe dönüştürmek. Çünkü bilgi, özellikle bilimsel bilgi, donmuş ve değişmez bir gerçeklik değildir. Bilimin gücü de zaten her şeyi bildiğini iddia etmesinden değil, bildiklerini sürekli sınamasından, yanlış çıkma ihtimalini göze almasından ve gerektiğinde değiştirebilmesinden gelir.
Asıl tehlike belki de her şeyi bildiğimizi düşündüğümüzde başlıyor. Çünkü her şeyi bilen insanın giderek kimseye ihtiyacı kalmadığına inanması kolaylaşıyor. Kimseye ihtiyaç duymadığını düşünen insan ise zamanla kapılarını dışarıya kapatabilir. Başkalarının deneyimlerinden, bilgisinden, itirazından ve hatta bazen kendi yanılgılarımızı göstermesinden bile öğrenme imkânını kaybedebilir. Sonunda kendisini dış dünyadan yalıtılmış, yalnızca kendi bildiklerinin yankılandığı bir odada bulabilir.
Oysa meselenin başka bir tarafı daha var: İnsan yalnızca bilmek için değil, birlikte yaşamak için de başkalarına ihtiyaç duyar. Başkasının bilgisi kadar deneyimine, sezgisine, itirazına, hatta bazen kendi yanılgılarımızı göstermesine ihtiyacımız vardır. Çünkü insanın kendi aklı, kendi deneyimi ve kendi aydınlığı ne kadar güçlü olursa olsun, tek başına bütün dünyayı aydınlatmaya yetmez.
Kimsenin aydınlığının tek başına kendisine yetmediğini, en azından bana yetmediğini biliyorum. Her şey bir yana, başka birinin ışığına ihtiyaç duymamız, karanlıkta olduğumuzu değil, kendimizi bilmeye açılan kapının ardında insan olduğumuzu gösterir.

















