Bana da olmuştur. Çevremde olup bitenlerin fazlasıyla ağırlaştığı, seslerin yorucu, sokakların kalabalık, telefonun çalmasının bile tahammül edilmesi gereken bir şeye dönüştüğü zamanlarda kendimi en güvende duyumsadığım yer odam olur. Çalışma masamın başına oturur, saatlerce oradan kalkmak istemem. Kalkınca gideceğim adres de bellidir zaten: sabah yorgun argın çıktığım gibi bıraktığım yatak. Kimi geceler uyumaktan korkarak uyur, sabah olduğunda gözlerimi açmak istemem. Dışarı çıkmak, birileriyle buluşmak, bir masanın çevresinde oturmak ancak arkadaşların ısrarıyla mümkün olur. En sevdiğim insanların en komik halleri bile içimde bir yere değmez. Yüzüme küçük bir gülümseme yerleşirse çoğu kez onları kaygılandırmamak içindir. İçerideyse sesler kısılmıştır; hiçbir şeyi gerçekten isteyerek yapamıyormuşum gibi gelir.

Bugün buna depresyon mu deriz, tükenmişlik mi, ruh yorgunluğu mu bilmiyorum. Adını koymak önemli olabilir ama yıllar içinde adından çok bıraktığı boşluğu tanıdım. Üstelik her zaman gösterilebilecek somut bir neden de bulunmuyor. İnatla sebebini arıyorum; geçmişi karıştırıyor, ilişkilerimi gözden geçiriyor, yaptıklarımın ve yapamadıklarımın hesabını çıkarıyorum. Kimi zaman uzun yollara düşüyor, kimi zaman bir şehri değiştiriyor, kimi zaman da masanın yerini oynatmakla yetiniyorum. Çare arayışı bile yorucu bir yolculuğa dönüşüyor ve sonunda dönüp dolaşıp başladığım yere, kendime varıyorum.

Yaş aldıkça daha iyi anlıyorum: Değişmeyen pek az şey var. Bir vakitler “Ben hep böyle yaparım” dediğim ne varsa günün birinde başka bir biçime büründü. Olmazsa olmaz sandıklarım olmadı ve yaşam yine sürdü. Vazgeçemem dediğim kişilerden ayrıldım, bırakamam dediğim alışkanlıkları geride bıraktım, sonsuza dek süreceğine inandığım ilişkilerin sona erdiğini gördüm. Oysa kendimi hep yeniye açık, gelecekten korkmayan, dönüşümü yaşamın yasası sayan biri olarak bilirdim. Yeryüzünün başkalaşmasını isterken kendi küçük alanımdaki en ufak yeniliğe nasıl ayak dirediğimi ancak yıllar sonra görebildim.

Büyük dönüşümlerden yana olup saçımızın yönünü değiştirmekte bile zorlanabiliyoruz. Gülünecek gibi görünse de üzerinde düşününce küçük alışkanlıkların bizi ne kadar iyi anlattığını fark ediyorum. Saçlarım dökülüp beni zorunlu bir yeniliğe sürükleyene kadar yıllarca aynı tarafa yatırmışım. Bıyıklarım aynı biçimde durmuş, giysilerimin renkleri birbirine benzemiş, sevdiğim gömleğin yenisini bulamadığımda ona en yakın olanı aramışım. Moda başka bir yere gitmiş, şehirler başkalaşmış, ülkeler dönüşmüş; ben yeninin içinde eskiye en çok benzeyeni bulmaya çalışmışım.

Meğer alışkanlıklarımıza bağlılığımızın altında çoğu kez güven duygusu yatıyormuş. Bildiğimiz sokak, tanıdığımız yüz, yıllardır oturduğumuz sandalye, aynı kahve, aynı dostlar, bildik sözler… Bunların tümü zamanla görünmez bir ev kuruyor çevremizde. Biz buna mutluluk diyoruz kimi zaman. Oysa mutluluk sandığımız şeyin bir yanı da bilinmeyenden duyduğumuz tedirginliğin karşısında tanıdık olana sığınmak. Alışkanlıkların ağır hırkasını üzerimizden çıkarmaya yanaşmıyoruz; eski ve biraz yıpranmış olsa bile bedenimizin biçimini almıştır o hırka.

Bizim kuşağın hikâyesinde bunun başka bir karşılığı vardı. Birbirimize fazlasıyla benzediğimiz dönemleri hatırlıyorum. Aynı kitapları okuyor, aynı sözcüklerle konuşuyor, aynı kişilere kızıyor, benzer kahramanları seviyorduk. Kızlarımızın, oğullarımızın giyiminden saçına, konuşmasından oturuşuna kadar ortak bir kalıbı vardı. Bireysel farklılıklarımızı küçük burjuva alışkanlığı sayacak kadar ileri gittiğimiz bile olurdu. Başka bir düzen isterken farkında olmadan yanımızdakileri kendimize benzetiyorduk. Özgür bir gelecek düşlüyor fakat özgürlüğün kişinin kendisi olabilmesi anlamına da geldiğini yeterince düşünmüyorduk.

Sonra 12 Eylül geldi. İnsanları cezaevlerine doldurmakla kalmadı; dostlukları, örgütleri, mahalleleri, ortak dilleri, birlikte kurulmuş düşleri de dağıttı. Bir kuşağın arasına uzun ve karanlık yollar koydu. Böylesine ağır bir yıkımın ardından “iyi ki oldu” denebilecek hiçbir şey yok elbette. Ne var ki tarih, yarattığı sonuçları kimi zaman onu yapanların niyetlerinden bağımsız üretir. Dağılanlar yalnız kalınca kendileriyle de baş başa kaldılar. Birbirimizi denetlediğimiz, sınırladığımız, aynı kalıba soktuğumuz o dar çevrenin dışında yaşamayı öğrenmek zorunda kaldık. Kimimiz başka birine dönüştü, kimimiz başkalaştığını kabul etmedi, kimimiz eski günleri ömrü boyunca sırtında taşıdı. Kendini ararken yolunu kaybedenlerimiz de oldu.

Bugünden geriye baktığımda, siyasal yenilgiler kadar kişisel kırılmaların da benzer bir yanı olduğunu düşünüyorum. Hiç yıkılmaz sandığımız kaleler kuruyoruz: dostluklarımız, aşklarımız, düşüncelerimiz, örgütlerimiz, işlerimiz, şehirlerimiz… Bir de kendimiz hakkında anlattığımız hikâyeler var. “Ben böyle biriyim” dediğimiz anda çevremize küçük bir sur örmeye başlıyoruz. Sonra zaman geliyor. Ordusu yok, tankı yok, topu yok; ama bugüne kadar yenemediği kale de yok. Önce küçük taşları yerinden oynatıyor, ardından çatlakları büyütüyor ve bir sabah dönüp baktığımızda içinde barındığımız yapının eskisi kadar sağlam olmadığını görüyoruz.

İlk tepkimiz direnmek oluyor. Yıkılanın bir ilişki, bir alışkanlık ya da kurduğumuz düzen değil, biraz da kendimiz olduğunu sanıyoruz. Oysa yılların bana öğrettiği bir şey var: Her yenilgi gerçek bir yenilgi değildir. Kimi kalelerin düşmesi bizi tutsak etmez, tersine önümüzü açar. Bazı duvarların yıkılması evimizi başımıza geçirmez; uzun zamandır göremediğimiz ufku görünür kılar.

Uzun süre bir iç avluya açılan pencereden baktım çevreme. Orada herkes tanıdıktı. Sözler bildik, tartışmalar tanıdık, sevinçlerimiz ve öfkelerimiz birbirine yakındı. Biz bize eğlendik, kavga ettik, ağladık, güldük. Bütün yeryüzünü oradan ibaret sanmışız; meğer küçük bir parçayı bütünün kendisi yerine koymuşuz. O yüksek duvarlar dışarıdakileri bizden ayırdığı kadar bizi de ötesindeki bilinmezlikten koruyordu. Korunmak ile hapsolmak arasındaki sınırın ne kadar ince olduğunu o yıllarda bilmiyordum.

Şimdinin de kendine özgü iç avluları var. Üstelik duvarları taştan değil. Elimizdeki küçücük ekran bize her yeri gösterdiğini söylüyor ama çoğu kez görmek istediklerimizi önümüze getiriyor. Bizim gibi düşünenleri izliyor, kızdıklarımıza kızanları dinliyor, aynı sözcüklerle konuşanlarla yakınlaşıyoruz. Eskiden kahvehanenin, derneğin, mahallenin, örgütün duvarları vardı; şimdi algoritmaların görünmeyen sınırları var. Yeryüzünün avucumuzun içine sığdığını düşünürken yeni bir iç avluya kapanabiliyoruz.

Bu yüzden yenilenmek bugün de kolay değil; kimi bakımdan daha da güç. Alışkanlıklarımızı artık tek başımıza üretmiyoruz. Neyi sevdiğimizi, neye öfkelendiğimizi, neyi okumak istediğimizi bizden önce kestiren düzenekler, tanıdık olanı durmadan önümüze taşıyor. Bildiklerimizin tekrarlandığı böyle bir ortamda bilinmeyenin peşine düşmek, kapıyı açıp daha önce adım atmadığımız bir sokağa çıkmak kadar cesaret isteyebiliyor.

Ben o kapının açıldığı dönemleri yaşadım. Başlangıçta korktum, ne yapacağımı bilemedim. Günlerce eve kapanıp odamdan çıkmak istemediğim oldu. Kurduğum düzenin enkazı altında kaldığımı düşündüm. Derken toz bulutu dağıldı. Bir baktım ki enkaz sandığım taşların arasından bir yol geçiyor.

O yoldan yürüdüm.

Daha önce karşılaşmadığım kişiler çıktı karşıma. Başka yaşamların varlığını bilmekle onların da benimki kadar gerçek olduğunu kavramanın aynı şey olmadığını öğrendim. Yeni hikâyeler dinledim, bilmediğim acılara tanık oldum, başkalarının sevincine ortak oldum. Kendi iç avlumdaki yüzlerin bütün insanlığı temsil etmediğini anlayınca çevremdekileri daha az değil, daha çok sevmeye başladım. Farklılığın uzaklaştırıcı değil, yaşamı çoğaltan bir zenginlik olduğunu gördüm.

Doğayı da yeniden keşfettim sanki. Öncesinde de ağaçlar vardı, çiçekler açıyordu, deniz kıyıya vuruyor, kuşlar gökyüzünden geçiyordu. Fakat bakmakla görmek aynı şey değilmiş. Bir gün fesleğenin yaprağına dokunup parmaklarımı burnuma götürdüğümde bunu daha iyi kavradım. O küçücük yaprağın kokusu, yıllardır yanından geçip gittiğim varlığın ne kadar zengin olduğunu anlatıyordu.

Şimdi inadına fesleğenlere dokunuyorum.

Çiçeklerin adlarını öğrenmeye, kuşların seslerini birbirinden ayırmaya çalışıyorum. Denizin tek bir maviden ibaret olmadığını, günün saatine göre yeşile, kurşuniye, laciverde döndüğünü seyrediyorum. Gökyüzünün gökçe maviliğine dalıyorum. Bir ağacın gölgesinde oturmanın, denizde kulaç atmanın, güneşe uzanmış bir kediyi seyretmenin yaşamın dışında değil, tam göbeğinde bulunduğunu biliyorum.

Böyle konuşunca eski arkadaşlardan hâlâ soran oluyor:

“Peki siyaset? Peki kavga?”

Onlara kızamıyorum. Bir zamanlar ben de her şeyi iki ayrı alana bölüyordum. Bir yanda ciddi meseleler vardı: siyaset, mücadele, iktidar, emek, eşitsizlik, özgürlük… Öte yanda çiçekler, kuşlar, deniz, aşklar, küçük sevinçler. Birincisine yaşamı değiştirmek, ikincisine yaşamı sürdürmek gözüyle bakıyorduk.

Şimdi bu ayrım bana anlamsız geliyor.

Kavga tam da bunlar için değilse ne için?

Daha güzel bir gelecek, daha çok toplantı yapmak için istenmez. Daha fazla slogan atmak, ömrü sürekli mücadele ederek tüketmek için de özgürleşilmez. Sevdiğimize korkmadan sarılabilmek, emeğimizin karşılığını alabilmek, çocuklarımızı yarından ürkmeden büyütebilmek, denize girebilmek, temiz hava soluyabilmek, bir ağacın altında oturabilmek, düşündüğümüzü söyleyebilmek ve kendi yaşamımız üzerinde söz sahibi olabilmek için başka bir düzen isteriz. Özgürlük, yaşamanın ertelendiği uzak bir gelecek vaadi değil; varoluşumuzu burada ve şimdi çoğaltabilme olanağıdır.

Bugün bunu daha berrak görüyorum. Ormanlar yanarken, dereler kururken, denizler kirlenirken, kentler betona gömülürken kendi kurtuluşumuzu doğanın geleceğinden ayrı düşünemeyiz. Bir çocuğun temiz su içebilmesiyle bir işçinin insanca koşullarda çalışabilmesi, bir ağacın kesilmemesiyle bir ailenin evinden edilmemesi, denizdeki balığın yaşayabilmesiyle bizim varlığımız aynı bütünün parçalarıdır. Biz doğanın karşısında kurulmuş bir krallığın hükümdarları değiliz; gelip geçici sakinleriyiz.

Bu nedenle biri bana “Çiçekle böcekle uğraşıyorsun, kavgayı bıraktın mı?” diye sorduğunda gülümsüyorum.

Hayır.

Tam tersine.

Şimdi ne uğruna kavga ettiğimi daha iyi biliyorum.

Kurtuluş, sadece kendimizi kurtarmak olamaz. Kurdu dışarıda bırakan, kuşu unutan, böceği ezen, çiçeğin kokusunu önemsiz sayan, sudaki balığa yaşayacak yer bırakmayan bir özgürlük eksiktir. Bizi kuşatan doğa bizim mülkümüz değil; biz onun bir parçasıyız.

Yıllar önce iç avlumun duvarları yıkıldığında bunu yenilgi sanmıştım. Bugün geriye dönüp baktığımda o duvarların sonsuza kadar ayakta kalmamasına seviniyorum. Kaybettiğimizi düşündüğümüz şeylerin ardından kendimizi bulduğumuz da oluyor. Kapanan bir kapı, uzun zamandır fark etmediğimiz başka bir geçidi görünür kılabiliyor. Yaşam kimi vakit bizi koruduğumuza inandığımız kalelerden zorla çıkarıyor.

Dışarı adım attığımızdaysa şunu görüyoruz:

Duvarın ötesinde de yaşam var.

Hem de sandığımızdan daha geniş, daha renkli, daha şaşırtıcı.

Bir fesleğen yaprağına dokunuyorum. Parmaklarımı burnuma götürüyorum.

Dünya hâlâ güzel kokuyor.

Sanırım kavga, biraz da o kokuyu herkes için koruyabilmenin kavgasıdır.


Hasan KAYA sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.