Bazen bir ülkenin bütün hikâyesini tek bir kapının önünde düşünmek mümkün oluyor. Kapının ardında ne bulunduğunu bilmiyorsunuz; yalnızca yıllardır kapalı olduğunu biliyorsunuz. Önünde bekleyenler olmuş, omuz atanlar olmuş, anahtar deliğinden içeriyi görmeye çalışanlar, kapının ardında hiçbir şey bulunmadığını söyleyenler, açılırsa memleketin dağılacağına inananlar olmuş. Kimileri kapının önünde vurulmuş, kimileri yıllarını cezaevlerinde geçirmiş, kimileri başka ülkelere savrulmuş. Sonra bir gün kapı hafifçe aralanıyor. İçeriden ince bir ışık düşüyor koridora. İnsan ister istemez umutlanıyor. Çünkü karanlıkta yaşayanlar için bazen bir çizgi kadar ışık bile olduğundan büyük görünür.

Kürt meselesinde bugün yaşananları biraz böyle görüyorum. On yıllardır ölümden, çatışmadan, karakollardan, dağlardan, operasyonlardan, cezaevlerinden ve yasaklardan söz etmiş bir ülkede insanların artık birbirleriyle silahların gölgesi olmadan konuşabilecek olması küçümsenecek bir şey değildir. Silahların susmasını önemsiyorum. Kürtlerin siyasal bir özne olarak tanınmasını, devletin yıllarca güvenlik başlığı altında tuttuğu bir meseleyi konuşmak zorunda kalmasını da önemsiyorum. Kürt denildiğinde hâlâ eli refleksle devletin omzuna giden, her hak talebinin arkasında bölünme, her görüşmenin ardında ihanet arayan zihniyetle aramızdaki mesafe de açıktır. Fakat hayat bana şunu da öğretti: Bir kapının açılması, ardında mutlaka özgürlük bulunduğu anlamına gelmez.

Bazen kapı yalnızca başka bir odaya açılır. Koridor değişmiştir ama bina aynı binadır. Duvarın bir yerinden geçmenize izin verilmiştir fakat mülk sahibi, bekçiler, kurallar ve anahtarlar yerli yerindedir. Bu yüzden kapıya bakarken yalnızca ne kadar açıldığına değil, kapının ardında ne bulunduğuna da bakmak gerekir. Daha önemlisi, anahtarın hâlâ kimin cebinde olduğunu unutmamak gerekir.

Marksist.org’da yayımlanan “‘Yetmez ama Evet’ten Çerçeve Yasa’ya: Çılgın ulusalcılar her şeye karşı” başlıklı yazıyı okurken zihnimde hep bu görüntü vardı. Yazının barışı önemsemesini, Kürtlerin siyasal haklarının genişletilmesini savunmasını, milliyetçi öfkeye karşı çıkmasını anlayabiliyorum. Türkiye’de kendisini solda tarif ettiği hâlde Kürt meselesine gelince devletin en eski cümlelerini tekrar eden insanların bulunduğunu da biliyoruz. İnsan bazen onların söylediklerini okurken sözcüklerin arasından eski karakol duvarlarının soğuğunun geldiğini hissediyor. Fakat bir düşüncenin bazı yerlerde haklı olması, bütün sonuçlarının da doğru olduğu anlamına gelmiyor. Yazıyı okudukça benim asıl itirazım da burada büyüdü.

Çünkü metin bir noktadan sonra tartışmaktan çok insanları saflaştırmaya başlıyor. Ulusalcılar, sosyal şovenistler, aşırı sağcılar, Kemalistler, solcu görünümlü sağcılar, Kürt düşmanları… Bu kavramların hepsinin siyasal hayatta bir karşılığı var elbette. Fakat insanları kavramlarla tarif etmek başka, kavramları insanların üzerine birer damga gibi basmak başkadır. Her itirazı aynı torbaya doldurduğunuzda, o torbanın içinde gerçek bir ırkçıyla demokratik kaygılar taşıyan bir insan yan yana düşebiliyor. Sonra gerçek ırkçılığı göstermek de güçleşiyor. Kavram çoğaldıkça anlam bazen azalıyor.

Polemiğin böyle bir huyu vardır. Söyleyeni güçlü hissettirir ama düşünceyi her zaman güçlendirmez. “Haddinizi bilin” dediğinizde kendi mahallenizden alkış alabilirsiniz; fakat karşınızdaki insanın neden yanlış düşündüğünü göstermiş olmazsınız. Bir gazeteciyi küçümseyebilir, bir sanatçıyı küçümseyen sıfatlarla anlatabilir, bir siyasetçiyi karikatürleştirebilirsiniz. O an yazının sesi yükselir. Fakat ses yükseldikçe bazen düşüncenin kendisi geriye çekilir. Çünkü siyasal yazının amacı yalnızca bizim gibi düşünenleri birbirine biraz daha yaklaştırmaksa buna propaganda denebilir. Düşünce ise henüz bizim gibi düşünmeyen insanlara ulaşmayı da göze almak zorundadır.

Bu yüzden yıllardır kendime şu soruyu sorarım: Polemik kime yarar? Bir insanı utandırarak fikrinden vazgeçirebilir miyiz gerçekten? Onu herkesin önünde aşağılayınca düşünmeye mi başlar, yoksa kendi mevzisine biraz daha mı çekilir? Türkiye’de bunun cevabını defalarca gördük. İnsanlar çoğu zaman küçümsendiklerinde fikirlerini terk etmiyorlar; tam tersine o fikirlerin içine daha fazla kapanıyorlar. Siyaset de bazen böyle kendi karşıtını büyütüyor. Yenmeye çalıştığı düşünceye yeni insanlar kazandırabiliyor.

Kürt meselesinde demokratik bir çözüm isteyenlerin önündeki asıl sorun da burada. İhtiyacımız olan şey milliyetçiliğin etkisinde bulunan milyonlarca insanı tek hamlede düşman ilan etmek değil, onların korkularıyla milliyetçi propagandanın ürettiği nefreti birbirinden ayırabilmektir. Her kaygı ırkçılık değildir; fakat her kaygı da masum değildir. Bunların arasındaki çizgiyi görebilmek siyaset ister, sabır ister. Kazanabileceğiniz insanları bir cümleyle karşı tarafa gönderirseniz sonra onların neden milliyetçilerin yanında durduğuna şaşırmanın fazla anlamı kalmaz.

Çerçeve Yasa konusunda da aynı dikkat gerekiyor. Kürtlerin siyasal haklarını genişletecek, silahlı çatışmayı sona erdirecek, demokratik siyasetin alanını büyütecek her adım elbette önemlidir. İnsanların ölmemesi tek başına büyük bir şeydir. Otuz, kırk, elli yıl sonra bile bunu söylemek zorunda kalmamız belki bu ülkenin en acı tarafıdır. Ölüm azaldığında yalnızca insanlar yaşamaz; siyaset de biraz nefes almaya başlar. Uzun yıllar güvenlik meselesi olarak konuşulmuş bir sorun yeniden toplumsal bir mesele hâline gelebilir.

Fakat burada barışla demokratikleşme arasındaki ince ve önemli çizgiyi kaybetmemek gerekir.

Bu konuda daha önce yazarken de aynı noktaya takılmıştım: Devletin Kürtlerle anlaşması, devletin demokratikleşmesi demek değildir. Tarih bize devletlerin eski düşmanlarını sisteme dâhil edebildiğini, yıllarca yasakladıkları kimlikleri belli ölçülerde tanıyabildiğini, kimi hakları verebildiğini ve bütün bunları yaparken kendi otoriter omurgalarını koruyabildiklerini yeterince gösterdi. Devlet Kürt kimliğini tanırken grev yapan işçiye cop sallamaya devam edebilir. Bir dili serbest bırakırken gazeteciyi susturabilir. Bir siyasal hareketle masaya otururken başka muhalifleri cezaevine gönderebilir. Yerel yönetimler konusunda bir adım atarken mahkemeleri yürütmenin gölgesinde bırakabilir.

Barış mümkündür; demokratikleşme ise bundan daha geniş, daha zahmetli ve daha çatışmalı bir meseledir.

Devletlerin kalbi yoktur. Vicdanları da bizim onlara atfettiğimiz ölçüde vardır. Devlet, kendi devamlılığına, güç ilişkilerine, krizlerine bakar. Bir çatışmayı bitirmek kendi çıkarına uygunsa onu bitirmeye çalışır; eski düşmanıyla el sıkışması gerekiyorsa el sıkışır. Bugün Kürt meselesinde belli bir uzlaşmaya yönelmesi, yarın bütün topluma özgürlük dağıtacağı anlamına gelmez. Hatta tam tersine, Kürtlerle kurulacak yeni ilişkiyi otoriter düzenin yeni dayanaklarından biri hâline getirmek de mümkündür. İşte bence asıl konuşmamız gereken yer burasıdır.

Çünkü aşağıdan yükselen güçlü ve örgütlü bir demokratik talep yoksa, iktidarın kendi gücünü kendiliğinden sınırlamasını beklemek bana hiçbir zaman gerçekçi gelmedi. Bağımsız yargı, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı, sendikal haklar, özgür basın, yerel demokrasi, siyasal çoğulculuk hiçbir iktidarın toplumun önüne hediye paketi gibi bırakacağı şeyler değildir. Bunlar ancak insanlar onları istemekle kalmayıp örgütlü biçimde talep ettiklerinde kazanılır. Bu yüzden masada konuşulanlar kadar masanın çevresinde, sokakta, fabrikada, üniversitede, mahallede ne olduğu da önemlidir.

“Müzakere mücadelenin başka biçimidir” deniyor. Buna itiraz etmiyorum. Elbette öyledir. Fakat her masanın altında görünmeyen bir terazi vardır. Tarafların ağırlıkları orada ölçülür. Kim ne kadar geri çekilebilir, kim masadan kalkabilir, kim hangi hakkı vermek zorunda kalmıştır, hangi kazanım hangi toplumsal güce dayanır? Müzakereyi anlamak için masanın üzerindeki kâğıtlardan önce bu görünmeyen teraziyi görmek gerekir. Çünkü masada güzel cümleler kurulabilir; o cümleleri hayata geçirecek olan yine güç ilişkileridir.

“Yetmez ama Evet” benzetmesine de bu nedenle mesafeliyim. 2010 tartışmasının mezarından çıkarılıp her yeni siyasal krizde yeniden dolaşıma sokulmasını ben de yorucu buluyorum. O gün evet diyen herkesi sonraki otoriterleşmenin suç ortağı ilan etmek ne kadar kolaycıysa, bugün hâlâ o tercihi sorgulayan herkesi ulusalcı saymak da aynı ölçüde kolaycıdır. Geçmişle kavga etmek yerine ondan öğrenmek daha anlamlıdır.

2010’dan bana kalan en önemli ders, bir reformun yalnızca metnine bakmanın yetmediğidir. Reformun hangi iktidar ilişkileri içinde yapıldığına, hangi kurumları zayıflatıp hangilerini güçlendirdiğine ve özellikle yürütmenin elindeki gücü sınırlayıp sınırlamadığına da bakmak gerekir. “AKP’ye güvenmiyoruz” diyenleri küçümsemek bu yüzden bana bugün daha da anlaşılmaz geliyor. Çünkü demokratik kurumların varlık nedeni zaten iktidara güvenmek zorunda kalmamaktır. Anayasa, hukuk, kuvvetler ayrılığı ve denetim mekanizmaları iyi insanlar yönetsin diye değil; kötü yöneticiler geldiğinde de hayatımız onların keyfine kalmasın diye vardır.

Siyasette güven güzel bir duygudur; güvence ise daha değerlidir.

Bugün de “İktidar yapıyor, o hâlde hayır” demek bana yetersiz geliyor. Fakat “Kürt hareketi destekliyor, öyleyse evet” demek de tek başına yeterli değildir. Aynı biçimde “Zafer Partisi karşı çıkıyor, o hâlde karşı çıkan herkes aşırı sağa hizmet ediyor” denklemi de bizi sağlıklı bir yere götürmez. Bir fikri, onunla aynı oyu kullanan insanların kimliğine bakarak değil, kendi gerekçeleri üzerinden değerlendirmek gerekir. Yoksa yasa iktidarın oylarıyla geçti diye destekleyen herkesi iktidarın safına yazmak gerekir ki bunun anlamsızlığı ortadadır.

Türkiye’de bizi en çok yoran şeylerden biri bu ikilikler oldu zaten. Ya bizdensin ya onlardan. Ya barıştan yanasın ya ulusalcısın. Ya yasaya evet dersin ya Kürtlerin karşısındasın. Ya iktidara karşısın ya sürece de karşı çıkmalısın. İnsan hayatıysa bu kadar cetvelle çizilmiş değil. Toplum, parti bildirilerindeki kadar temiz renklere ayrılmıyor. İnsan aynı anda barıştan yana olup iktidara güvenmeyebilir; Kürtlerin haklarını savunup Kürt siyasetinin bir kararını eleştirebilir; süreci destekleyip sonuçlarından kuşku duyabilir.

Bence düşünce tam da burada başlıyor.

Bir başka mesele de “Kürtlerin Yetmez ama Evet’i” denirken ortaya çıkıyor. Kürtlerin yarım yüzyılı aşan mücadelelerinin yarattığı siyasal ağırlığı görmemek elbette mümkün değil. Batı’dan kurulmuş buyurgan bir dille Kürtlere ne yapmaları gerektiğinin anlatılması da kabul edilebilir değil. Fakat “Kürtler” dediğimizde tek sesli, yekpare bir topluluktan söz etmiyoruz. Kürtlerin de işçileri, zenginleri, muhafazakârları, sosyalistleri, gençleri, yaşlıları, farklı gelecek hayalleri var. Bir halkın ezilmiş olması, o halk adına konuşan bütün siyasal kararların eleştiriden muaf olması anlamına gelmez. Gerçek dayanışma eleştiriyi susturmak değil, eleştiriyi eşitler arasında mümkün kılmaktır.

Zaten bundan sonraki asıl sınav tam burada başlayacak. Anadilde eğitim, kayyımlar, siyasal tutuklular, yerel yönetimler, yurttaşlık tanımı, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, yargının bağımsızlığı… Bunların her biri açılan kapının nereye çıktığını gösterecek işaretler olacak. Bunların yanına grev hakkını, sendikalaşmayı, kadınların özgürlüğünü, gençlerin gelecek kaygısını, gazetecilerin üzerindeki baskıyı, yoksulların hayatını koymazsak demokratikleşme sözcüğünü fazla daraltmış oluruz. Demokrasi yalnızca devletle bir halk arasındaki ilişkinin düzelmesi değildir; insanların iktidar karşısında daha dik durabilme imkânıdır.

Bu noktada barış ile sükûnet arasındaki farkı da unutmamak gerekir. Sükûnet, silahların susmasıdır. Barış ise insanların korkmadan konuşabilmesi, örgütlenebilmesi, itiraz edebilmesi ve hayatını değiştirebilmesidir. Sükûnet çatışmayı bitirebilir; gerçek barış çatışmayı yaratan eşitsizlikleri siyasal mücadele konusu hâline getirir. Sükûnet devlete de iyi gelebilir. Barış ise devletin gücünü toplum lehine sınırlar.

Ben bu yüzden barıştan yanayım ama barış kelimesinin büyüsüne kapılıp devletin geri kalan bütün yaptıklarını görmezden gelmek istemiyorum. Kürtlerin haklarından yanayım ama Kürt meselesinde atılan bir adımın Türkiye’yi kendiliğinden demokratikleştireceğine inanmıyorum. Müzakereden yanayım ama masayı toplumun örgütlü iradesinin yerine koymuyorum. Çerçeve Yasa’nın açtığı imkânların genişlemesini istiyorum; buna karşılık bu imkânların kim tarafından ve hangi amaçla kullanılacağının henüz kesinleşmediğini de aklımın bir köşesinde tutuyorum.

Çünkü devlet Kürtlerle barışabilir ve toplumla barışmayabilir.

Bütün bunların içinde Marksist.org’daki yazının polemik dili yalnızca edebî bir tercih olmaktan çıkıyor. Kullanılan dil, nasıl bir siyaset hayal edildiğini de gösteriyor. İnsanları ikna etmek yerine hizaya sokmaya çalışan bir dil geniş bir demokratik birlik kuramaz. Her tereddüde “sosyal şovenizm”, her itiraza “ulusalcılık”, her eleştiriye “Kürt düşmanlığı” demek kolaydır. Fakat o zaman gerçek Kürt düşmanlığını anlatacak kelimelerimizin ağırlığı azalır.

Bir süre sonra iki mahalle oluşur. Bir tarafta her görüşmeyi ihanet sayanlar, öte tarafta görüşmeye yönelik her eleştiriyi barış düşmanlığı olarak görenler. Bir tarafta Kürtlerin her talebini devletin bekası açısından değerlendirenler, öte tarafta Kürt hareketinin her taktik tercihini tarihsel zorunluluk mertebesine yükseltenler. Birbirlerinden nefret ederler ama birbirlerini de yaşatırlar. Çünkü ikisi de gri alanlardan hoşlanmaz. Soru soranı sevmez, tereddüt edeni zayıf bulur.

Oysa insanın zihni en çok kesinliklerin biraz dağıldığı yerde çalışıyor. Bir şeyden emin olmadığında başlıyor düşünmeye; bir cümle kendisine yetmediğinde kitabın öteki sayfasını açıyor. Siyasette de böyledir. Bazen doğru cevaptan önce doğru soruyu korumak gerekir.

Bugün yapılması gereken Çerçeve Yasa’nın karşısına geçip kapıyı kapatmaya çalışmak değildir. Fakat kapının önünde daha yolun başında zafer fotoğrafı çektirmek de değildir. Kapı gerçekten aralanıyorsa onu özgürlük yönünde zorlamak gerekir. Bunun yolu da iktidarın niyetlerini güzellemekten değil; Kürtlerin hak taleplerini işçinin, yoksulun, kadının, öğrencinin, gazetecinin, gençlerin talepleriyle aynı demokratik nehirde buluşturabilmekten geçer.

Bu başarılamazsa iktidar Kürtlerle belirli bir uzlaşmaya varabilir ve yoluna devam edebilir. Kürtlerin siyasal sistem içinde daha güçlü bir özne hâline gelmesi tarihsel bir kazanım olur; buna rağmen fabrikadaki işçinin vardiyası değişmeyebilir, gazetecinin kapısı sabaha karşı yine çalınabilir, genç üniversiteyi bitirdiğinde iş bulamayabilir, mahkeme aynı gölge altında karar vermeye devam edebilir. Bir sorun hafiflemiştir ama toplum özgürleşmemiştir.

Asıl ihtimal öteki taraftadır. Kürt meselesindeki açılma başka toplumsal taleplerle birleşirse, anadilde eğitim ifade özgürlüğünün, kayyım karşıtlığı yerel demokrasinin, siyasal tutuklular meselesi adil yargılanmanın, barış talebi emekçinin örgütlenme hakkının yanına yerleşirse kapının ardındaki manzara gerçekten değişebilir. O zaman yalnızca bir halkın devlete karşı konumu değil, toplumun bütünüyle iktidar arasındaki mesafe yeniden kurulabilir.

Fakat hiçbir iktidar böyle bir ülkeyi masada hazırlayıp insanlara teslim etmez.

O ülke sokakta, fabrikada, okulda, mahallede, sendikada, gazetede, meydanda; insanların birbirlerinin derdini kendi derdi saymayı öğrendiği yerde kurulur. Barış da orada gerçek anlamına kavuşur. Çünkü insan yalnızca silah sustuğunda değil, sesini yükselttiğinde başına ne geleceğinden korkmadığında özgürleşmeye başlar.

Bu yüzden şimdi daha az etiket, daha fazla söz; daha az hakaret, daha fazla düşünce; daha az sadakat sınavı, daha çok yan yana gelme gerekiyor. Barışı savunmanın en iyi yolu ona kuşkuyla yaklaşan insanları azarlamak değil, barışın onların hayatını nasıl değiştireceğini gösterebilmektir. Kürtlerin özgürlüğüyle işçinin ekmeği, gazetecinin kalemiyle öğrencinin geleceği, yerel demokrasiyle mahkeme kapısındaki adalet arasında bağ kurulamıyorsa eksik bir şey vardır.

Kapı gerçekten aralandıysa, elbette omuz vermek gerekir. Yıllardır kapalı duran bir kapının yeniden kapanmasını istemem.

Ama bütün dikkatimi kapının aralığından görünen ışığa verirken, anahtarı tutan eli de gözden kaçırmak istemem.


Hasan KAYA sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.