Ortadoğu’da olup bitenleri yalnızca savaşlar, ateşkesler, liderler ve silahlı örgütler arasındaki mücadeleler üzerinden okumaya çalıştığımızda, karşımızda birbirinden kopuk onlarca olay beliriyor. Gazze başka bir meseleymiş, Lübnan’daki Hizbullah başka, PKK’nin silah bırakması başka, Suriye Demokratik Güçleri’nin Şam yönetimine eklemlenmesi başka, HTŞ’nin birkaç yıl içinde uluslararası sistem açısından “terör örgütü” konumundan devlet yöneten bir muhataba dönüşmesi ise bütünüyle farklı bir tarihsel gelişmeymiş gibi görünüyor. Oysa biraz geriye çekilip bütün bu gelişmeleri aynı harita üzerinde yan yana koyduğumuzda, birbirinden bağımsız gibi duran parçaların daha büyük bir dönüşümün farklı yüzleri olabileceği görülüyor. Çünkü Ortadoğu’da bugün yalnızca güç dengeleri ya da sınırlar değişmiyor; siyasal iktidarın kim tarafından, hangi araçlarla ve hangi ekonomik düzen adına kullanılacağını belirleyen yeni bir egemenlik rejimi kurulmaya çalışılıyor.
Bu yeni düzeni anlayabilmenin yolu, Ortadoğu’da son çeyrek yüzyılda ortaya çıkan silahlı güç merkezlerini yalnızca ideolojik kimlikleriyle değil, bölgesel sistem içindeki işlevleriyle birlikte değerlendirmekten geçiyor. Hizbullah’tan Hamas’a, PKK’den Suriye’de ortaya çıkan farklı cihatçı yapılara kadar birçok örgüt, zaman içerisinde yalnızca belirli bir siyasal davanın silahlı temsilcisi olmaktan çıkmış; geniş coğrafyaları etkileyebilen, sınırları aşabilen, ekonomik kaynaklar yaratabilen, yerel yönetim mekanizmaları kurabilen ve bazı durumlarda düzenli ordularla karşılaştırılabilecek askerî kapasitelere ulaşan güç merkezlerine dönüşmüştür. Bu yapıların önemli bir bölümü uluslararası sistemin doğrudan denetiminin dışında hareket ederken, bölgesel ve küresel güçler arasındaki mücadelelerde farklı dönemlerde farklı aktörler tarafından desteklenmeye, yönlendirilmeye, birbirlerine karşı kullanılmaya ya da belirli koşullar altında varlıklarına göz yumulmaya elverişli hâle gelmiştir. Böylece Ortadoğu, devlet egemenliğinin parçalandığı; silahlı örgütlerin kimi yerde devletin boşluğunu doldurduğu, kimi yerde devletle yarıştığı, kimi yerde ise başka devletlerin bölgesel hesaplarının taşıyıcısına dönüştüğü çok katmanlı ve son derece kırılgan bir siyasal coğrafyaya dönüşmüştür.
Bir dönem büyük güçlerin bölgesel rekabetinde kullanışlı sayılabilen bu parçalı yapı, zaman içinde kendi karşıtını da üretmiştir. Büyük bir ordunun doğrudan gönderilmesi yerine yerel bir silahlı aktörün desteklenmesi, bir ülkenin bütünüyle işgal edilmesi yerine belirli nüfuz alanlarının oluşturulması ve siyasal sorumluluğu açıkça üstlenmek yerine çatışmanın vekiller üzerinden yürütülmesi daha düşük maliyetli bir yöntem gibi görünüyordu. Ne var ki silahlı yapılar kendilerini destekleyen ya da belirli dönemlerde onlardan yararlanan güçlerin basit araçları olarak kalmadılar. Kendi ekonomik kaynaklarını, siyasal ağlarını, vergi ve finans mekanizmalarını, kaçakçılık güzergâhlarını, toplumsal tabanlarını ve yönetim alanlarını oluşturdular. Böylece bazı örgütler zamanla küçük birer devlet gibi davranmaya başladı; fakat devletlerin uluslararası yükümlülüklerini taşımadan, devlet egemenliğine ait önemli araçları kullanabiliyorlardı.
Sorunun yeni bölgesel düzen açısından belirginleştiği yer de tam burasıdır. Kendi karar alma mekanizmasına, silahlı gücüne ve ekonomik kaynaklarına sahip bir yapı, bir süre kullanılabilir bir müttefik ya da tolere edilebilir bir güç olarak görülebilir; fakat aynı yapı, koşullar değiştiğinde onu destekleyen ya da varlığına katlanan güçler açısından da öngörülemez bir aktöre dönüşebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca bu örgütlerin silahlı olmaları değildir. Asıl mesele, silahın kim tarafından denetlendiği, hangi siyasal hiyerarşiye bağlı olduğu ve kullanılması konusunda son kararın nerede verildiğidir. Bugün Ortadoğu’da değiştirilmek istenen düzen, tam da bu parçalanmış egemenlik yapısının üzerine kurulmuştur.
Çünkü büyük güç merkezlerinin artık ihtiyacı yalnızca savaşabilecek yerel aktörler değil; savaşın nerede başlayacağını, nerede duracağını ve hangi sınırlar içerisinde tutulacağını öngörebilecekleri siyasal yapılardır. Çağdaş Ortadoğu’nun önemi de artık yalnızca petrol kuyularıyla açıklanamaz. Limanlar, demiryolları, enerji hatları, elektrik ve veri altyapıları, lojistik merkezleri, Körfez sermayesinin yatırım alanları ve Asya ile Avrupa arasındaki ticaret güzergâhları bölgenin yeni jeopolitiğini biçimlendirmektedir. Irak’ın Basra Körfezi’ndeki Fav Limanı’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu projesinin yeniden stratejik gündeme yerleşmesi, bu dönüşümün ekonomik yüzünü açık biçimde göstermektedir. Artık Ortadoğu yalnızca petrolün çıkarıldığı bir coğrafya değil; sermayenin, enerjinin ve malların güvenli biçimde dolaşmasının sağlanmak istendiği büyük bir geçiş alanıdır.
Bu nedenle bir boru hattının, hızlı tren güzergâhının ya da uluslararası ticaret koridorunun önündeki asıl sorun çoğu zaman haritada çizilmiş devlet sınırı değildir; güzergâh boyunca egemenliğin kaç parçaya bölündüğüdür. Aynı yol üzerinde birbirinden bağımsız beş silahlı gücün denetim noktası bulunuyorsa petrolün, doğal gazın, malların ve sermayenin hareketinin maliyeti yalnızca ekonomik kalmaz; siyasal belirsizlik de maliyetin bir parçasına dönüşür. Küresel sermaye, yönetimlerin demokratik niteliği konusunda şaşırtıcı ölçüde esnek davranabilir; fakat limanların, sınır kapılarının, enerji tesislerinin, demiryollarının ve ticaret güzergâhlarının kimin denetiminde olduğunu bilmek ister. Bu yüzden bugün kurulmaya çalışılan yeni Ortadoğu düzeninin temel eğilimlerinden biri giderek daha görünür hâle gelmektedir: devlet dışındaki silahlı egemenlik merkezlerinin tasfiye edilmesi, silahsızlandırılması ya da devlet aygıtının içerisine çekilerek bağımsız siyasal güç olma özelliklerinin sınırlandırılması.
Suriye, bu dönüşümün en açık biçimde izlenebildiği coğrafyalardan biridir. Bundan yalnızca birkaç yıl önce El Kaide geçmişi nedeniyle uluslararası sistemin dışına itilmiş olan HTŞ’nin lideri Ahmed eş-Şara, Esad yönetiminin Aralık 2024’te çökmesinin ardından yeni Suriye’nin devlet başkanına dönüşmüştür. Washington’ın Suriye’ye yönelik yaptırım politikasını değiştirmesi, HTŞ’nin uluslararası statüsünün yeniden tanımlanması ve Avrupa Birliği’nin yeni Şam yönetimiyle kurumsal ilişkileri yeniden kurmaya başlaması, yalnızca diplomatik bir normalleşmeye işaret etmemektedir. Burada ortaya çıkan daha önemli dönüşüm, dün savaş meydanında uluslararası sistemin karşısında duran silahlı bir aktörün, bugün devlet hiyerarşisinin içine girdiği ölçüde siyasal muhatap kabul edilebilmesidir.
Dolayısıyla Şara’nın kişisel dönüşümünden daha önemli olan, silahlı gücün hangi siyasal biçim içerisinde yeniden tanımlandığıdır. HTŞ adı altında bağımsız hareket eden bir silahlı yapı ile Şam’da bakanlıkları, sınır kapılarını, bütçeyi, güvenlik kurumlarını ve orduyu yöneten merkezi bir devlet arasında uluslararası sistem bakımından temel bir fark vardır. Birincisinin silahı kendi siyasal iradesinin güvencesiyken, ikincisinin silahı hiç değilse teorik düzeyde uluslararası anlaşmalarla, diplomatik ilişkilerle ve devletlerarası yükümlülüklerle çevrelenmiş bir devlet aygıtının parçasıdır. Büyük güçlerin tercih ettiği dönüşüm de burada görünür hâle gelmektedir: örgütün insan kaynağını ya da siyasal kadrolarını bütünüyle ortadan kaldırmak her zaman zorunlu değildir; örgütsel gücü devlet biçiminin içine çekerek bağımsız askerî iradeyi ortadan kaldırmak da aynı stratejik sonucu yaratabilir.
Suriye’nin kuzeydoğusunda yaşanan gelişmeler bu mantığı daha da belirginleştirmektedir. Yıllarca IŞİD’e karşı Washington’ın sahadaki en önemli kara ortaklarından biri olan Kürt öncülüğündeki SDG ile Şam yönetimi arasında varılan entegrasyon anlaşmaları, yalnızca bir askerî uzlaşma değil, parçalanmış egemenliğin yeniden merkezileştirilmesi arayışıdır. Silahlı güçlerin ve yönetim kurumlarının aşamalı biçimde Suriye devlet yapısına bağlanmasının öngörülmesi, bağımsız askerî ve idari alanların kalıcılaştırılması yerine merkezi devlet çatısının yeniden kurulmak istendiğini göstermektedir. Kürtlerin siyasal statüsünün, kültürel haklarının ve yerel yönetim taleplerinin nasıl güvence altına alınacağı kuşkusuz bundan ayrı ve son derece önemli bir sorudur; ancak kurulmak istenen askerî mimarinin yönü giderek belirginleşmektedir: birbirinden bağımsız ordular ve paralel egemenlik alanları yerine, silahlı gücün merkezi devlet hiyerarşisi içerisinde toplanması.
Bu dönüşüm Türkiye açısından da doğrudan sonuçlar üretmektedir. Ankara’nın uzun yıllardır PKK ile bağlantılı gördüğü Suriye’deki Kürt silahlı yapıları konusunda temel talebi, sınırın hemen ötesinde bağımsız bir askerî-siyasal yapının kalıcılaşmamasıydı. Ancak bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca Türkiye’nin güvenlik politikasının başarısı ya da Ankara’nın taleplerinin kabul edilmesi biçiminde okumak meseleyi daraltacaktır. Çünkü aynı dönemde Suriye devletinin yeniden merkezileştirilmesi, SDG’nin Şam’la bütünleştirilmesi yönündeki uluslararası baskı ve PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleyi sona erdirme süreci yan yana ilerlemektedir. Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’te yaptığı çağrının ardından PKK’nin kongresini toplayarak örgütsel varlığını sona erdirme kararı alması ve ardından silahsızlanma ile siyasal-hukuki entegrasyon tartışmalarının Türkiye’nin gündemine yerleşmesi, bu daha geniş bölgesel dönüşümden bağımsız düşünülemez.
Burada “Washington Ankara’ya PKK’yi tasfiye etmesini söyledi” biçiminde doğrusal bir emir-komuta ilişkisi kurmak kuşkusuz meseleyi gereğinden fazla basitleştirir. Fakat bunun ötesinde daha temel bir siyasal gerçek vardır: PKK’nin varlığını ve hareket alanını mümkün kılan bölgesel koşullar hızla değişmektedir. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ekonomik çıkarları, Türkiye ile giderek derinleşen ticari ilişkileri ve yeni ulaşım koridorları; Suriye’de merkezi devletin yeniden güçlendirilmesi; Washington’ın SDG’yi sonsuza kadar ayrı bir askerî-siyasal alan olarak korumak yerine Şam’la uzlaştırmaya yönelmesi ve bölgedeki yeni enerji-ticaret projelerinin güvenlik ihtiyacı birlikte düşünüldüğünde, PKK’nin hareket edebildiği eski jeopolitik alanın sürdürülebilirliği giderek azalmaktadır. Başka bir deyişle örgütün geleceğini yalnızca askerî yenilgi, diplomatik baskı ya da Türkiye’nin güvenlik politikası değil; onu çevreleyen maddi, ekonomik ve bölgesel koşulların değişmesi de belirlemektedir.
Aynı eğilimin başka bir biçimini Lübnan’da görmek mümkündür. Hizbullah’ın silahlarının geleceği üzerine yürütülen tartışmaların, İsrail’in Lübnan topraklarından çekilmesi ve Lübnan devletinin egemenliğinin güçlendirilmesi meseleleriyle birlikte ele alınması tesadüf değildir. Sorun artık yalnızca İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışma olarak görülmemekte; Lübnan sınırları içerisinde devlet ordusundan bağımsız ve merkezi hükümetin tam denetimine girmeyen büyük bir askerî gücün varlığının nasıl sürdürülebileceği tartışılmaktadır. Silahsızlanmanın uluslararası mekanizmalarla doğrulanması gibi modellerin gündeme gelmesi de meselenin yalnızca askerî değil, aynı zamanda devlet egemenliğini yeniden tanımlayan kurumsal bir sürece dönüştüğünü göstermektedir.
Gazze’de Hamas’ın geleceği üzerine yürütülen tartışmaların merkezinde de benzer bir soru bulunmaktadır: savaş sonrasında silahı kim taşıyacak ve siyasal egemenliği kim temsil edecektir? Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail ordusunun çekilmesi, Gazze’nin savaş sonrasındaki yönetim biçimi, teknokratik bir Filistin yönetimi ve uluslararası güvenlik mekanizmaları üzerine yürütülen tartışmalar, Gazze’nin geleceğinin yalnızca bir ateşkes sorununa indirgenmediğini göstermektedir. Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı ile Hamas’ın silahlı yapısının geleceği kuşkusuz aynı şey değildir; ancak kurulmak istenen bölgesel düzen, askerî egemenlik ile siyasal temsil arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayarak bu iki alanı yeni bir devlet ve yönetim mimarisi içinde çözmeye çalışmaktadır.
Ortadoğu’nun birbirinden uzak görünen bu noktalarını yan yana koyduğumuzda, aynı kavramın farklı biçimlerde tekrarlandığını görmek mümkündür: entegrasyon. SDG’nin Suriye devlet yapısına eklemlenmesi, silah bırakan PKK unsurlarının sivil ve hukuki hayata kanalize edilmesi, Lübnan’da silah üzerindeki devlet tekelinin güçlendirilmesi, Gazze’de savaş sonrasındaki yönetimin örgütsel askerî egemenliğin dışına çıkarılması ve Suriye’de eski silahlı muhalefetin önemli bir bölümünün yeni devletin askerî-bürokratik yapısına dönüştürülmesi görünüşte birbirinden farklı süreçlerdir. Fakat bütün bu modeller aynı tarihsel soruya yanıt aramaktadır: parçalanmış egemenlik yeniden nasıl merkezileştirilecektir ve silahlı gücün son sahibi kim olacaktır?
Ne var ki tam burada önemli bir yanılsamadan kaçınmak gerekir. Ortadoğu’ya kendiliğinden “barış” gelmemektedir; öncelikle egemenliğin biçimi değişmektedir. Devlet dışı silahlı yapılardan merkezi devletlere doğru gerçekleşen geçiş, kendi başına demokrasi, özgürlük ya da toplumsal adalet anlamına gelmez. Hatta tersine, daha disiplinli, daha merkezi ve dış ekonomik bağımlılıkları daha güçlü devlet yapıları ortaya çıkabilir. Çünkü uluslararası sermayenin temel ihtiyacı demokratik devlet ile otoriter devlet arasında ahlaki bir tercih yapmak değildir; sözleşmeleri uygulayabilecek, yatırımları koruyabilecek, enerji hatlarını ve ticaret yollarını açık tutabilecek, toplumsal çatışmaların sermaye dolaşımını kesintiye uğratmasını önleyebilecek öngörülebilir siyasal yapılardır. Devletin yeniden güçlenmesi, toplumun da aynı ölçüde güçleneceği anlamına gelmez.
Suriye’nin yeniden yapılanma süreci bu bakımdan oldukça öğreticidir. Avrupa Birliği’nin Şam’la yalnızca siyasal ilişkileri normalleştirmemesi, aynı zamanda ülkenin ekonomik toparlanması ve yeniden inşası için finansman mekanizmalarını harekete geçirmesi, askerî yeniden yapılanma ile ekonomik yeniden yapılanmanın aynı sürecin iki yüzü olduğunu göstermektedir. Önce silahlı egemenlik alanlarının birleştirilmesi, ardından sınırların, limanların, enerji tesislerinin, ulaşım ağlarının ve finans sistemlerinin yeniden uluslararası dolaşıma açılması hedeflenmektedir. Böylece savaş sırasında parçalanmış olan coğrafya, barış ve yeniden inşa söylemi altında yeni ekonomik ağlarla birbirine bağlanırken aynı zamanda küresel pazara yeniden eklemlenmektedir.
Buradan bakıldığında Ortadoğu’nun yeni haritasının cetvelle çizilmiş sınırlardan çok, koridorlarla biçimleneceğini söylemek abartılı olmayacaktır. Geçmiş yüzyılın siyasal haritasında devlet sınırları ve askerî cepheler belirleyiciyken, yeni yüzyılın ekonomik haritasında limandan limana, enerji merkezinden enerji merkezine, üretim alanlarından pazarlara uzanan güzergâhlar giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Basra Körfezi’nden Irak ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşması tasarlanan Kalkınma Yolu bunun en açık örneklerinden biridir. Doğu Akdeniz doğal gazının Avrupa’ya ulaştırılması, elektrik bağlantılarının genişletilmesi, limanların birbirine bağlanması ve yeni ulaşım ağlarının kurulması da aynı ekonomik coğrafyanın farklı parçalarını oluşturmaktadır. Ortadoğu’nun jeopolitiği böylece giderek enerji güvenliği, lojistik ağlar ve sermaye dolaşımıyla daha sıkı biçimde iç içe geçmektedir.
Bu nedenle yeni düzenin gerçek haritasında Kürtler, Araplar, Türkler, Farslar ya da Yahudiler yalnızca etnik ve siyasal kimlikleriyle yer almamaktadır; yaşadıkları coğrafyalar aynı zamanda petrol ve doğal gaz sahalarının, sınır geçişlerinin, demiryollarının, limanların, su kaynaklarının ve ticaret güzergâhlarının üzerinde bulunmaktadır. Bir toprağın siyasal önemi ile ekonomik coğrafya içerisindeki yeri birbirinden bağımsız değildir. Kuzey Irak yalnızca Kürtlerin yaşadığı bir bölge değil, Türkiye ile Körfez arasındaki büyük ekonomik alanın önemli bir parçasıdır. Kuzeydoğu Suriye yalnızca Kürt meselesinin yaşandığı bir coğrafya değil, aynı zamanda petrol sahalarının, Irak sınırının ve Türkiye-Suriye-Irak geçiş alanlarının kesiştiği stratejik bir bölgedir. Gazze de yalnızca İsrail-Filistin çatışmasının sahnesi değil, Doğu Akdeniz’in güvenlik ve ekonomik mimarisinin hemen kıyısında bulunan son derece kritik bir coğrafyadır.
“Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan yeni süreci de tam bu geniş çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Ankara açısından bu politika, kırk yılı aşkın bir çatışmayı sona erdirme arayışının yanı sıra Türkiye’nin kurulmakta olan yeni bölgesel mimarinin merkezi ülkelerinden biri olma girişimi olarak da okunabilir. Irak’la geliştirilen Kalkınma Yolu, Suriye’nin yeniden inşası, Körfez ülkeleriyle derinleşen sermaye ilişkileri, Avrupa’yla ticaret ve Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya açılabilecek ulaşım hatları düşünüldüğünde Türkiye’nin önünde yeni bir jeoekonomik alan belirmektedir. Fakat bu alanın istikrarlı ve sürdürülebilir hâle gelebilmesi için Türkiye’nin yalnızca sınırlarının ötesindeki silahlı çatışmaların sona ermesine değil, kendi içindeki Kürt meselesini de yeni bir siyasal zemine taşımasına ihtiyaç vardır.
Yeni düzenin en temel çelişkilerinden biri de tam burada ortaya çıkmaktadır: silahı ortadan kaldırmak ile silahı ortaya çıkaran sorunu ortadan kaldırmak aynı şey değildir. PKK silah bırakabilir; fakat Kürt meselesi bununla kendiliğinden ortadan kalkmaz. Hizbullah silahsızlandırılabilir; fakat Lübnan’ın mezhepsel, siyasal ve sınıfsal eşitsizlikleri çözülmüş olmaz. Hamas askerî örgüt olarak tasfiye edilebilir; fakat Filistin halkının toprak, özgürlük, egemenlik ve devlet sorunu ortadan kalkmaz. SDG Suriye devletine katılabilir; fakat Kürtlerin siyasal statüsü, kültürel hakları ve yerel yönetim talepleri varlığını sürdürür. Çünkü örgütler yalnızca tarihsel sorunların nedeni değildir; çoğu zaman çözülmemiş sorunların belirli tarihsel koşullar altında aldığı siyasal ve askerî biçimlerdir. Biçimi ortadan kaldırmak, onu doğuran maddi koşulları ortadan kaldırmaya yetmez.
Dolayısıyla Ortadoğu’da kurulmak istenen yeni düzenin önündeki asıl sorun askerî olmaktan çok siyasaldır. Devletler yeniden merkezileşirken belirleyici olacak soru, bu devletlerin nasıl devletler olacağıdır. Eğer merkezi devlet yalnızca sınırları koruyan, yatırımları güvence altına alan, enerji hatlarını kollayan, sermayenin dolaşımını sağlayan ve toplumsal itirazları bastıran bir güvenlik aygıtına dönüşürse, bugün dağıtılan örgütlerin yerini yarın başka örgütlerin alması şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü siyasal ve toplumsal boşluk sonsuza kadar boş kalmaz. Eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, ulusal baskı, mezhepsel ayrımcılık ve siyasal temsil yoksunluğu devam ettiği sürece, toplumlar kendilerini ifade edecek yeni örgütlenme biçimleri yaratacaktır.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’nun temel mücadelesi yalnızca devletlerle örgütler arasında yaşanmayacaktır. Daha derindeki mücadele, kurulacak devletlerin kimin devleti olacağı ve yeniden şekillenen ekonomik düzenin kimlerin çıkarına işleyeceği üzerinden sürecektir. Petrol kuyularının, limanların, enerji hatlarının, demiryollarının ve yeniden inşa projelerinin güvenliği sağlanırken aynı topraklarda yaşayan insanların güvenliği, özgürlüğü ve refahı da güvence altına alınabilecek midir? Sermayenin sınırları aşması kolaylaştırılırken insanların kendi siyasal gelecekleri üzerinde söz sahibi olmalarının önündeki sınırlar da kaldırılacak mıdır? Yoksa Ortadoğu halklarından beklenen yalnızca silahlarını bırakmaları, sessizleşmeleri ve kendileri için çizilmiş ekonomik koridorların kenarında yaşamaları mı olacaktır?
Yeni Ortadoğu’nun belki de en önemli gerçeği tam burada ortaya çıkmaktadır. Dün bölgeyi yönetmenin araçlarından biri milisler, vekâlet savaşları ve parçalanmış egemenlik alanlarıydı; yarın aynı coğrafyayı yönetmenin araçları demiryolları, limanlar, enerji hatları, yatırım fonları, lojistik merkezler ve merkezileştirilmiş devlet aygıtları olabilir. Üniformanın yerini takım elbise, kontrol noktasının yerini gümrük terminali, savaş karargâhının yerini lojistik merkez alabilir; ancak iktidarın temel sorusu değişmez. Bu yollar kimin için yapılacak, bu kaynakları kim işletecek, sermayenin güvenliği sağlanırken insanların payına ne düşecek ve yaratılan zenginlik hangi toplumsal kesimlerin hayatını değiştirecektir?
Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca “terörün sona ermesi”, “örgütlerin tasfiyesi” ya da “bölgesel normalleşme” başlıkları altında okumak yeterli değildir. Ortadoğu’da daha kapsamlı bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bölge, milislerin ve vekâlet savaşlarının belirlediği parçalanmış siyasal coğrafyadan; devletlerin yeniden tahkim edildiği, silahlı gücün merkezileştirildiği ve coğrafyanın küresel ticaret ile enerji ağlarına daha sıkı bağlandığı başka bir düzene doğru itilmektedir. PKK’den SDG’ye, Hizbullah’tan Hamas’a ve HTŞ’nin geçirdiği dönüşüme kadar birbirinden çok farklı yapıların aynı tarihsel dönemde yeniden tanımlanması, bu nedenle yalnızca bir dizi tesadüf olarak görülemez; her birinin kendine özgü tarihsel koşulları bulunmakla birlikte, hepsi parçalanmış egemenliğin yeniden düzenlenmeye çalışıldığı daha geniş bir bölgesel dönüşümün içinde anlam kazanmaktadır.
Yine de kurulmak istenen düzen ile sonunda kurulacak düzenin hiçbir zaman bütünüyle aynı olmayacağını unutmamak gerekir. Haritaları devletler, büyük güçler ve ekonomik merkezler çizebilir; fakat tarih çoğu zaman o haritaların üzerinde yaşayan insanların beklentileri, dirençleri ve müdahaleleriyle başka yönlere savrulur. Ortadoğu’nun önümüzdeki dönemini belirleyecek temel mesele de budur. Milislerin ve bağımsız silahlı yapıların çağının gerilemesi, halkların siyaset sahnesine daha güçlü biçimde çıkmasının başlangıcı mı olacaktır; yoksa silahlı örgütlerin yerini daha disiplinli devletlerin aldığı, ticaret yollarının güvence altına alındığı, sermayenin dolaşımının kolaylaştırıldığı fakat eski eşitsizliklerin yeni kurumlar altında sürdürüldüğü başka bir düzen mi kurulacaktır?
Dolayısıyla bugün cevaplanması gereken soru yalnızca “PKK ne olacak?”, “Hamas ne olacak?”, “Hizbullah ne olacak?” ya da “SDG nereye bağlanacak?” sorularından ibaret değildir. Bunların arkasında çok daha büyük bir soru bulunmaktadır: Ortadoğu yeniden kurulurken bu coğrafyanın halklarına yeni düzenin gerçek yurttaşları olmak mı düşecek, yoksa yalnızca yeni düzenin güvenli koridorlarının çevresinde yaşayan, kendi topraklarından geçen zenginliği uzaktan seyreden insanlar olmak mı? Bu sorunun yanıtı, bölgenin geleceğini herhangi bir askerî anlaşmadan, diplomatik zirveden ya da sınır düzenlemesinden çok daha derinden belirleyecektir.
Belki de bütün meselenin düğümü tam burada çözülmektedir. Çünkü büyük güçlerin ihtiyaç duyduğu Ortadoğu ile halkların ihtiyaç duyduğu Ortadoğu aynı değildir. Birincisi kesintisiz petrol akışı, güvenli limanlar, açık demiryolları, işleyen sınır kapıları, öngörülebilir hükümetler ve denetlenebilir silahlı güçler ister; ikincisi ise bütün bunların ötesinde ekmek, özgürlük, eşitlik, onur ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmayı talep eder. Bu nedenle yeni Ortadoğu’nun gerçek kavgası, belki de örgütler dağıldıktan, silahlar sustuktan ve yeni koridorların haritaları masalara serildikten sonra başlayacaktır. Çünkü savaşın bitmesi her zaman iktidar mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmez; bazen yalnızca o mücadelenin biçimi değişir.
















