Bir düşünceyi uzun süre bastıran devlet, ihtiyaç duyduğunda onu yeniden çağırabilir. Dün çağdışılığın, hurafenin ve siyasal tehlikenin kaynağı saydığı bir inancı, koşullar değiştiğinde toplumsal düzenin koruyucusu ilan edebilir. Çünkü devletin kutsalla ilişkisi yalnızca insanların neye inandığıyla değil, iktidarın hangi tehlikeden korktuğuyla da biçimlenir. Kutsal bazen iktidarın karşısında duran bir vicdan, bazen de iktidarın etrafına ördüğü görünmez bir duvar olur. Hangi biçimi alacağını belirleyen şey, çoğu zaman dinin kendi öğretisinden çok devletin ihtiyaçlarıdır.
Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan dönüşüm tam da böyleydi. Cumhuriyet’in ilk döneminde tarikatlar, cemaatler ve bağımsız dinî hareketler yeni rejimin karşısında duran eski dünyanın kalıntıları olarak görülmüş; din, toplumsal ve siyasal alandan uzaklaştırılarak devletin denetimi altına alınmıştı. Fakat savaş sonrasında kurulan yeni dünya düzeni, devletin tehlike sıralamasını değiştirdi. Artık devletin gözünde öncelikli tehdit, eski düzeni geri getirebilecek dinî hareketlerden önce komünizmdi. Dün bastırılan dindarlık, bugün yeni düşmana karşı kullanılabilecek toplumsal bir güce dönüşüyordu.
Bu değişim yalnızca Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden doğmadı. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle yaşadığı gerilimlerin, ekonomik bağımlılıkların ve yönetici sınıfların Batı dünyasıyla bütünleşme arzusunun etkisiyle hızla Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülüğündeki siyasal ve askerî düzene yaklaştı. Truman Doktrini, Amerikan yardımları, askerî anlaşmalar, Marshall Planı ve nihayet NATO üyeliği, yalnızca dış politikanın yönünü değiştirmedi; devletin içeride kimi düşman, kimi müttefik ve kimi kullanılabilir güç sayacağını da yeniden belirledi.
Soğuk Savaş, devletler arasında yürütülen bir silahlanma ve nüfuz mücadelesinden ibaret değildi. Aynı zamanda toplumların düşünme biçimini, eğitim sistemini, basınını, üniversitelerini, sendikalarını ve dinle ilişkisini biçimlendiren büyük bir iç savaş düzeniydi. NATO’ya katılmak yalnızca ülkenin sınırlarını Batı askerî ittifakına bağlamak anlamına gelmiyordu. Devletin güvenlik anlayışı da bu ittifakın kavramlarıyla yeniden kuruluyordu. Komünizm, dışarıdaki bir devletin ideolojisi olmaktan çıkarılıyor; ülkenin fabrikasında, üniversitesinde, köyünde, gazetesinde ve sendikasında aranacak bir iç tehdide dönüştürülüyordu.
Bu yeni güvenlik anlayışının dinsel bir dile ihtiyacı vardı. Çünkü komünizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir sistem olarak anlatmak, onu toplumun geniş kesimleri için yeterince korkutucu kılmayabilirdi. Bu nedenle komünizm; dine, aileye, millete, mülkiyete ve ahlaka yönelmiş ortak bir saldırı biçiminde sunuldu. İşçinin ücret talebi, köylünün toprak isteği, öğrencinin bağımsızlık çağrısı ve aydının devlet eleştirisi, kolayca dışarıdaki büyük düşmanın içerideki uzantısı sayılabildi.
Böylece toplumdaki bütün itirazlar aynı karanlık torbanın içine konuldu. Yoksulun ekmek istemesiyle başka bir ülkenin askerî yayılmacılığı, işçinin sendikaya girmesiyle tek parti diktatörlüğü, öğrencinin yabancı üsleri sorgulamasıyla vatan hainliği aynı şeymiş gibi gösterildi. Sorunun ne olduğu değil, soruyu soranın hangi cephede bulunduğu önem kazandı.
Bu ortamda din yeni bir siyasal işlev üstlendi. İnanç, insanın varoluşuna, vicdanına ve anlam arayışına ilişkin bir mesele olmaktan çıkarılarak komünizme karşı kurulacak cephenin ahlaki duvarına dönüştürüldü. Camiler, vaazlar, dernekler, yayınlar, Kur’an kursları, imam hatip okulları, öğrenci yurtları ve gençlik örgütleri aracılığıyla dindarlık ile devlet sadakati birbirine bağlandı. Müslüman olmak yalnızca bir inanç tercihi değil, Batı ittifakı içinde yer alan Türkiye’nin siyasal düzenini savunmanın göstergesi hâline getirildi.
Burada önemli bir ayrımı görmek gerekir. Amerika ve NATO, Türkiye’de İslamcılığı yoktan var etmedi. İslamcı düşüncenin Osmanlı’dan, Cumhuriyet’in kuruluş çatışmalarından, tarikatlardan, cemaatlerden ve toplumun gerçek dinî ihtiyaçlarından gelen bağımsız tarihsel kökleri vardı. Fakat Türkiye’nin Amerikan yörüngesine girmesi ve NATO’nun antikomünist güvenlik düzenine katılması, devletin bu hareketlere bakışını değiştirdi. İslamcı çevrelerin önünü açan şey yalnızca kendi toplumsal güçleri değil, devletin artık onları eski düşmanına karşı yararlı görmeye başlamasıydı.
Cumhuriyet’in kıyısında, kimi zaman baskı altında yaşayan dinî yapılar, antikomünist mücadelede kendilerine yeni bir kamusal alan buldular. Devlet onları bütünüyle serbest bırakmadı; denetim altında tuttu, sınırlarını belirledi ve bağımsız bir siyasal otoriteye dönüşmelerini istemedi. Fakat sola karşı yararlı oldukları ölçüde faaliyetlerine göz yumdu, bazı örgütlenmeleri teşvik etti, dinî eğitimin önünü açtı ve muhafazakâr kadroların devletle ilişkisini kolaylaştırdı.
Bu süreç bir anda gerçekleşmedi. Devlet kapıları bir sabah bütünüyle açılmadı. Önce dinî eğitim üzerindeki baskı gevşedi; ardından imam hatipler, Kur’an kursları ve din dersleri genişledi. Dindar gençler üniversitelere, mesleklere ve kamu görevlerine daha görünür biçimde girmeye başladılar. Cemaatler öğrenci yurtları, burslar, yayınlar ve ticari dayanışma ağları kurdular. Muhafazakâr sağ partiler, bu toplumsal birikimi seçimlerde kullanırken dindar kadrolara devlet içinde sınırlı fakat büyüyen geçiş yolları açtılar.
Devlet İslamcıları doğrudan iktidara taşımıyordu; fakat onların önündeki bazı engelleri kaldırırken solun önüne yeni duvarlar örüyordu. Bir tarafın gazetesi kapatılırken diğer tarafın yayını millî ve manevi değerlerin sesi sayılıyor, bir tarafın derneği polis baskınına uğrarken diğer tarafın toplantısı toplumu zararlı fikirlerden koruyan faaliyet olarak görülebiliyordu. Böylece siyasal alan görünürde serbest, gerçekte ise eşitsiz biçimde düzenleniyordu.
Bu yakınlaşmanın bedeli ağır oldu. İslamcılık, yoksulluk ve eşitsizlik karşısında bağımsız bir adalet sözü geliştirmek yerine çoğu zaman emeğin örgütlü mücadelesini dinsizlikle suçlayan düzenin yanında yer aldı. Kur’an’da yoksulun, yetimin, borçlunun ve hakkı yenilenin sesi aranırken fabrikadaki işçinin sendikası düşmanlaştırıldı. Servetin belirli ellerde toplanması değil, bu birikimi sorgulayan düşünce en büyük tehlike sayıldı.
Din, mülk sahibini adalete çağırmak yerine mülksüzü itaatte tutmanın aracına dönüştüğünde kutsal cephe kurulmuş olur. Bu cephede Tanrı’nın adı sıkça anılır; fakat korunmak istenen çoğu zaman gökyüzünün hakikati değil, yeryüzünün güç ilişkileridir. Kutsalın dili yükseldikçe yoksulun sesi kısılıyor, iman güçlendikçe iktidarın dokunulmazlığı büyüyorsa orada din, insanı özgürleştiren bir vicdan olmaktan çıkmış, düzeni koruyan bir ideolojiye dönüşmüş demektir.
İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Avrupa’nın büyük bölümü yıkılmış, sömürge imparatorluklarının eski gücü sarsılmış ve dünya yeni bir kutuplaşmanın içine girmişti. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği çevresinde iki büyük siyasal blok oluşuyordu. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle yaşadığı güvenlik gerilimleri kadar, yönetici sınıfların Batı sermayesiyle bütünleşme ve yeni dünya düzeninde kendisine yer bulma isteği nedeniyle Amerikan öncülüğündeki bloğa yöneldi.
Bu yöneliş yalnızca bir dış politika tercihi değildi. Ekonomiden orduya, eğitimden tarıma, kültürden güvenlik bürokrasisine kadar geniş bir dönüşüm anlamına geliyordu. Amerikan yardımları ordunun silah sistemlerini, eğitim yöntemlerini ve komuta anlayışını etkilerken Marshall yardımları tarımsal üretimden ulaşım politikalarına kadar ülkenin ekonomik yönelimini değiştirdi. 1952’de NATO’ya katılım, Türkiye’nin Soğuk Savaş içindeki yerini kesinleştirirken devletin iç tehdit tanımını da Batı ittifakının güvenlik anlayışına bağladı.
Türkiye artık kendisini yalnızca kendi sınırlarını koruyan bir devlet olarak değil, “hür dünya”nın doğudaki ileri karakollarından biri olarak tanımlıyordu. Fakat hür dünya sözü içeride her zaman özgürlük anlamına gelmedi. Dışarıda Sovyet yayılmasına karşı özgürlük savunulurken içeride sol düşünce, sendikal örgütlenme, grev hakkı ve bağımsızlıkçı siyaset sıkı denetim altında tutulabiliyordu.
Özgürlük devletlerin dış politika sözlüğüne girdiğinde çoğu zaman kimin özgürlüğünden söz edildiği belirsizleşir. Sermayenin yatırım yapma ve kârını büyütme serbestliği özgürlük sayılırken işçinin grevi düzeni bozmakla suçlanabilir. Batılı devletlerle ittifak hür dünyanın parçası olmak biçiminde anlatılırken bu ittifakı eleştiren öğrenci özgürlüğün düşmanı ilan edilebilir. Yabancı sermayeye açılan kapı kalkınma, emeğin örgütlenmesi ise kışkırtma olarak görülebilir.
Soğuk Savaş dünyayı iki mutlak kampa bölüyordu. Bir tarafta özgürlük, din ve demokrasi; diğer tarafta diktatörlük, esaret ve inançsızlık bulunduğu söyleniyordu. Oysa Batı ittifakı içinde otoriter yönetimler, sömürge savaşları, askerî darbeler ve ağır toplumsal eşitsizlikler de vardı. Sovyet sisteminin baskıcı, bürokratik ve tek merkezli yapısı gerçekti; fakat bu gerçek Batı blokunun bütün uygulamalarını özgürlükçü hâle getirmiyordu.
Türkiye’de antikomünizm, bu karmaşık dünyayı basit bir ahlaki karşıtlığa çevirdi. Komünizm yalnızca Sovyet devletinin politikalarıyla değil, her türlü sol, eşitlikçi, kamucu ve emek yanlısı düşünceyle özdeşleştirildi. Bir işçi daha yüksek ücret istediğinde, köylü toprak reformundan söz ettiğinde ya da öğrenci yabancı askerî varlığı eleştirdiğinde kolayca dış güçlerin oyuncağı sayılabiliyordu.
Amerikan ittifakıyla kurulan ilişki, devletin kendi halkına bakışını da değiştirdi. Güvenlik artık yalnızca sınırda bekleyen orduyla sağlanmayacaktı. Fabrikanın içindeki işçi, üniversitedeki öğrenci, köydeki öğretmen ve gazetede yazan aydın da izlenmesi gereken potansiyel tehlike olarak görülebilecekti. Batı ittifakının dış cephesi sınırda, iç cephesi ise toplumun düşüncesinde kuruluyordu.
Bu yeni düzen, dinî çevrelere tarihsel bir fırsat sundu. Devletin gözünde artık dindarlık, yalnızca modernleşmenin önünde duran bir geçmiş kalıntısı değildi; komünizme karşı kullanılabilecek yerli ve güçlü bir toplumsal bağdı. Milliyetçi ve İslamcı çevreler, “hür dünya” söyleminin yerli ahlaki tercümanlarına dönüşebiliyorlardı. Amerika’nın stratejik çıkarı, devletin güvenlik kaygısı ve muhafazakâr çevrelerin dinî hedefleri aynı antikomünist dil içinde buluşabiliyordu.
Bu buluşma bütünüyle sorunsuz değildi. İslamcılar Batı’yı ahlaki yozlaşmanın kaynağı olarak eleştiriyor, fakat Türkiye’yi Batı’nın askerî ve ekonomik sistemine bağlayan ittifakın sağladığı siyasal alandan yararlanıyorlardı. Devlet ise dinî çevreleri laik düzen için potansiyel tehdit saymaya devam ediyor, fakat sola karşı onlardan destek bekliyordu. Taraflar birbirlerine bütünüyle güvenmiyor; fakat ortak düşman, bu güvensizliği geçici olarak arka plana itiyordu.
Bu yöntem iktidar açısından son derece kullanışlıydı. İnsanların taleplerine cevap vermek yerine taleplerin sahibini şüpheli ilan etmek daha kolaydı. Ücretin neden düşük olduğu, toprağın neden birkaç ailede toplandığı, ülkenin neden dış yardıma bağımlı hâle geldiği ve yabancı askerî üslerin hangi ihtiyaçla kurulduğu tartışılmadan bu soruları soranların vatanseverliği sorgulanabiliyordu.
Soru susturulduğunda sorun ortadan kalkmaz. Yalnızca konuşacak yer bulamayan öfke birikir. Devlet, itirazı bastırarak düzeni koruduğunu sanırken geleceğin daha büyük çatışmalarını kendi sessizliği içinde büyütür.
Kore’ye Giden Yoksul Çocukları
Türkiye’nin Kore Savaşı’na asker göndermesi, Batı ittifakına katılma iradesinin en güçlü göstergelerinden biri oldu. Binlerce kilometre uzaktaki bir savaşta Türk askerleri hayatlarını kaybetti, yaralandı ya da esir düştü. Bu askerî katılım, Türkiye’nin NATO üyeliği yolunda ödediği siyasal ve insani bedellerden biri olarak tarihe geçti.
Resmî anlatıda Kore’ye giden askerlerin kahramanlığı öne çıkarıldı. Gerçekten de son derece ağır koşullarda savaşan insanların cesareti küçümsenemezdi. Fakat askerin kişisel fedakârlığıyla devletin jeopolitik hesabını birbirinden ayırmak gerekir. Cephedeki insan hayatını riske atan kararlar, Ankara’daki yönetici çevreler tarafından Batı ittifakında yer kazanmak, Amerika’nın güvenini elde etmek ve NATO kapısını açmak amacıyla alınmıştı.
Savaşın yükünü hangi sınıfların taşıdığı da sorulmalıydı. Üniformayı giyenlerin büyük bölümü yoksul köylü ve emekçi ailelerin çocuklarıydı. Uluslararası siyasetin kararını yöneticiler veriyor, bedelini kendi hayatı üzerinde çok az söz hakkı bulunan gençler ödüyordu. Devletin dış politikadaki yükseliş basamağı, yoksulun bedeni üzerine kuruluyordu.
Yoksulun bedeni, devletin dış politikada en kolay harcadığı kaynaktır. Onun adına kahramanlık destanları yazılır; fakat savaşa gidip gitmeme kararı kendisine bırakılmaz. Öldüğünde adı törenlerde anılır, yaşarken toprağına, eğitimine, sağlığına ve geçimine aynı değer verilmeyebilir. Devlet onu ölümünde kutsallaştırır; çünkü yaşamındaki yoksulluğu sorgulamasını istemez.
Dinî söylem savaşın meşruiyetinde de kullanıldı. Komünizme karşı mücadele, yalnızca uluslararası ittifakın gereği değil, dinsizliğe karşı yürütülen bir savunma olarak anlatıldı. Böylece uzak bir coğrafyadaki askerî çatışma kutsal anlam kazanıyor, siyasi karar iman ve vatan göreviyle çevreleniyordu. NATO üyeliği için yürütülen jeopolitik pazarlık, halkın gözünde dinin ve milletin savunusuna dönüştürülüyordu.
Oysa aynı cephede farklı dinlere sahip devletlerin askerleri yan yana savaşıyordu. Savaşın yönünü inançtan çok Soğuk Savaş bloklarının çıkarları belirliyordu. Din, askerin neden orada bulunduğunu açıklayan siyasal dilin bir parçasıydı. Savaşın maddi nedeni ittifak, meşruiyet dili ise iman olabiliyordu.
Kore deneyimi Türkiye’de ordu, milliyetçilik ve din arasında kurulacak yeni bağın işaretlerinden biriydi. Askerlik yalnızca yurttaşlık görevi değil, vatan ve inancın ortak savunması olarak anlatılacaktı. Ordu kendisini laik Cumhuriyet’in koruyucusu sayarken antikomünist mücadelede dinî değerlerden yararlanabilecekti. Bu görünürdeki çelişki devlet açısından sorun değildi.
Laiklik, devletin pratiğinde dinin bütünüyle dışlanması anlamına gelmiyordu. Din bağımsız siyasal otoriteye dönüştüğünde irtica, devletin belirlediği düşmana karşı toplumu seferber ettiğinde ise millî ve manevi değer olabiliyordu. Devletin sorunu dinin varlığı değil, kendi denetimi dışında kalmasıydı.
Kore’ye gönderilen askerlerin fedakârlığı, Türkiye’nin NATO’ya girişinin toplumsal hafızadaki kutsal temellerinden birini oluşturdu. Batı ittifakı bir askerî anlaşma olmanın ötesinde, şehitlik ve kahramanlık anlatılarıyla çevrelendi. Böylece NATO’ya bağlılık eleştirilebilir bir devlet tercihi olmaktan çıkarılıp uğruna kan dökülmüş tarihsel bir kader gibi sunuldu.
Bu kutsallaştırma, sonraki yıllarda Amerika ve NATO karşıtlığını yalnızca siyasal bir görüş değil, şehitlerin hatırasına ve devletin güvenliğine karşı bir saldırı gibi göstermeye yarayacaktı. İslamcı ve milliyetçi çevrelerin önemli bir bölümü de bu söylemi benimsedi. Batı’nın kültürünü eleştirirken Batı’nın askerî düzenine bağlılığı vatanın korunmasıyla özdeşleştirebildiler.
Komünizmin İmansızlaştırılması
Türkiye’de komünizm karşıtlığının en etkili araçlarından biri, sol düşüncenin bütünüyle dinsizlikle özdeşleştirilmesiydi. Komünistlerin camileri kapatacağı, aileyi ortadan kaldıracağı, özel mülkiyete el koyacağı ve toplumu ahlaki çöküşe sürükleyeceği anlatılıyordu. Karmaşık siyasal ve ekonomik tartışmalar, iman ile küfür arasındaki basit karşıtlığa indirgeniyordu.
Bu dil geniş dindar kitlelerde karşılık buldu. Sovyetler Birliği’nin resmî ateizmi, dinî kurumlara yönelik baskıları ve tek parti yönetimi hakkında bilinenler korkuyu besliyordu. Fakat Türkiye’deki her sol düşünce Sovyet modelini savunmadığı, hatta birçok sosyalist bağımsızlıkçı ve demokratik bir yol aradığı hâlde aynı suçlamanın içine alınıyordu.
Eşitlik isteyen herkesin komünist, komünist sayılan herkesin de dinsiz olduğu düşüncesi yaygınlaştırıldı. Böylece işçinin sendikaya girmesi, köylünün toprak talep etmesi ya da öğrencinin emperyalizmi eleştirmesi yalnızca siyasal bir eylem değil, inançtan uzaklaşma işareti gibi gösterilebiliyordu. Bir düşüncenin ne söylediğine değil, hangi kutsala karşı olduğu varsayımına bakılıyordu.
Bu süreçte devlet, yalnızca yasaklar ve polis gücüyle hareket etmedi. Kendi denetimindeki dinî kurumları, eğitim alanını ve muhafazakâr toplumsal ağları da antikomünist seferberliğin parçası hâline getirdi. Din derslerinin yeniden yaygınlaşması, imam hatip okullarının açılması, Kur’an kurslarının çoğalması ve ilahiyat eğitiminin kurumsallaşması, toplumun gerçek dinî taleplerine cevap verirken aynı zamanda devletin ihtiyaç duyduğu kontrollü dindarlığın kadrolarını yetiştirdi.
Bu kurumlarda okuyan gençlerin tamamını devletin antikomünist projesinin bilinçli araçları saymak haksızlık olur. Birçoğu eğitim görmek, dinini öğrenmek ve toplumuna hizmet etmek istiyordu. Fakat bu eğitim alanlarının önünün açıldığı tarihsel ortam, devletin değişen tehdit algısından bağımsız değildi. Sol düşüncenin önü kapatılırken dinî eğitimin genişletilmesi, kamusal alanın hangi fikirler lehine yeniden düzenlendiğini gösteriyordu.
Böylece daha önce devlet bürokrasisine, eğitim kurumlarına ve modern mesleklere ulaşmakta zorlanan dindar ailelerin çocukları için yeni yollar açıldı. İmam hatipler yalnızca din görevlisi yetiştiren okullar olarak kalmayacak; ilerleyen yıllarda üniversiteye, siyasete, bürokrasiye ve ekonomik hayata uzanan geniş bir kadro kaynağına dönüşecekti. Soğuk Savaş’ın açtığı küçük kapılar, zamanla devletin merkezine ulaşan koridorlara dönüşecekti.
Antikomünist din dili sermaye çevreleri açısından da son derece kullanışlıydı. İşveren, işçinin ücret talebine ekonomik bir cevap vermek yerine onun inancını ve vatanseverliğini sorgulayabiliyordu. Grev hakkı ekmek mücadelesi olmaktan çıkarılıp aileyi, milleti ve dini parçalayacak ideolojik bir saldırı gibi sunulabiliyordu.
İşçi ile işveren aynı dine inanabilir; aynı camide namaz kılabilir, aynı bayramda birbirinin elini sıkabilir. Fakat üretim içindeki konumları aynı değildir. İşveren, işçinin emeğinden elde edilen değerin daha büyük bölümünü almak ister; işçi ise ürettiğinden daha fazla pay talep eder. Bu çatışma dışarıdan getirilen yabancı bir fikir değil, üretim ilişkisinin kendi içinden doğar.
Din kardeşliği bu karşıtlığı ahlaki biçimde yumuşatabilir; fakat ortadan kaldırmaz. İşvereni merhametli, işçiyi kanaatkâr olmaya çağırmak, güç dengesini değiştirmediği sürece mevcut düzeni korur. Merhametin sınırını yine güçlü olan belirler; hak ise güçsüzün de söz sahibi olmasını gerektirir.
Antikomünist din dili yoksula sabrı, zengine hayrı öğütledi. Servetin kendisi değil, kötü kullanılması eleştirildi. Mülkiyetin belirli ellerde yoğunlaşması doğal kabul edilirken yoksulun bu düzene yönelttiği köklü soru tehlikeli sayıldı. Böylece toplumsal adalet, mülkiyet ilişkilerini değiştirecek bir hak arayışından çıkarılarak güçlülerin vicdanına bırakılan bir yardım alanına dönüştürüldü.
Faiz, israf, içki, kumar ve kişisel ahlaksızlık sert biçimde eleştirilirken düşük ücret, uzun çalışma saatleri, iş güvencesizliği ve sendikasızlık aynı sertlikle gündeme gelmedi. Yoksulluk bir hak ve düzen sorunu olmaktan çok sadaka ve yardım konusu olarak kaldı. Fakirin sofrasına ekmek götürmek erdem sayılıyor, fakat o sofranın neden sürekli eksik kaldığını sormak siyasete ve dolayısıyla tehlikeli düşüncelere ait görülüyordu.
Bu tercih İslamcı hareketin toplumsal sınırını belirledi. Hareket yoksullar arasında büyüyor, fakat yoksulluğu üreten yapıya karşı bağımsız bir emek siyaseti kurmuyordu. İnsanların acısına dokunuyor, fakat acının nedenlerini devlet, sermaye ve mülkiyet ilişkileri içinde çözümlemekten kaçınıyordu. Çünkü böyle bir çözümleme, kendisine devlet kapılarını aralayan antikomünist düzenle çatışmayı gerektirecekti.
Bir düşünce yoksulun evine yardım paketiyle girip fabrikadaki hakkından söz etmiyorsa yoksulluğu ortadan kaldırmaktan çok yönetilebilir hâle getirir. Açlığı hafifletir, fakat onu üreten düzenin ömrünü uzatır. Yoksula umut verirken onun öfkesini düzene değil kadere yöneltir.
Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında Türkiye’nin en önemli toplumsal meselelerinden biri toprak dağılımıydı. Kırsal nüfus ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturuyor, bazı bölgelerde geniş topraklar az sayıda ailenin denetiminde bulunuyordu. Topraksız ya da az topraklı köylüler geçimlerini ortakçılık, yarıcılık ve mevsimlik emek üzerinden sürdürüyor; ürettikleri ürünün önemli bölümünü toprağın sahibine bırakıyorlardı.
Toprak reformu tartışmaları Cumhuriyet’in son tek parti yıllarında gündeme geldi; ancak büyük toprak sahiplerinin siyasal ve toplumsal gücü köklü bir dönüşümün önünde engel oluşturdu. Demokrat Partinin kuruluşunda da devletin kırsal mülkiyete müdahalesi, büyük toprak sahiplerinin çıkarları ve köylünün geleceği önemli tartışma alanlarından biriydi.
Antikomünizm, toprak reformu gibi talepleri mülkiyete yönelik büyük bir tehdit biçiminde göstermeye yaradı. Köylünün işlediği toprağa sahip olmasını istemesi, Sovyet tipi ortak mülkiyet düzeninin başlangıcı gibi sunulabiliyordu. Böylece büyük mülk sahibinin çıkarı, bütün toplumun özel mülkiyet hakkıymış gibi korunuyordu.
Oysa küçük köylünün toprak talebi özel mülkiyeti ortadan kaldırmak değil, kendisinin de mülkiyet hakkına kavuşması anlamına gelebilirdi. Fakat “mülkiyet tehlikede” denildiğinde kimin mülkiyetinin korunduğu sorusu sorulmuyordu. Topraksızın kaybedecek hiçbir toprağı yoktu; savunulan çoğu zaman zaten toprağı bulunanın daha fazlasına sahip olma hakkıydı.
Amerikan yardımlarıyla hızlanan tarımsal makineleşme, kırsal hayatı yalnızca üretim araçları bakımından değiştirmedi. Traktörün girdiği yerde daha az emekle daha geniş toprak işlenebiliyor, büyük işletmeler güçlenirken çok sayıda küçük köylü ve tarım emekçisi geçim imkânını kaybediyordu. Köyden kente göç hızlanıyor, şehirlerin kenarlarında yeni yoksul mahalleler oluşuyordu.
Bu dönüşüm, İslamcı hareketin toplumsal tabanını genişleten görünmez kaynaklardan biri oldu. Köyünden koparak büyük şehre gelen insan, yalnızca işini ve toprağını değil, bildiği dayanışma ilişkilerini de kaybediyordu. Cemaatler, hemşeri ağları, camiler, öğrenci yurtları ve dinî dernekler bu yalnızlaşan insanlara aidiyet ve dayanışma sunuyordu. Devletin ve piyasanın güvencesiz bıraktığı insanı dinî topluluk karşılıyordu.
Böylece Amerika’yla bütünleşen tarımsal kalkınma modeli bir yandan kırsal yapıyı çözerken diğer yandan şehirlerde İslamcı örgütlenmenin insan kaynağını büyütüyordu. Dışa bağımlı makineleşmenin yerinden ettiği köylü, kentte ucuz emek ve muhafazakâr siyasetin toplumsal tabanı hâline gelebiliyordu. Ekonomik dönüşüm ile dinî örgütlenme, ilk bakışta birbirinden uzak görünse de aynı tarihsel hareketin içinde birleşiyordu.
Dinî söylem, kırsal mülkiyet düzeniyle de uyumlu hâle getirilebildi. Mülkiyet kutsal ve dokunulmaz sayılıyor, zengin ile yoksul arasındaki fark ilahi takdirin ya da insanlar arasındaki doğal çeşitliliğin sonucu gibi yorumlanabiliyordu. Zengine zekât ve sadaka sorumluluğu yükleniyor, fakat mülkiyetin nasıl edinildiği ve köylünün emeğinin nasıl paylaşıldığı yeterince sorgulanmıyordu.
Toprak ağası cami yaptırabilir, yoksullara yardım edebilir ve dindar kimliğiyle saygınlık kazanabilirdi. Fakat köylünün ürününden aldığı pay, borç ilişkileri, jandarma ve yerel siyaset üzerindeki gücü tartışma dışında kalabilirdi. Hayır, mülkiyetin tarihini temizleyen ahlaki bir perdeye dönüşebilirdi.
İslam’ın adalet düşüncesi bu ilişkilere karşı daha köklü bir eleştiri geliştirebilirdi. Fakat Soğuk Savaş koşullarında böyle bir eleştirinin komünizmle karıştırılacağı korkusu, İslamcı düşüncenin toplumsal cesaretini sınırlandırdı. Eşitsizliğe yönelen her sert soru solculuk sayılabildiği için dinî çevreler adalet sözünü daha çok kişisel ahlak, yardım ve vicdan alanına çektiler.
Bu geri çekiliş yalnızca düşünsel bir yetersizlik değildi. İslamcı çevrelerin kamusal alanda var olabilmesi, büyük ölçüde antikomünist sağ ittifakın sınırları içinde hareket etmelerine bağlıydı. Toprak sahiplerine, tüccarlara ve muhafazakâr sermaye çevrelerine karşı köklü bir mücadele yürütmek, kendilerine siyasal koruma sağlayan toplumsal bloğu parçalamak anlamına gelecekti.
Bunun sonucu, İslamcı hareketin büyük toprak sahipleri, tüccarlar ve muhafazakâr sermaye çevreleriyle aynı siyasal cephede yer alması oldu. Dindar yoksul ile dindar zengin, komünizm karşıtlığında birleşiyor; fakat bu birliğin içinde ekonomik gücü bulunan taraf siyasal yönü belirliyordu. Kardeşlik ortak duyguyu sağlıyor, mülkiyet ise karar hakkını dağıtıyordu.
Diyanetin Yeni Görevi
Soğuk Savaş döneminde Diyanetin toplumsal rolü de değişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında dini denetlemek, merkezîleştirmek ve siyasetin dışına çıkarmak amacıyla kurulan kurum, artık toplumu komünizm ve zararlı fikirler karşısında koruyacak ahlaki yapılardan biri olarak görülmeye başladı.
Bu dönüşüm, devletin laiklik anlayışının özündeki çelişkiyi açıkça gösteriyordu. Devlet bir yandan dinin siyasete karışmaması gerektiğini söylüyor, diğer yandan dini kendi siyasal ihtiyaçları doğrultusunda örgütlüyordu. Din devletin karşısına çıktığında gericilik, devletin dilini topluma taşıdığında millî birlik sayılıyordu.
Vaaz ve hutbelerde birlik, vatan sevgisi, aile, mülkiyet, itaat ve toplumsal düzen vurguları güçlendi. Din, bireyin manevi hayatını düzenlemenin yanında siyasal sistemin meşruiyetini destekleyen bir dile dönüştü. Komünizm yalnızca yanlış bir düşünce değil, insanı inançtan, aileden ve milletten koparacak büyük bir ahlaki felaket olarak anlatılabiliyordu.
Diyanetin devlete bağlı yapısı, onu iktidarın genel yöneliminden bağımsız hareket edemez hâle getiriyordu. Din görevlisinin toplumsal adaletsizlik, düşük ücret, topraksızlık ya da devlet baskısı hakkında konuşma alanı sınırlıyken devletin birliği ve komünizm tehlikesi üzerine konuşması teşvik edilebiliyordu.
Bu seçicilik dinin ahlaki içeriğini daraltıyordu. Hırsızlığın kötülüğü anlatılıyor, fakat kamusal kaynakların belirli sınıflara aktarılması siyasal mesele sayılıyordu. Kul hakkı öğütleniyor, ancak emeğin karşılığını alamamak aynı kavramın içinde yeterince görünmüyordu. Sabır erdemi yoksula, düzen sorumluluğu yönetene değil çoğu zaman yönetilene yöneltiliyordu.
Dinin devlet dili içinde kullanılması, hutbeyi yukarıdan aşağıya iletişim aracına dönüştürdü. Cemaatin yaşadığı sorunlar minberden devlete taşınmak yerine devletin beklentileri minberden cemaate ulaştırılıyordu. Yoksulun sesi minbere çıkmıyor, devletin sesi minberden aşağıya iniyordu.
Oysa dinî bir kurum gerçekten kamusal ahlakın sesi olacaksa yalnızca itaat edeni değil, yöneteni de sorgulayabilmelidir. Savaşın, yoksulluğun, sömürünün, iş cinayetlerinin ve adaletsizliğin karşısında konuşamayan bir kurum, insanın vicdanından çok düzenin huzurunu korur.
Diyanetin genişleyen teşkilatı, dinî eğitim alanlarının çoğalmasıyla birlikte muhafazakâr kadrolar için devletle temasın en önemli yollarından birine dönüştü. İmamlar, vaizler, öğretmenler ve ilahiyatçılar aracılığıyla dindar ailelerin çocukları kamu hizmetine girebiliyor, devletin içinde meşru bir konum kazanabiliyorlardı.
Bu durum, İslamcı hareketin devlet içindeki ilerleyişi açısından tarihsel öneme sahipti. Diyanet doğrudan İslamcı bir siyasal örgüt değildi; ancak devletin Sünni din hizmetini kurumsallaştırması, ileride İslamcı siyasetin yararlanacağı geniş bir insan ve kurum ağı oluşturdu. Laik devletin kurduğu din bürokrasisi, zamanla muhafazakâr iktidarların toplumsal etkisini büyütecek hazır bir zemine dönüşecekti.
Tarikatlar hukuken yasaktı, fakat Sünni din hizmeti kamu kaynaklarıyla büyüyordu. Devlet dine karışmadığını söylemiyor; tersine dini kendi toplumsal hedefleri doğrultusunda örgütlüyordu. Dinî alanın dışında bırakılan Aleviler ve diğer inanç toplulukları ise bu devlet dindarlığının eşit yurttaşları değil, çoğu zaman sessizce görmezden gelinen toplulukları olarak kalıyordu.
Bu yapı ilerleyen dönemlerde farklı siyasal iktidarlar tarafından daha yoğun biçimde kullanılacaktı. Kurumun dili değişecek, bütçesi büyüyecek, görev alanı genişleyecek; fakat iktidara bağlı yapısı büyük ölçüde değişmeden kalacaktı. Devletin dini denetlemek için kurduğu araç, bir gün dini kullanarak devleti yeniden biçimlendirmek isteyenlerin elinde güçlü bir imkâna dönüşecekti.
1950’lerin sonlarından itibaren ve özellikle 1960’larda komünizmle mücadele amacıyla çeşitli dernekler kuruldu. Bu çevreler konferanslar, yayınlar, toplantılar ve yerel örgütlenmeler aracılığıyla antikomünist düşünceyi yaygınlaştırdılar. Milliyetçi, muhafazakâr ve İslamcı kişiler aynı faaliyet alanında bir araya gelebildiler.
Bu örgütlenmelerin ortaya çıktığı ortam, Türkiye’nin NATO üyeliğiyle birlikte yerleşen güvenlik anlayışından bağımsız değildi. Batı ittifakının gözünde Sovyetler Birliği yalnızca dışarıdan gelebilecek askerî bir tehdit değildi; sendikalar, öğrenci hareketleri, aydınlar ve sol partiler aracılığıyla içeriden yayılabilecek ideolojik bir tehlike olarak görülüyordu. Türkiye’deki devlet kurumları da giderek bu anlayışa göre biçimlendi.
Komünizmle mücadele derneklerinin her birini doğrudan Amerika’nın ya da NATO’nun emriyle kurulmuş yapılar gibi göstermek tarihsel gerçekliği basitleştirir. Bu örgütlerin yerli toplumsal kökleri, samimi inançları ve kendi siyasal amaçları vardı. Fakat onların büyüdüğü alanı hazırlayan, devletin ve Batı ittifakının ortak antikomünist iklimiydi. Bir düşünceyi büyüten yalnızca aldığı talimat değil, karşısındaki engellerin kaldırılmasıdır.
Derneklerin söyleminde komünizm yalnızca ekonomik ve siyasal bir sistem değildi. Din, aile, ahlak, vatan ve özel mülkiyet için ortak tehdit olarak sunuluyordu. Sovyetler Birliği’nin politikalarıyla Türkiye’deki bütün sol hareketler aynı dünya komplosunun parçaları sayılabiliyordu.
Bu örgütlenmeler İslamcı ve milliyetçi kadrolara önemli bir kamusal faaliyet deneyimi kazandırdı. Toplantı düzenlemek, bildiri dağıtmak, yayın çıkarmak, konuşmacı yetiştirmek, gençleri örgütlemek ve yerel ağlar kurmak, daha sonraki siyasal hareketlerin altyapısını hazırladı. Antikomünist mücadele, sağ ve İslamcı hareketler için yalnızca ideolojik bir cephe değil, aynı zamanda bir kadro okuluydu.
Bu okulda yetişenler belediyelerde, partilerde, basında, sendikalarda, meslek örgütlerinde ve giderek kamu kurumlarında yer almaya başladılar. Dün devletin kuşku duyduğu dindar genç, bugün komünizme karşı mücadele ettiği için millî bir görev üstlenmiş kişi sayılabiliyordu. Devletle arasındaki mesafe, ortak düşman üzerinden kısalıyordu.
Antikomünizm gerçekten de bir okuldu. Fakat bu okulda insanlara çoğu zaman rakibin düşüncesini anlamak değil, düşmanı tanımak öğretildi. Solcu, tartışılacak siyasal kişi olmaktan çıkarılıp milletin ve dinin iç düşmanı olarak tanımlandı. Onun sözü yanlış bir fikir değil, ülkenin varlığına yönelmiş bir saldırı sayıldı.
Rakip düşmana dönüştüğünde sözün yerini şiddet alabilir. Düşünceyle mücadele etmek için kanıt ve tartışma gerekir; düşmanı ortadan kaldırmak içinse güç yeterlidir. Antikomünist dil, bu nedenle siyasal şiddetin ahlaki zeminini de hazırladı.
Derneklerde yer alan herkesin şiddet yanlısı olduğu söylenemez. Birçok insan Sovyet baskısından, tek parti yönetiminden ve ateist devlet anlayışından samimi biçimde kaygı duyuyordu. Fakat kurulan genel dil, farklı sol düşünceleri birbirinden ayırmadığı ve bütün muhalefeti ihanetle ilişkilendirdiği için demokratik tartışmayı zehirledi.
İnsanların komünizmi eleştirme hakkı vardı. Sorun, bu eleştirinin devlet gücü, sermaye çıkarları ve örgütlü şiddetle birleşerek karşı tarafın yaşama ve konuşma hakkını ortadan kaldırmasıydı. Devlet bir düşünceyi yalnızca yanlış değil, yok edilmesi gereken tehdit olarak tanımladığında toplumdaki gruplara da şiddetin kapısını aralar.
Antikomünist hareketlerin devlet içindeki bazı çevrelerle ve güvenlik anlayışıyla kesişmesi, bu dengesizliği daha da büyüttü. Sol örgütler sıkı takip, gözaltı, işten çıkarma ve yasaklarla karşılaşırken sağcı ve dinî hareketlerin faaliyetleri kimi dönemlerde daha hoşgörülü karşılanabiliyordu.
Hukuk herkese aynı uygulanmadığında siyasal rekabet özgür fikirlerin yarışı olmaktan çıkar. Bir taraf devletin bütün ağırlığıyla bastırılırken diğer taraf millî değerlerin temsilcisi olarak korunursa sandık, sokak ve üniversite eşit alan olmaktan uzaklaşır. Kazanan düşüncenin gücü değil, devletin hangi düşüncenin arkasında durduğudur.
Bu eşitsiz ortam, İslamcı hareketin gelecekteki yükselişinde belirleyici olacaktı. Devlet onları her zaman doğrudan desteklemese bile rakiplerini daha ağır biçimde bastırarak önlerini açıyordu. Bazen bir hareketi büyütmenin en etkili yolu ona para vermek değil, karşısındaki bütün yolları kapatmaktır.
İşçi Sınıfının Yükselişi ve Dinin Sessizliği
1960’larla birlikte Türkiye hızla kentleşiyor ve sanayileşiyordu. Fabrikalarda çalışan işçi sayısı artıyor, sendikalar güçleniyor ve emekçiler ücret, çalışma süresi ve sosyal haklar için daha görünür mücadeleler yürütüyordu. 1961 Anayasası’nın açtığı görece özgür ortam, işçi ve gençlik hareketlerinin örgütlenmesine imkân sağladı.
Bu sanayileşme, Türkiye’nin Batı kapitalizmiyle bütünleşme biçiminden bağımsız değildi. Dış yardımlar, ithal makineler, yeni fabrikalar ve büyüyen iç pazar, bir yandan kentli işçi sınıfını büyütürken diğer yandan sermaye ile emek arasındaki çatışmayı görünür hâle getiriyordu. Devletin Batı ittifakına katılırken savunduğu ekonomik düzen, kendi karşıtını da fabrikaların içinde yaratıyordu.
İşçi artık siyasetin kıyısındaki sessiz insan değildi. Grev yapıyor, miting düzenliyor ve üretimden gelen gücünü fark ediyordu. Fabrika kapısından girerken yalnızca patronun işçisi değil, hak sahibi bir yurttaş olduğunu söylüyordu. Üretimi durdurabildiği anda düzenin gerçek gücünün yalnızca makam odalarında bulunmadığını görüyordu.
İslamcı hareketin bu yükseliş karşısındaki tutumu belirleyici olabilirdi. İslam’ın adalet, kul hakkı, yoksulun korunması ve sömürü karşıtı kavramları emek mücadelesiyle güçlü bir bağ kurabilirdi. Yoksulların ve ezilenlerin yanında duran bağımsız bir toplumsal program geliştirilebilir, dinin ahlaki çağrısı üretim ilişkilerinin eleştirisine taşınabilirdi.
Fakat İslamcı çevrelerin önemli bölümü işçi hareketlerine komünizm korkusunun içinden baktı. Sendikal mücadelenin içinde sol düşüncenin etkili olması, bütün emek taleplerinin şüpheli görülmesine yol açtı. İşçinin hakkından önce onu örgütleyenin ideolojisi sorgulandı. Grevin neden yapıldığı değil, arkasında kimin bulunduğu konuşuldu.
Bu tercih İslamcı hareketi sermaye ve devlet düzenine yaklaştırdı. İşçinin grevi toplumsal huzuru bozan eylem, patronun düşük ücret politikası ise ekonomik zorunluluk olarak görülebiliyordu. Sınıf çatışmasından söz etmek ümmeti bölmek sayılıyor, fakat sınıfsal eşitsizliğin kendisi aynı ölçüde bölücülük olarak değerlendirilmiyordu.
Toplum zaten eşitsiz biçimde bölünmüşse bunu söylemek bölücülük değildir. Gerçeği adlandırmak, gerçeği yaratmaz. İşçi ile patron arasındaki güç farkı, biri bu farktan söz ettiği için ortaya çıkmaz. Sessizlik yalnızca eşitsizliğin üzerini örter.
İslamcı düşüncenin sınıfsız ve kaynaşmış toplum özlemi, çoğu zaman çatışmanın üzerini örttü. Zengin zekâtını verir, işçi görevini yapar ve herkes ahlaklı olursa toplumsal dengenin kurulacağı varsayıldı. Ancak zenginin ne kadar servet biriktirebileceği, üretim kararlarını neden tek başına aldığı ve işçinin hayatının neden piyasanın insafına bırakıldığı yeterince sorulmadı.
Bu sessizlik tesadüf değildi. İslamcı yayıncılığın ve örgütlenmenin maddi kaynakları içinde tüccarların, küçük ve orta işletme sahiplerinin desteği önemliydi. Hareketin sınıfsal tabanı yalnızca yoksullardan değil, büyümek isteyen muhafazakâr girişimcilerden de oluşuyordu.
Türkiye’nin Amerikan yörüngesindeki kalkınma modeli, büyük sermaye kadar taşrada ve şehirlerde yeni muhafazakâr işletme çevreleri de yaratıyordu. Ticaretle, küçük sanayiyle, taşımacılıkla ve inşaatla büyüyen bu kesimler, kültürel olarak laik seçkinlere uzak, ekonomik olarak ise piyasa düzenine bağlıydılar. İslamcı hareket onların hem kimliğini hem de yükselme arzusunu temsil edebiliyordu.
Dinî hareket bir yandan yoksula dayanışma sunuyor, diğer yandan muhafazakâr sermayeye ahlaki saygınlık kazandırıyordu. Bu iki kesimin çıkarları çatıştığında ümmet kardeşliği devreye giriyor; fakat kardeşliğin sınırlarını ekonomik gücü elinde tutan taraf belirliyordu.
Böylece İslamcılık, yoksulun duygusunu ve zenginin kaynağını aynı örgüt içinde birleştiren güçlü bir yapı kazandı. Yoksul kalabalık, zengin ise örgütün sürekliliği için gerekli maddi imkânı sağlıyordu. Bu yapı siyasal bakımdan etkiliydi; fakat adalet düşüncesini mülkiyet ve üretim ilişkilerine kadar götürmekte zorlanıyordu.
İslamcı hareket devlet içinde ilerlerken bu sınıfsal uzlaşmanın avantajını da kullandı. Devlet açısından dindar işçi, örgütlü sol işçiden daha güvenliydi; muhafazakâr işveren ise hem piyasa düzenini hem de millî değerleri savunan makbul girişimci olarak görülüyordu. Böylece din, emek ile sermaye arasındaki çatışmayı bastıran ortak bir kimlik hâline getirilebiliyordu.
1960’ların üniversiteleri siyasal düşüncenin en canlı alanlarından biri hâline geldi. Gençler bağımsızlık, eşitlik, kalkınma, emperyalizm, din ve milliyetçilik üzerine tartışıyor; öğrenci örgütleri hızla büyüyordu. Üniversite yalnızca meslek edinilen bir kurum değil, ülkenin geleceğinin tartışıldığı büyük bir siyasal meydana dönüşüyordu.
Sol gençlik Türkiye’nin dışa bağımlılığını, Amerikan askerî varlığını, gelir eşitsizliğini ve üniversitelerin sorunlarını gündeme getiriyordu. Milliyetçi ve İslamcı gençlik ise bu hareketleri komünizmin Türkiye’deki uzantıları olarak görüyor, din ve milletin tehlikede olduğunu savunuyordu.
Her iki taraf da yalnızca bugünün siyaseti için değil, geleceğin Türkiye’sini kurmak için mücadele ettiğine inanıyordu. Gençlik, yetişkinlerin kurduğu dünyanın bütün yanlışlarını bir anda değiştirebilecek büyük bir irade olarak görülüyordu. Fakat aynı geleceğe bakan gençler, birbirlerinin varlığını geleceğin önündeki en büyük engel sayıyorlardı.
İslamcı gençlik açısından üniversite hem fırsat hem tehlikeydi. Taşradan gelen dindar gençler modern bilgi, şehir hayatı ve yeni düşüncelerle karşılaşıyor; fakat kendi kimliklerini kaybetme korkusu yaşıyorlardı. Dinî öğrenci çevreleri bu gençlere aidiyet, arkadaşlık, barınma ve düşünsel yön sunuyordu.
Yurtlar, öğrenci evleri, dernekler, vakıflar ve yayınlar yeni kadroların yetiştiği mekânlara dönüştü. İslamcılık caminin dışında, üniversite kantininde, konferans salonunda ve öğrenci yurdunda yeni bir dil kazandı. Gençler yalnızca ibadet etmiyor, dünya düzeni, ekonomi, kültür ve devlet üzerine konuşuyorlardı.
Bu ağların büyümesi, devletin dinî eğitime açtığı alanla yakından ilişkiliydi. İmam hatiplerden ve muhafazakâr ailelerden gelen öğrenciler üniversitelere girdikçe, İslamcı hareket modern mesleklerin ve kamu kurumlarının kapısına ulaşmaya başladı. Öğretmen, mühendis, hukukçu, doktor ve bürokrat olacak gençler, dinî kimliklerini artık yalnızca özel hayatlarında taşımıyor; onu kamusal bir programa dönüştürüyorlardı.
Devletin antikomünist siyaseti, bu gençlere dolaylı bir meşruiyet sağlıyordu. Solcu öğrenci güvenlik tehdidi olarak izlenirken dindar ve milliyetçi genç, çoğu zaman bu tehdide karşı duran yerli kuvvet olarak görülebiliyordu. Bütün sağcı gençlerin korunduğu ya da bütün solcuların aynı biçimde bastırıldığı söylenemez; fakat devletin genel ağırlığının hangi yöne eğildiği açıktı.
Bu kuşak, önceki muhafazakâr sağdan daha ideolojik olacaktı. Batı’yı yalnızca ahlaki yozlaşmanın değil, emperyalizmin ve ekonomik bağımlılığın kaynağı olarak eleştirecek; İslam’ı bütünlüklü bir toplumsal düzen olarak savunacaktı. Ancak antikomünist cephe içinde yetiştiği için solun adalet ve bağımsızlık taleplerine çoğu zaman düşmanlıkla yaklaşacaktı.
Burada derin bir çelişki doğuyordu. İslamcı gençlik, Türkiye’nin Batı’ya bağımlılığını eleştiriyor; fakat kendisine kamusal alan açan siyasal düzen, tam da bu bağımlılığın ürettiği antikomünist devlet düzeniydi. Amerika’nın kültürüne karşı çıkarken Amerikan ittifakının içeride oluşturduğu siyasal dengeden yararlanabiliyordu.
Aynı yoksulluk ve dışa bağımlılık sorununa bakan iki gençlik, birbirini rakip çözümün savunucusu değil, yok edilmesi gereken düşman olarak görüyordu. Bir taraf dini düzenin ideolojik örtüsü, diğer taraf solu dinsizliğin ve yabancılaşmanın aracı sayıyordu.
Bu kutuplaşma egemen güçlerin işine yarıyordu. Aynı üniversitenin, aynı mahallenin ve bazen aynı yoksul ailelerin çocukları birbirleriyle çatışırken ekonomik ve siyasal düzen yerinde kalıyordu. Gençlerin öfkesi yukarıya yönelmek yerine birbirlerine çevriliyordu.
İktidarın en başarılı yöntemlerinden biri, mağdurları ortak sorunları çevresinde buluşturmak yerine kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirmektir. İşsiz iki genç, işsizliği üreten düzeni sorgulamak yerine birbirinin inancını ve düşüncesini tehdit olarak gördüğünde gerçek güç sahipleri görünmezleşir.
Soğuk Savaş’ın Türkiye’deki en kalıcı miraslarından biri bu oldu. İnsanlar toplumsal konumlarına göre değil, hangi kutsalı ve hangi ideolojik kampı savunduklarına göre ayrıldılar. Aynı yoksulluğu yaşayanlar birbirlerini düşman sayarken zenginlik ve iktidar el değiştirmeden kalabildi.
Altıncı Filo ve Kanlı Pazar
1960’ların sonunda Amerikan Altıncı Filosunun İstanbul’a gelişi, Türkiye’nin dış politika yönelimi ve bağımsızlığı üzerine büyük tartışmalar yarattı. Sol gençlik Amerikan askerî varlığına karşı protestolar düzenledi. Bu eylemler, antiemperyalist mücadelenin simgelerinden biri hâline geldi.
Milliyetçi ve İslamcı çevrelerin önemli bölümü ise protestocuları komünist ve din düşmanı olarak değerlendirdi. Amerikan varlığını eleştirmek, Sovyetler Birliği’nin çıkarlarına hizmet etmekle eş tutulabiliyordu. Böylece yabancı bir askerî gücün ülkedeki varlığına karşı çıkan gençler, millî değerlere saldıran kişiler olarak gösterildi.
Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya katılımının içeride yarattığı ideolojik çarpılmayı bütün çıplaklığıyla gösteriyordu. Ülkenin limanına gelen yabancı savaş gemisine karşı çıkmak vatan hainliği, o gemiyi korumak ise milliyetçilik olarak sunulabiliyordu. Millî bağımsızlığın ölçüsünü milletin iradesi değil, devletin ittifak ilişkileri belirliyordu.
1969 Şubatında İstanbul’da düzenlenen antiemperyalist gösteriye karşı örgütlenen sağcı ve dinî çevrelerin saldırısı, tarihe Kanlı Pazar olarak geçti. İki kişi öldürüldü, çok sayıda insan yaralandı. Dinî sloganların ve antikomünist kışkırtmanın gölgesinde siyasal şiddet sokağa hâkim oldu.
Kanlı Pazar, Türkiye’de İslamcı hareketin tarihindeki en ağır ahlaki eşiklerden biriydi. Dinin adı, yabancı askerî varlığa karşı çıkan insanların üzerine yürümek için kullanılabilmişti. Kıbleye yönelen insanların bir bölümü, başka bir devletin donanmasına karşı çıkan yurttaşları din düşmanı sayarak hedef almıştı.
Bu olay İslamcılığın antiemperyalizm iddiasındaki çelişkiyi açığa çıkardı. Batı kültürü ahlaki bakımdan eleştiriliyor, fakat Batı’nın askerî ve ekonomik egemenliğine karşı çıkan sol hareket düşmanlaştırılıyordu. Kadının kıyafeti ve gençlerin yaşam biçimi üzerinden Batı karşıtlığı yapılırken yabancı üsler, askerî anlaşmalar ve ekonomik bağımlılık aynı sertlikle sorgulanmıyordu.
Ahlaki Batı karşıtlığı, siyasal Batı bağımlılığıyla yan yana yaşayabiliyordu. Çünkü hedef gerçek güç ilişkileri değil, toplumun gündelik kültürüydü. Batı’nın sermayesi ve silahı kabul edilirken müziği, kıyafeti ve düşüncesi günah ilan edilebiliyordu. Batı’nın savaş gemisi korunuyor, fakat o gemiden yayıldığı söylenen hayat biçimi lanetleniyordu.
Bu seçicilik yalnızca düşünsel bir tutarsızlık değildi. İslamcı hareketin devlet ve sağ siyasetle kurduğu ittifakın sonucuydu. Soğuk Savaş düzeninde Amerika müttefik, sol ise iç düşmandı. Dinî hareket bu düzen içinde kamusal alan kazandıkça ittifakın sınırlarını sorgulamakta zorlandı.
Devletin açtığı alanın görünmez bir bedeli vardı. İslamcı çevreler kamusal hayatta daha fazla yer buluyor, okullar, yurtlar, dernekler ve yayınlar aracılığıyla güçleniyordu; fakat bunun karşılığında devletin temel güvenlik tercihlerine itiraz etmemeleri bekleniyordu. Dinî kimlik tanınıyor, fakat bu kimliğin dış politika düzenini sorgulaması hoş karşılanmıyordu.
Kanlı Pazar’da dökülen kan, kutsal cephe söyleminin gerçek sonucunu gösterdi. Düşünce düşmanlaştırıldığında insanın bedeni hedef hâline gelir. Önce sözcükler öldürür: hain, dinsiz, ajan, bölücü. Ardından insanlar bu sözcüklerin altında görünmez olur ve şiddet kolaylaşır.
Bir inanç hareketinin ahlaki değeri yalnızca kendi mensuplarına nasıl davrandığıyla ölçülemez. Kendisine benzemeyen, hatta kutsal bildiği değerlere karşı çıkan insanların hayatını ve söz hakkını koruyup korumadığıyla ölçülür. İnanç, ancak düşman sayılanın hayatını da kutsal görebildiği yerde adalet üretir.
Milliyetçilik ile İslamcılığın Yakınlaşması
Soğuk Savaş, milliyetçilik ile İslamcılık arasındaki bağı güçlendirdi. Her iki düşünce de komünizmi milletin, dinin, ailenin ve mülkiyetin ortak düşmanı sayıyordu. Milliyetçilik devlete ve ulusal birliğe, İslamcılık ise inanç ve ahlaka dayanan bir seferberlik dili sunuyordu.
Türkiye’nin NATO içindeki konumu bu yakınlaşmayı teşvik eden bir çerçeve oluşturdu. Batı ittifakı, Sovyetler Birliği’ne karşı yalnızca askerî kuvvet değil, toplumları bir arada tutacak ideolojik bağlar da arıyordu. Türkiye’de din ve milliyetçilik, komünizme karşı kullanılabilecek en güçlü iki toplumsal kaynak olarak öne çıktı.
Bu yakınlaşma Türk-İslam bileşiminin toplumsal ve siyasal zeminini hazırladı. Türk kimliği İslam’dan bağımsız düşünülmemeye, İslam da Türkiye’nin millî ve tarihsel kimliğinin temel unsuru olarak görülmeye başlandı. Cami ile kışla, şehitlik ile dinî fedakârlık, bayrak ile kutsal bağlılık aynı anlatıda birleşiyordu.
Bu sentez daha sonraki yıllarda devletin eğitim, kültür ve güvenlik politikaları içinde daha sistemli bir biçim alacaktı. Fakat onun kökleri, Soğuk Savaş’ın ilk döneminde kurulan kutsal cephede bulunuyordu. Komünizme karşı milletin ruhunu korumak düşüncesi, din ile devlet arasında yeni bir bağ kurmuştu.
Bu bağ, Cumhuriyet’in katı laik ulusal kimliğiyle dindar toplum arasındaki mesafeyi azaltabilirdi. Müslümanlık ulusal aidiyetin meşru parçası hâline geliyor, dindar insanlar devletin dışında bırakılmışlık duygusundan kısmen kurtuluyordu. Daha önce kuşkuyla bakılan dindar vatandaş, komünizme karşı sadakatini gösterdiğinde devletin makbul yurttaşları arasına girebiliyordu.
Fakat aynı sentez dışlayıcı sınırlar da üretiyordu. Türk ve Sünni olmayanların millet içindeki yeri belirsizleşiyor; Aleviler, Kürtler, gayrimüslimler ve farklı hayat biçimleri ortak kimliğin sessiz ölçüsüne uymadıkları için kuşkuyla karşılanabiliyordu. Milletin tanımı daraldıkça yurttaşlık hukuki bir eşitlik olmaktan çıkıp kültürel ve dinsel benzerliğin ödülüne dönüşüyordu.
Milliyetçilik dini evrensel kardeşlikten ulusal devletin sınırlarına çekerken din milliyetçiliğe kutsal meşruiyet sağlıyordu. Devletin siyaseti dinin korunması, millî çıkar ise kutsal görev biçiminde sunulabiliyordu. Devlete itaat, yalnızca yurttaşlık sorumluluğu değil, imanla ilişkilendirilen bir sadakat hâline geliyordu.
Ümmetin bütün Müslümanları kapsayan dili, sınırın ötesindeki Müslümanların çıkarı Türkiye devletinin çıkarıyla çatıştığında geri çekilebiliyordu. Millî devlet belirleyici, ümmet ise duygusal dayanışma alanı olarak kalıyordu. İslam’ın evrensel adalet çağrısı, devletin güvenlik ve dış politika sınırları içine hapsediliyordu.
İslamcı hareket milliyetçiliği kavmiyetçilik olarak eleştiren Osmanlı mirasını bütünüyle bırakmadı; fakat pratik siyasette milliyetçi sağla güçlü bağlar kurdu. Antikomünizm bu iki yönelimi aynı cephede tuttu. İslamcının ümmet, milliyetçinin millet dediği yerde ortak düşman komünizm olduğunda farklılıklar ertelenebiliyordu.
Bu ittifak ilerleyen yıllarda zaman zaman çatlayacak, bağımsız İslamcı siyaset milliyetçi ve muhafazakâr sağdan ayrılmaya çalışacaktı. Necmettin Erbakan’ın Millî Görüş hareketi bu ayrışmanın önemli adımlarından biri olacaktı. Ancak hareketin “millî” sözcüğüne verdiği önem, milliyetçilikle arasındaki bağın bütünüyle kopmadığını gösterecekti.
İslamcı hareket Batı karşıtlığını derinleştirdikçe NATO düzeniyle arasındaki çelişki daha görünür olacaktı. Fakat bu hareketin kadroları, kurumları ve toplumsal ağları büyük ölçüde Türkiye’nin Batı ittifakına girdiği dönemde açılan alanlarda yetişmişti. Karşı çıktığı düzen, aynı zamanda ona büyüme imkânı sunmuştu.
Tarih bazen hareketleri düşman oldukları yapıların içinde büyütür. İslamcılık Batı’yı eleştirirken Batı ittifakının antikomünist devlet düzeni sayesinde kamusal alana çıkmış; devleti eleştirirken devletin açtığı okullarda, kurumlarda ve siyasal kanallarda kadro biriktirmişti. Bu çelişki, ilerleyen yıllarda hareketin hem gücü hem de düşünsel açmazı olacaktı.
Soğuk Savaş boyunca devlet, dinî hareketleri tek bir merkezden bütünüyle yöneten bir güç değildi. Cemaatlerin ve İslamcı çevrelerin kendi toplumsal kökleri, inançları, önderleri ve amaçları vardı. Onları yalnızca devletin ya da Amerika’nın yarattığı araçlar olarak görmek, toplumdaki gerçek dinî ihtiyaçları ve tarihsel sürekliliği yok sayar.
Fakat bunun tersi de doğru değildir. İslamcı hareketin yükselişini yalnızca halkın inancıyla, kendi örgütlenme becerisiyle ve düşünsel gücüyle açıklamak da devletin kurduğu eşitsiz siyasal alanı görünmez kılar. Hareketin büyüme yönünü, hızını ve devlet içindeki ilerleyişini belirleyen temel etkenlerden biri, Soğuk Savaş’ın seçici baskı ve hoşgörü siyasetiydi.
Türkiye’nin Amerika ve NATO yörüngesine girmesi, devletin tehdit hiyerarşisini değiştirmişti. Sol örgütlenmeler, sendikalar, bağımsızlıkçı gençlik hareketleri ve sosyalist yayınlar giderek daha ağır baskı altında tutulurken antikomünist dinî çevrelerin daha geniş alan bulması, siyasal dengenin doğal biçimde oluşmadığını gösteriyordu.
Bir düşüncenin büyümesi yalnızca savunduğu fikirlerin gücünden doğmaz. Hangi gazetelerin desteklendiği, hangi derneklerin toplantı yapabildiği, hangi okulların açıldığı, kimin polis takibine uğradığı, kimin kamu görevine alınmadığı ve kimin devlet kapılarında kolaylık gördüğü de belirleyicidir. Kamusal alanın toprağını iktidar eşit sulamazsa bazı fikirler orman olurken bazıları filizlenmeden kurur.
Devletin İslamcı çevrelere açtığı yol doğrudan ve kesintisiz değildi. Aynı devlet zaman zaman dinî hareketleri baskı altına alıyor, siyasal İslamcılığı irtica tehdidi olarak görüyor ve bağımsızlaşan cemaatlerden kuşku duyuyordu. Fakat bu baskı, sola uygulanan sistemli dışlama ile aynı nitelikte değildi. Devlet İslamcılığı denetlemek istiyor, solu ise çoğu zaman tasfiye edilmesi gereken temel tehdit olarak görüyordu.
Bu fark, İslamcıların devlet içinde ilerlemesinin tarihsel anahtarlarından biridir. Dinî eğitim kurumları, imam hatipler, ilahiyat fakülteleri, Diyanet teşkilatı, yurtlar, vakıflar, muhafazakâr basın ve sağ partiler aracılığıyla yeni bir kadro kuşağı yetişiyordu. Bu kadrolar başlangıçta devletin kenarında, alt ve orta basamaklarında yer alıyor; öğretmen, imam, memur, mühendis, avukat ve yerel siyasetçi olarak deneyim kazanıyorlardı.
Cemaatler, devletin ve piyasanın karşılamadığı ihtiyaçları üstlenerek büyüdüler. Öğrenciye burs, köyden gelen gence yurt, iş arayana çevre, küçük tüccara dayanışma ve şehirde yalnızlaşan aileye topluluk sundular. Bu hizmetler insanların gerçek ihtiyaçlarına cevap veriyor, hareketin toplumdaki köklerini derinleştiriyordu.
Fakat bu dayanışma ağları aynı zamanda kadro seçme, yetiştirme ve yerleştirme mekanizmalarıydı. Dindar gençler yalnızca barınacak yer bulmuyor; hangi gazeteyi okuyacağını, hangi düşünürleri izleyeceğini, hangi mesleğe yöneleceğini ve devleti nasıl kavrayacağını da bu çevrelerde öğreniyordu. Toplumsal dayanışma, uzun vadeli bir iktidar hazırlığına dönüşüyordu.
Devlet dini komünizme karşı kullanırken uzun vadede kendi denetimini aşabilecek bir toplumsal güç büyütüyordu. Başlangıçta mevcut düzeni koruması beklenen hareket, zamanla düzenin merkezini kendisi yönetmek isteyecekti. Önce devlete bağlılık karşılığında alan kazananlar, daha sonra devletin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu söylemeye başlayacaktı.
İktidarın kısa vadeli ihtiyacı, geleceğin rakibini besleyebilir. Devlet bugün kendisine yararlı gördüğü yapıya alan açar; fakat o yapı güçlendiğinde artık aracılık etmekle yetinmez, karar vermek ister. Tarih, kullanılanların bir gün kullanıcıya dönüşebileceği uzun bir hafızaya sahiptir.
Soğuk Savaş boyunca açılan her imam hatip, kurulan her yurt, yayımlanan her dergi ve oluşturulan her muhafazakâr ticaret ağı tek başına bir iktidar projesi değildi. Fakat bunların toplamı, İslamcı hareketin devletin merkezine doğru ilerleyebileceği toplumsal ve kurumsal bir yol oluşturdu. Devletin başlangıçta birbirinden kopuk gördüğü küçük adımlar, yıllar sonra büyük bir siyasal yürüyüşün basamaklarına dönüştü.
İslamcı hareketin Soğuk Savaş’ta kazandığı örgütlenme tecrübesi, toplumsal ağ, eğitimli kadro ve meşruiyet, bağımsız siyasal harekete geçişin zeminini hazırladı. Artık yalnızca sağ partilerin içinde dinî talepleri temsil etmek yeterli görünmüyordu. Ekonomi, dış politika, eğitim ve devlet düzeni üzerine bağımsız bir İslamcı program oluşturulmalıydı.
Fakat hareket bu yeni aşamaya ağır bir mirasla girdi: Sol karşıtlığı, güçlü devlet anlayışı, özel mülkiyetin kutsanması, milliyetçilikle yakınlık ve toplumsal sorunları ahlaki bozulma üzerinden açıklama alışkanlığı. Devletin kapısını açan anahtar antikomünizm olduğu için hareket, kendi düşünsel evini de büyük ölçüde bu anahtarın biçimine göre kurmuştu.
Bu miras İslamcılığın adalet sözünü sınırlandıracaktı. Hareket sömürüye karşı konuşacak, fakat sermaye düzenini kökten sorgulamayacak; dış bağımlılığı eleştirecek, fakat işçi hareketine kuşkuyla bakacak; yoksulu savunacak, fakat yoksulluğun ortadan kaldırılması yerine yardım ağlarını büyütecekti.
Batı’nın kültürel egemenliğine karşı yüksek sesle konuşurken Türkiye’yi Batı’nın askerî ve ekonomik sistemine bağlayan sınıfsal ilişkileri aynı açıklıkla tartışmayacaktı. Faize karşı çıkacak, fakat emeğin sömürüsüne dayanan kâr düzeninin bütününü sorgulamakta zorlanacaktı. Devleti eleştirecek, fakat devletin toplum üzerindeki otoritesini kendi ideal düzeninde yeniden üretme eğilimi taşıyacaktı.
Soğuk Savaş’ın kutsal cephesi, İslamcı hareketi devletin kıyısından alıp toplumsal merkeze yaklaştırdı. Amerikan yardımlarıyla dönüşen ekonomi, NATO’yla yeniden kurulan güvenlik anlayışı, antikomünist eğitim, dinî kurumların genişlemesi ve solun sistemli biçimde bastırılması aynı tarihsel sürecin farklı yüzleriydi.
Bu nedenle İslamcıların devlet içinde ilerleyişi, yalnızca seçim sandıklarında başlayan bir hikâye değildir. Bu yürüyüşün ilk adımları, Türkiye’nin Batı blokuna katıldığı yıllarda atıldı. Önce devletin dışarıdan desteklediği güvenlik düzeninin içerideki yardımcıları oldular; sonra sağ partilerin seçmen ve kadro kaynaklarına dönüştüler; daha sonra kendi partilerini, sermaye çevrelerini, eğitim ağlarını ve bürokratik kadrolarını oluşturdular.
Devlet onları komünizme karşı koruyucu bir duvar olarak görürken, onlar duvarın taşları arasından devletin içini öğreniyorlardı. Hangi kurumun nasıl çalıştığını, bürokrasinin hangi kapılarla açıldığını, toplumun nasıl örgütlendiğini ve dinî duygunun siyasal güce nasıl dönüştürülebileceğini bu uzun dönemde öğrendiler.
Bir gün devletin kıyısında tutulanlar, devletin merkezine yerleşmeye başladığında bunun yalnızca kendi iradelerinin zaferi olduğu söylenecekti. Oysa o merkeze giden yol, yıllar önce komünizm korkusuyla döşenmişti. İslamcı hareket yürümeyi kendisi öğrenmişti; fakat önündeki yolu açan, Soğuk Savaş devletinin seçici aklıydı.
Bu yakınlık, dinin iktidarla arasındaki mesafeyi daralttı. İman devletin düşmanını kendi düşmanı saydıkça vicdanın bağımsız sesi zayıfladı. Devletin koruduğu kutsal, devleti sorgulamakta zorlandı. İslamcılık iktidara yaklaştıkça devletin dilini değiştirmekten çok, devletin eski dilini kendi kutsallarıyla yeniden kurma tehlikesiyle karşılaştı.
Şimdi bu kutsal cephenin içinden yeni ve güçlü bir düşünsel figür yükselecekti. Necip Fazıl Kısakürek, Cumhuriyet’in laik modernleşmesine, Batı taklitçiliğine ve ruhsuzlaşmaya karşı sert bir başkaldırı dili kuracaktı. Gençlere yalnızca komünizme karşı çıkmayı değil, bütün bir devlet ve toplum düzenini yeniden düşünmeyi öğütleyecekti.
Onun dili, antikomünizmin sıradan savunmacılığından daha ileriye uzanacaktı. Devletin İslam’ı yalnızca komünizme karşı kullanan araçsal yaklaşımını yeterli bulmayacak; devletin kendisinin İslami bir ruhla yeniden kurulmasını isteyecekti. İslamcı hareket artık devletin yardımcı gücü olmakla yetinmek istemiyor, devletin yönünü belirlemeye hazırlanıyordu.
Fakat burada temel soru bütün ağırlığıyla duruyordu: Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”su hür insanın mı, yoksa hakikati yalnızca kendisinin bildiğine inanan güçlü bir önderin devleti mi olacaktı? Sarayın ve tek partinin otoritesini eleştiren İslamcı düşünce, kendi ideal düzenini kurarken iktidarın eski merdivenlerini yeniden mi kullanacaktı?
Devletin baskısına uğrayanların özgürlük talebi, devletin gücünü ele geçirdiklerinde başkalarının özgürlüğünü de kapsayacak mıydı? Yoksa dün kendilerini susturan otoriteyi, bugün kendi hakikatleri adına yeniden mi kuracaklardı?
Soğuk Savaş İslamcılara devletin kapısını aralamıştı. Bundan sonraki tarih, o kapıdan girenlerin devleti dönüştürüp dönüştürmeyeceğini değil yalnızca; devletin onları ne ölçüde kendisine benzeteceğini de gösterecekti.

















