Komünizm Korkusu ve Kutsal Cephe
Bir düşünceyi uzun süre bastıran devlet, ihtiyaç duyduğunda onu yeniden çağırabilir. Dün çağdışılığın, hurafenin ve siyasal tehlikenin kaynağı saydığı bir inancı, koşullar değiştiğinde toplumsal düzenin koruyucusu ilan edebilir. Çünkü devletin kutsalla ilişkisi yalnızca insanların neye inandığıyla değil, iktidarın hangi tehlikeden korktuğuyla da biçimlenir. Kutsal bazen iktidarın karşısında duran bir vicdan, bazen de iktidarın etrafına ördüğü görünmez bir duvar olur. Hangi biçimi alacağını belirleyen şey, çoğu zaman dinin kendi öğretisinden çok devletin ihtiyaçlarıdır.
Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan dönüşüm tam da böyleydi. Cumhuriyet’in ilk döneminde tarikatlar, cemaatler ve bağımsız dinî hareketler yeni rejimin karşısında duran eski dünyanın kalıntıları olarak görülmüş; din, toplumsal ve siyasal alandan uzaklaştırılarak devletin denetimi altına alınmıştı. Fakat savaş sonrasında kurulan yeni dünya düzeni, devletin tehlike sıralamasını değiştirdi. Artık devletin gözünde öncelikli tehdit, eski düzeni geri getirebilecek dinî hareketlerden önce komünizmdi. Dün bastırılan dindarlık, bugün yeni düşmana karşı kullanılabilecek toplumsal bir güce dönüşüyordu.
Bu değişim yalnızca Türkiye’nin kendi iç dinamiklerinden doğmadı. Türkiye, Sovyetler Birliği’yle yaşadığı gerilimlerin, ekonomik bağımlılıkların ve yönetici sınıfların Batı dünyasıyla bütünleşme arzusunun etkisiyle hızla Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülüğündeki siyasal ve askerî düzene yaklaştı. Truman Doktrini, Amerikan yardımları, askerî anlaşmalar, Marshall Planı ve nihayet NATO üyeliği, yalnızca dış politikanın yönünü değiştirmedi; devletin içeride kimi düşman, kimi müttefik ve kimi kullanılabilir güç sayacağını da yeniden belirledi.
Soğuk Savaş, devletler arasında yürütülen bir silahlanma ve nüfuz mücadelesinden ibaret değildi. Aynı zamanda toplumların düşünme biçimini, eğitim sistemini, basınını, üniversitelerini, sendikalarını ve dinle ilişkisini biçimlendiren büyük bir iç savaş düzeniydi. NATO’ya katılmak yalnızca ülkenin sınırlarını Batı askerî ittifakına bağlamak anlamına gelmiyordu. Devletin güvenlik anlayışı da bu ittifakın kavramlarıyla yeniden kuruluyordu. Komünizm, dışarıdaki bir devletin ideolojisi olmaktan çıkarılıyor; ülkenin fabrikasında, üniversitesinde, köyünde, gazetesinde ve sendikasında aranacak bir iç tehdide dönüştürülüyordu.
Bu yeni güvenlik anlayışının dinsel bir dile ihtiyacı vardı. Çünkü komünizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir sistem olarak anlatmak, onu toplumun geniş kesimleri için yeterince korkutucu kılmayabilirdi. Bu nedenle komünizm; dine, aileye, millete, mülkiyete ve ahlaka yönelmiş ortak bir saldırı biçiminde sunuldu. İşçinin ücret talebi, köylünün toprak isteği, öğrencinin bağımsızlık çağrısı ve aydının devlet eleştirisi, kolayca dışarıdaki büyük düşmanın içerideki uzantısı sayılabildi.
Böylece toplumdaki bütün itirazlar aynı karanlık torbanın içine konuldu. Yoksulun ekmek istemesiyle başka bir ülkenin askerî yayılmacılığı, işçinin sendikaya girmesiyle tek parti diktatörlüğü, öğrencinin yabancı üsleri sorgulamasıyla vatan hainliği aynı şeymiş gibi gösterildi. Sorunun ne olduğu değil, soruyu soranın hangi cephede bulunduğu önem kazandı.
Bu ortamda din yeni bir siyasal işlev üstlendi. İnanç, insanın varoluşuna, vicdanına ve anlam arayışına ilişkin bir mesele olmaktan çıkarılarak komünizme karşı kurulacak cephenin ahlaki duvarına dönüştürüldü. Camiler, vaazlar, dernekler, yayınlar, Kur’an kursları, imam hatip okulları, öğrenci yurtları ve gençlik örgütleri aracılığıyla dindarlık ile devlet sadakati birbirine bağlandı. Müslüman olmak yalnızca bir inanç tercihi değil, Batı ittifakı içinde yer alan Türkiye’nin siyasal düzenini savunmanın göstergesi hâline getirildi.
Burada önemli bir ayrımı görmek gerekir. Amerika ve NATO, Türkiye’de İslamcılığı yoktan var etmedi. İslamcı düşüncenin Osmanlı’dan, Cumhuriyet’in kuruluş çatışmalarından, tarikatlardan, cemaatlerden ve toplumun gerçek dinî ihtiyaçlarından gelen bağımsız tarihsel kökleri vardı. Fakat Türkiye’nin Amerikan yörüngesine girmesi ve NATO’nun antikomünist güvenlik düzenine katılması, devletin bu hareketlere bakışını değiştirdi. İslamcı çevrelerin önünü açan şey yalnızca kendi toplumsal güçleri değil, devletin artık onları eski düşmanına karşı yararlı görmeye başlamasıydı.
Cumhuriyet’in kıyısında, kimi zaman baskı altında yaşayan dinî yapılar, antikomünist mücadelede kendilerine yeni bir kamusal alan buldular. Devlet onları bütünüyle serbest bırakmadı; denetim altında tuttu, sınırlarını belirledi ve bağımsız bir siyasal otoriteye dönüşmelerini istemedi. Fakat sola karşı yararlı oldukları ölçüde faaliyetlerine göz yumdu, bazı örgütlenmeleri teşvik etti, dinî eğitimin önünü açtı ve muhafazakâr kadroların devletle ilişkisini kolaylaştırdı.
Bu süreç bir anda gerçekleşmedi. Devlet kapıları bir sabah bütünüyle açılmadı. Önce dinî eğitim üzerindeki baskı gevşedi; ardından imam hatipler, Kur’an kursları ve din dersleri genişledi. Dindar gençler üniversitelere, mesleklere ve kamu görevlerine daha görünür biçimde girmeye başladılar. Cemaatler öğrenci yurtları, burslar, yayınlar ve ticari dayanışma ağları kurdular. Muhafazakâr sağ partiler, bu toplumsal birikimi seçimlerde kullanırken dindar kadrolara devlet içinde sınırlı fakat büyüyen geçiş yolları açtılar.
Devlet İslamcıları doğrudan iktidara taşımıyordu; fakat onların önündeki bazı engelleri kaldırırken solun önüne yeni duvarlar örüyordu. Bir tarafın gazetesi kapatılırken diğer tarafın yayını millî ve manevi değerlerin sesi sayılıyor, bir tarafın derneği polis baskınına uğrarken diğer tarafın toplantısı toplumu zararlı fikirlerden koruyan faaliyet olarak görülebiliyordu. Böylece siyasal alan görünürde serbest, gerçekte ise eşitsiz biçimde düzenleniyordu.
Bu yakınlaşmanın bedeli ağır oldu. İslamcılık, yoksulluk ve eşitsizlik karşısında bağımsız bir adalet sözü geliştirmek yerine çoğu zaman emeğin örgütlü mücadelesini dinsizlikle suçlayan düzenin yanında yer aldı. Kur’an’da yoksulun, yetimin, borçlunun ve hakkı yenilenin sesi aranırken fabrikadaki işçinin sendikası düşmanlaştırıldı. Servetin belirli ellerde toplanması değil, bu birikimi sorgulayan düşünce en büyük tehlike sayıldı.
Din, mülk sahibini adalete çağırmak yerine mülksüzü itaatte tutmanın aracına dönüştüğünde kutsal cephe kurulmuş olur. Bu cephede Tanrı’nın adı sıkça anılır; fakat korunmak istenen çoğu zaman gökyüzünün hakikati değil, yeryüzünün güç ilişkileridir. Kutsalın dili yükseldikçe yoksulun sesi kısılıyor, iman güçlendikçe iktidarın dokunulmazlığı büyüyorsa orada din, insanı özgürleştiren bir vicdan olmaktan çıkmış, düzeni koruyan bir ideolojiye dönüşmüş demektir.


















