Voltaire’in mezarından kalkıp bugünün Türkiye’sine geldiğini düşünelim. Paris’ten İstanbul’a inmiş olsun; üzerinde on sekizinci yüzyılın biraz eskimiş ceketi, cebinde birkaç mektup, yüzünde o meşhur alaycı gülümsemesiyle şehrin kalabalığına karışsın. Ona önce Boğaz’ı, köprüleri, yüksek binaları, devasa havalimanını, cep telefonlarımızı, yapay zekâyı, yüksek hızlı trenleri gösterelim; insanlığın onun çağından bu yana ne kadar ilerlediğini gururla anlatalım. Voltaire bir süre dinlesin, modern dünyanın bütün gösterisini sabırla izlesin, sonra her zamanki gibi uygarlığın vitriniyle değil arka odasıyla ilgilensin ve bize yalnızca şunu sorsun: “Peki mahkemeleriniz nasıl?” İşte o anda hikâyenin rengi değişir. Çünkü Voltaire uygarlığın ne kadar ilerlediğini sarayların yüksekliğiyle, yolların uzunluğuyla ya da teknolojinin göz kamaştırıcılığıyla değil, sıradan bir insanın devlet karşısında ne kadar güvende olduğu, mahkemeye düştüğünde ne kadar adil yargılandığı ve düşüncesini söylediğinde başına ne geleceğini bilmeden yaşayabilip yaşayamadığıyla ölçmeye eğilimli bir adamdı.
Onun dünyasında hakikatin sınandığı en karanlık yerlerden biri mahkeme salonuydu. Jean Calas’ın işkence altında ezilen bedenini, La Barre’ın dinsel saygısızlık suçlamaları altında ölüme götürülmesini gördüğünde yalnızca yanlış verilmiş birkaç hükümle karşı karşıya olduğunu düşünmemişti. Asıl tehlikenin daha derinde olduğunu anlamıştı: Bir toplum önce kimi suçlu görmek istediğine karar veriyor, sonra hukuk o kararın delillerini toplamaya başlıyorsa mahkeme artık hakikati araştıran yer olmaktan çıkar, önceden kurulmuş hikâyenin resmî anlatıcısına dönüşür. Calas Protestandı ve tam da bu nedenle hakkında kurulan suç hikâyesi birçok insan için daha inandırıcı görünüyordu. Suçun delilleri mezhebin gölgesinde aranıyor, insan yaptığı şeyle değil ait olduğu topluluğa ilişkin önyargılarla birlikte yargılanıyordu. Voltaire’i bugün bize hâlâ gerekli kılan şey, belki de kiliseye yönelttiği alaylardan çok bu sezgisidir: Hukuk yalnızca yasa maddelerinden ibaret değildir; toplumun korkuları, iktidarın ihtiyaçları ve dönemin hâkim kanaatleri mahkeme salonuna görünmez sanıklar ve görünmez tanıklar gibi girebilir.
Fanatizm Voltaire’de yalnız Tanrı adına bağıran insanın taşkınlığı değildir. Fanatizm, kendi hükmünden kuşkulanma yeteneğini kaybetmiş kesinliktir ve bu kesinlik yalnız din adamının elinde ortaya çıkmaz. Cübbenin biçimi değişebilir, kutsalın adı değişebilir, mezhebin yerini parti, Tanrı’nın yerini devlet, sapkınlığın yerini siyasal tehdit, günahın yerini güvenlik suçu alabilir; fakat insanın önce mahkûm edilip sonra suçunun aranması biçimindeki kadim yöntem varlığını sürdürebilir. “Ben yanılıyor olabilir miyim?” sorusunu sormayan her kurum, ne kadar modern görünürse görünsün, kendi içinde eski bir engizisyon odası taşıma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü iktidarın en tehlikeli anı, gücünün büyüklüğü değil kendi doğruluğundan kuşku duymamaya başladığı andır; devlet kendisini hakikatle özdeşleştirdiğinde, kendisine yöneltilen eleştiriyi yalnızca siyasal itiraz olarak değil, düzenin kendisine yönelmiş saldırı olarak görmeye başlar.
Bugünün Türkiye’sinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi etrafında yürütülen büyük yargı sürecine bu yüzden yalnız günlük siyasetin dar penceresinden bakmak eksik kalıyor. Ağır suçlamaların yöneltildiği, sanıkların bunları reddettiği, çok sayıda insanın aylardır mahkeme salonları ile cezaevi arasında yaşadığı bu büyük dosyada elbette son sözü mahkemenin söylemesi gerekir. Fakat toplumun sorması gereken daha temel bir soru vardır: Bir ceza yargılamasının amacı suçlamayı doğrulamak mı, yoksa suçlamanın doğru olup olmadığını araştırmak mıdır? Bu iki cümle birbirine benzese de aralarında hukuk devletini başka bir yönetim anlayışından ayırabilecek kadar büyük bir mesafe bulunur. Çünkü birincisinde soruşturma bir tezle başlar ve bütün malzeme o tezi güçlendirmek üzere yerleştirilir; ikincisinde ise suçlama yalnızca araştırılması gereken bir ihtimaldir ve o ihtimalin yanlış çıkabilmesi hukuk açısından en az doğru çıkması kadar mümkündür.
Gizli tanık anlatıları, etkin pişmanlık ifadeleri, telefon kayıtları, ilişki ağları, birlikte çalışmış olmak, aynı siyasi çevrenin içinde bulunmak ya da birbirini tanımak gibi unsurların geniş bir suç anlatısının içine yerleştirildiği davalarda tam da bu nedenle çok daha büyük bir hukuki titizlik gerekir. Çünkü ilişki ile suç arasındaki çizgi kolayca silinebilir; tanışıklık iştirak, siyasal beraberlik örgütsel bağ, telefon görüşmesi suç ortaklığı gibi yorumlanmaya başlanabilir. Oysa hukuk, insanların kiminle görüştüğünü, hangi partide bulunduğunu veya hangi belediyede çalıştığını değil, somut olarak hangi suçu işlediğini ortaya koymak zorundadır. Suç bireyseldir; siyasal aidiyet, toplumsal çevre ya da mesleki ilişki ancak somut fiille bağ kurulduğunda hukuki anlam taşıyabilir. Aksi durumda mahkeme, tek tek insanların ne yaptığını araştırmak yerine içine yerleştirildikleri büyük hikâyenin doğruluğunu kabul ederek yola çıkmış olur ve tam da Voltaire’in Calas davasında gördüğü tehlike başka bir çağın diliyle yeniden ortaya çıkar.
Burada yapılması gereken, daha mahkeme kararını vermeden “herkes masumdur” ya da “herkes suçludur” diye ikinci bir mahkeme kurmak değildir. Tam tersine Voltaire’in bize öğreteceği şey bundan daha ağırdır: İktidarın suçlu dediğine hemen suçlu dememek kadar, muhalefetin masum dediğine yalnızca siyasal yakınlık nedeniyle masum dememek de gerekir. Kanıt istemek gerekir, maddi gerçeklik istemek gerekir, isnat edilen fiille sanık arasında açık bağ kurulmasını istemek gerekir. Çünkü hukuk taraflarımızın doğrulanma aracı değil, taraflarımızın da sınandığı ortak zemindir. Bir insanın suçlu olup olmadığı televizyon ekranındaki sıfatlarla, gazete manşetleriyle, siyasi liderlerin kanaatleriyle ya da sosyal medyanın alkışıyla belirlenmeye başlanmışsa, yargılama mahkeme salonuna gelmeden çok önce başlamış ve toplum kendi hükmünü hukuk adına vermeye koyulmuş demektir.
Voltaire’in çağında buna mezhep önyargısı deniyordu. Protestan olmak, suçlama karşısında insanı daha baştan kuşkulu hâle getirebiliyordu. Modern toplumlarda aynı mekanizma mutlaka dinsel kimlikle işlemiyor; bazen siyasal aidiyet, ideolojik yakınlık ya da belirli bir çevrenin parçası olmak insanın üzerine ikinci bir kimlik gibi yapıştırılıyor. Belediye çalışanı olmanız, belirli bir siyasetçinin yanında görev yapmanız, aynı toplantıya katılmanız veya belirli kişilerle telefon görüşmesi yapmanız, ancak somut suçla bağlantısı ortaya konduğu ölçüde hukuki anlam taşır. Aksi hâlde ilişki suçun deliline, yakınlık örgütün kanıtına, siyasal beraberlik kriminal bağa dönüşür ve hukuk tek tek fiilleri soruşturmaktan uzaklaşıp insanları ait oldukları çevrenin hikâyesi içinde yargılamaya başlar. İşte Calas’ın trajedisi tam da burada yeniden hatırlanmalıdır; toplumun önyargısı sanıktan önce mahkeme salonuna girmiş, sanığın kim olduğu, ne yaptığı sorusunun önüne geçmişti.
Uygarlık, takvim yapraklarının ilerlemesi değildir. Bir ülke teknoloji bakımından iki yüz yıl ileri gidebilir, fakat hukuk anlayışı birkaç yıl içinde yüzlerce yıl geriye yürüyebilir. Dosyalar kalınlaşabilir, adliye binaları büyüyebilir, dijital deliller çoğalabilir, soruşturma yöntemleri gelişebilir; fakat bütün bunlar tek başına adaletin geliştiği anlamına gelmez. Voltaire muhtemelen İBB davasının hacmine şaşırır, yüzlerce sanığı, binlerce sayfalık iddianameleri, karmaşık ilişki şemalarını, tanık anlatılarını ve birbirinin içine geçen suçlamaları görür, fakat dosyanın büyüklüğünden etkilenmek yerine aynı eski soruyu sorardı: “Bütün bunların içinde suçun kendisi nerede?” Çünkü hukukta nicelik, nitelik değildir; bin sayfalık bir iddia tek sayfalık sağlam bir kanıttan daha güçlü olmak zorunda değildir. On kişi aynı söylentiyi tekrar ettiğinde söylenti on ayrı gerçeğe dönüşmez; devletin görevi anlatılan hikâyelerin birbirini desteklemesinden önce, bu hikâyelerin maddi dünyada karşılığı olup olmadığını gösterebilmektir.
İşte tam bu noktada Voltaire’in bütün felsefesinin içinden geçen o küçük ama korkunç soru yeniden yükselir: Ya yanılıyorsanız? Bu soru sanığı beraat ettiren bir hüküm değildir, savcılığı suçlayan bir slogan da değildir; hukukun başlangıç sorusudur. Çünkü mahkeme yanılabilir, savcı yanılabilir, tanık yanılabilir, gazeteci yanılabilir, halk yanılabilir, muhalefet yanılabilir, iktidar yanılabilir ve en önemlisi devlet yanılabilir. Modern hukuk dediğimiz büyük yapı, aslında devletin ve insanın yanılabileceğinin kabulünden doğmuştur. Savunma hakkı bunun için vardır, istinaf bunun için vardır, temyiz bunun için vardır, masumiyet karinesi ve şüpheden sanığın yararlanması ilkesi bunun için vardır. Bunların hiçbiri suçluyu korumak amacıyla icat edilmemiştir; masum bir insanın devlet tarafından suçlu ilan edilmesini zorlaştırmak için vardır. Hukuk, güçlü olanın daha kolay cezalandırabilmesi için değil, gücü sınırlandırmak için vardır.
Fakat işin daha karanlık bir yanı da vardır. Bir toplumda tutukluluk giderek cezadan önce cezaya dönüşmeye başladığında, mahkeme kararını beklemek bile anlamını değiştirmeye başlar. İnsan sonunda beraat edebilir; fakat aylar, bazen yıllar geri verilemez. Çocuğunun büyüdüğü günleri, annesinin cenazesini, yaptığı işi, özgürce yürüdüğü sokağı, hayatından alınan zamanı hiçbir beraat kararı geri getiremez. Hukuk kâğıt üzerinde “tedbir” diyebilir, fakat tedbir yeterince uzadığında insanın hayatında hükme benzemeye başlar. İşte Voltaire’in Calas davasında gördüğü korkunç gerçek buydu: Kurum yıllar sonra kendi hatasını kabul edebilir, fakat işkence edilmiş beden ve alınmış hayat geri verilemez. Çağdaş hukuk bu nedenle yalnız mahkûmiyet kararının adil olmasıyla değil, yargılama sürecinin kendisinin cezaya dönüşmemesiyle de sınanır.
Sonra Voltaire’e başka bir dosya gösterelim. Bu kez önünde belediyeler, ihaleler, şirketler, telefon kayıtları ve büyük bir siyasal dava yok; küçük bir sahne, bir mikrofon, birkaç yüz seyirci ve bir komedyenin yaptığı şakalar var. Deniz Göktaş’ın stand-up gösterisinde söylediği sözlerin ardından hakkında yürütülen soruşturmayı, gözaltını, tutukluluğu ve gösteriye yönelik erişim engelini anlatalım. Voltaire önce şaşırabilir, sonra belki kısa bir kahkaha atar, ardından yüzündeki alaycı ifade birden ciddileşir. Çünkü bu hikâyeyi de tanımaktadır. La Barre da belediye ihalesi nedeniyle yargılanmamıştı; dinsel saygısızlık sayılan davranışlarla suçlanmış, kutsala yeterince hürmet etmediği düşünülen genç bir insanın bedeni devletin ibret aracına dönüştürülmüştü. Elbette bugünün Türkiye’sindeki bir ceza davasını on sekizinci yüzyıl Fransa’sındaki işkence ve ölüm cezasıyla aynılaştırmak tarihsel olarak yanlış olur; fakat iki olayın altında yatan soruyu karşılaştırmak hâlâ mümkündür: Kutsal sayılan bir şey hakkında ne kadar konuşabiliriz ve kutsalın sınırını kim belirler?
Bir insanın dini inancına hakaret edilmemesi, insanların inançları nedeniyle aşağılanmaması medeni toplumun temelidir. Fakat bir inancın mensuplarını aşağılamakla, o inancın metinleri, kurumları, tarihsel yorumları, çelişkileri veya toplumsal pratikleri üzerine mizah yapmak aynı şey değildir. Bu sınırı tartışmak elbette gereklidir; fakat tartışmanın kendisi cezalandırma mantığına dönüştüğünde özgürlük alanı hızla daralmaya başlar. Mizah kaba olabilir, kötü olabilir, zevksiz olabilir, insanı öfkelendirebilir, hatta bazı şakalar toplumsal açıdan gerçekten sorunlu bulunabilir. Ancak özgürlük zaten sevdiğimiz söz için gerekli değildir. Hiç kimse iktidarı övdüğü, çoğunluğun değerlerini tekrarladığı ya da herkesin hoşuna giden şeyleri söylediği için düşünce özgürlüğüne ihtiyaç duymaz. Özgürlüğün gerçek sınavı, bizi rahatsız eden sözün kapısında başlar.
Voltaire’in ironiye ve alaya verdiği önem burada yeniden anlam kazanır. Mizah onun için yalnız insanları eğlendiren edebî bir süs değildi; otoritenin kendisini çevrelediği ciddiyet duvarını delen bir düşünme biçimiydi. Her iktidar kendisini ağır, görkemli ve dokunulmaz göstermeyi sever; cübbe, tören, unvan, merasim, makam odası ve resmî dil iktidarın etrafında psikolojik bir mesafe yaratır. Kahkaha bu mesafeyi küçültür. İnsan korktuğu şeye gülmeye başladığında otoritenin büyüsü bozulur; kral bir anda kral olmaktan çıkmaz ama artık yalnızca kral olarak görünmez, aynı zamanda gülünç olabilecek bir insan hâline gelir. Belki iktidarların mizahla tarihsel kavgasının nedeni de budur. Eleştirinin karşısına açıklama koyabilirsiniz, iddiaya karşı başka bir iddia geliştirebilirsiniz, fakat kahkahayla tartışmak zordur; çünkü kahkaha, otoritenin kendisi hakkında kurduğu görkemli hikâyeyi bir saniyede küçültebilir.
Deniz Göktaş meselesini bu nedenle yalnızca “Bir komedyenin şakası doğru muydu?” sorusuna sıkıştırmak eksik kalır. Asıl soru, kötü bir şakanın ya da rahatsız edici bir sözün toplumsal ve hukuki karşılığının ne olması gerektiğidir. Kötü mizahın cezası salonun sessizleşmesi, seyircinin bilet almaması, eleştirmenin sert bir yazı yazması, toplumun itiraz etmesi olabilir; fakat devletin bedene el koyduğu, özgürlüğü ortadan kaldırdığı anda mesele estetik ya da ahlaki tartışmadan çıkar ve doğrudan iktidar ile düşünce arasındaki ilişkiye dönüşür. İnsan konuşur, devlet onu susturmak için demiri devreye sokarsa düşünce tartışması artık fikirler arasında değil, güç ile beden arasında yürümeye başlar. Voltaire’in bütün hayatı boyunca savunduğu basit gerçek tam da burada belirir: Bir düşünce yanlışsa başka bir düşünceyle çürütülür; bir şaka kötüyse daha iyi bir sözle, eleştiriyle, toplumsal itirazla karşılanır. Kılıç, kelepçe ya da hücre düşünceye cevap vermez, yalnızca konuşanın bedenine ulaşır.
Üstelik modern sansür artık yalnız kitabı yakmak, gazeteyi toplatmak ya da matbaaya polis göndermek biçiminde işlemiyor. Bir gösterinin dijital dolaşımını engellemek, videoyu erişilemez hâle getirmek, sözün tekrar izlenmesini ve tartışılmasını önlemek de çağdaş dünyanın yeni sansür biçimleri arasında yer alıyor. Voltaire bunu da tanırdı; kendi kitapları yasaklanan, takma adlarla yazan, metinlerini sınırlar arasında dolaştırmak zorunda kalan biri için sansür yabancı değildi. Otorite kitaptan kâğıt olduğu için korkmuyordu; bugün de videodan piksel olduğu için korkmuyor. Korkulan şey, başka türlü düşünmenin mümkün olduğunu göstermesidir. Bir insan güldüğünde yalnızca eğlenmez; bazen kutsal kabul edilen ciddiyetin zorunlu olmadığını, başka türlü bakmanın mümkün olduğunu keşfeder ve tam da bu nedenle mizah, tarihin hemen her döneminde iktidarların en huzursuz olduğu dillerden biri olmuştur.
Voltaire’in çağındaki Tanrı muhafızları ile bugünün düzen muhafızları arasında elbette tarihsel farklar vardır; fakat bir akrabalık da gözden kaçmaz. Eskinin muhafızı “Tanrı’nın hakikatini ben temsil ediyorum” diyordu; modern muhafız bunu söylemek zorunda değildir. “Devleti ben temsil ediyorum”, “milletin değerlerini ben koruyorum”, “kamu düzenini ben savunuyorum”, “toplumun hassasiyetlerini ben biliyorum” diyebilir. Kelimeler değişir, fakat muhafızlığın temel iddiası değişmez: Sınırı ben çizerim. İşte tehlike burada başlar. Çünkü bir kurum yalnız yasayı uygulamakla yetinmeyip hangi düşüncenin meşru, hangi mizahın kabul edilebilir, hangi siyasal muhalefetin normal ve hangi eleştirinin tehdit olduğuna da karar vermeye başladığında, hukukun alanı fark edilmeden hakikatin muhafızlığına dönüşür.
Bu dönüşümde yalnız mahkemelerin değil, kanaat üreten bütün kurumların payı vardır. Voltaire’in Calas davasında karşısında yalnız mahkeme yoktu; söylenti, kalabalık ve mezhep önyargısı da vardı. Calas daha hâkimin önüne çıkmadan toplumsal hikâye yazılmış, suçlu imgesi hazırlanmıştı. Modern çağda bunun karşılığı bazen televizyon stüdyoları, gazete manşetleri ve sosyal medya hesapları oluyor. Bir soruşturma henüz başlamışken insanların “çete”, “hain”, “ahlaksız”, “düşman” ya da doğrudan “suçlu” ilan edildiği bir kamusal atmosfer, mahkemenin resmî kararından bağımsız olarak toplumsal mahkûmiyet üretebilir. Gazeteci savcı değildir, gazete iddianame değildir, televizyon mahkeme değildir; bir kişinin suçlandığını yazmakla suçlu olduğunu yazmak arasındaki mesafe yalnız gazetecilik tekniği değil, insan onuruyla hukuk devleti arasındaki mesafedir.
Çağımızın büyük paradokslarından biri, sansürün ve itaatin artık her zaman doğrudan emirle yürümemesidir. Geçmişin saray gazetecisi hükümdarın sözünü çoğaltıyor, sansür memuru kitabın kapısını doğrudan kapatıyordu; bugün bazen emir vermeye bile gerek kalmaz. Mülkiyet ilişkileri, iş güvencesizliği, siyasal yakınlık, kamu kaynaklarına erişim, reklam düzeni ve kariyer beklentileri aynı sonucu daha incelikli biçimde üretebilir. İnsan hangi sözü söylediğinde işini kaybedeceğini, hangi soruyu sorduğunda ekrandan uzaklaştırılacağını, hangi yazının patronu rahatsız edeceğini öğrendiğinde görünür sansüre ihtiyaç azalır; sansür insanın içine taşınır. Böylece dışarıdaki muhafızın yerini içerideki otosansür alır. Voltaire’in düşünce özgürlüğünü bugüne taşımak bu nedenle yalnız devletin yasaklarını değil, düşüncenin dolaşımını belirleyen ekonomik ve toplumsal güç ilişkilerini de sorgulamayı gerektirir.
Devletin gücü arttıkça kanıt yükünün hafiflemesi değil ağırlaşması gerekir. Çünkü karşısında tek başına insan vardır. Devletin savcısı, polisi, teknik takip araçları, cezaevi, bütçesi, kurumları ve bütün idari olanakları vardır; sanığın ise sonunda bir bedeni, bir hayatı, bir ailesi ve avukatı vardır. Hukuk bu eşitsizliği görmezden gelmek için değil, onu sınırlamak için kurulmuştur. Bu nedenle İBB davalarına hangi siyasal taraftan baktığımızdan daha önemli bir soru vardır: Bugün oluşturduğumuz hukuk yarın kimin üzerinde kullanılacaktır? Muhalif olduğumuz insan için zayıf delili yeterli görüyorsak, sevmediğimiz komedyenin hapsedilmesini sorun etmiyorsak, siyasal rakibimizin uzun tutukluluğuna “Varsa bir şey yapmıştır” diyerek bakıyorsak yalnız onların hukukunu değil, kendi gelecekteki hukukumuzu da aşındırıyoruz. Çünkü hukuk kişiye göre eğildiğinde bir gün mutlaka başka bir yöne de eğilir.
Voltaire’in büyük dersi tam burada ortaya çıkar. O Jean Calas’ı Protestan olduğu için savunmadı; Calas’ın inancını paylaşması gerekmiyordu. La Barre’ın bütün davranışlarını onaylaması da gerekmiyordu. Savunduğu şey insanın iktidarın kesinliği karşısındaki kırılganlığıydı. Bu nedenle gerçek özgürlük sınavı dostlarımızla yapılmaz; sevmediğimiz, bize benzemeyen, düşüncesine katılmadığımız insanla yapılır. Bir muhafazakârın inanç özgürlüğü sosyalist için, bir sosyalistin ifade özgürlüğü muhafazakâr için değerli olmak zorundadır. Bir komedyenin rahatsız edici şakası dindarın hukuk sınavıysa, dindarın ibadet hakkı ateistin hukuk sınavıdır; muhalif belediye başkanının adil yargılanması iktidar seçmeninin, iktidar mensubunun adil yargılanması da muhalifin sınavıdır. Çünkü hukuk bize benzeyenler için kurulmuş ayrıcalık değil, birbirimize benzemediğimiz hâlde birlikte yaşayabilmenin ortak güvencesidir.
Belki Voltaire bütün bunları dinledikten sonra Silivri’nin yolunu sorardı. Ona neden diye sorduğumuzda mahkemeyi görmek istediğini söyler, ardından Çorlu’nun yolunu sorar ve orada bir komedyenin bulunduğunu duyduğunu anlatırdı. Ziyaretine izin verilmezse, Ferney’de yaptığı gibi bir masaya oturup mektuplar yazmaya başlardı; gazetelere, hukukçulara, yazarlara, hiç tanımadığı insanlara ulaşmaya çalışır, tek bir davayı mahkeme salonunun kapalı dünyasından çıkarıp kamunun vicdanına taşımak isterdi. Çünkü Calas olayında keşfettiği büyük güçlerden biri kamuoyuydu. Fakat kamuoyunun da yanılabileceğini bildiği için alkış değil kanıt, söylenti değil belge, nefret değil akıl isterdi. Ona göre kamusal vicdanın görevi mahkemenin yerine geçmek değil, mahkemenin de sorgulanabilir olduğunu hatırlatmaktı.
Ve belki gecenin sonunda İstanbul’da bir masada önüne kâğıdı çekip yalnızca bir soru yazardı: “Ya yanılıyorsanız?” İBB davasında sorulması gereken soru budur; Deniz Göktaş’ın hücresinin kapısında, bir gazeteci gözaltına alındığında, bir siyasetçi hakkında henüz hüküm verilmeden ekranlarda suçlu ilan edildiğinde ve devlet kendi doğruluğundan hiç kuşku duymadan bir insanın hayatına uzandığında sorulması gereken soru da budur. Çünkü demokratik hukuk devletini otoriter düzenden ayıran şey yöneticilerinin, savcılarının ya da hâkimlerinin hiç yanılmaması değildir; insanın, kurumun ve devletin yanılabileceğini kabul ederek bunun karşısına güvenceler koymasıdır. Masumiyet karinesi, bağımsız yargı, savunma hakkı, özgür basın, mizah, muhalefet ve eleştirel düşünce tam da bu nedenle vardır.
Fanatik insan kuşkudan nefret eder. Çünkü kuşku kesinliğin surlarına açılmış küçük bir deliktir ve iktidar kendisini hakikatle özdeşleştirmeye başladığı ölçüde aynı delikten korkar. Oysa medeni toplum tam tersine o deliği büyütür; hâkime “Yanılabilirsin”, savcıya “Kanıtla”, gazeteciye “Araştır”, siyasetçiye “Hesap ver”, vatandaşa “Sorgula”, filozofa “Kuşkulan”, komedyene ise “Konuş” der. Hakikatin güçlü olduğu yerde eleştiriden korkulmaz; iktidar kendi doğruluğuna güveniyorsa mizahı hapsetmek zorunda değildir. Çünkü insan, hakikatten daha değersiz değildir; devletin itibarı insanın özgürlüğünden daha kutsal, bir kurumun prestiji insanın hayatından daha önemli, bir siyasal iktidarın devamı hukukun devamından daha değerli değildir.
On sekizinci yüzyılda Tanrı’nın muhafızları Calas’ın hangi Tanrı’ya inanacağına, La Barre’ın kutsalın önünde nasıl davranacağına karar vermek istiyordu. Yirmi birinci yüzyılın muhafızları belki artık aynı cümleleri kurmuyor; fakat insanın ne söyleyebileceğini, kime gülebileceğini, kimi eleştirebileceğini ve hangi siyasal seçeneğin meşru kabul edileceğini belirleme arzusu tümüyle ortadan kalkmış değildir. Tarih bazen ilerlemez, yalnızca kostüm değiştirir. Rahibin yerini savcı alır demek tarihsel olarak kaba ve yanlış olur; fakat rahibin sahip olduğu yanılmazlık arzusu başka kurumlara göçebilir. Kutsal kitap devlet dosyasına dönüşmez; fakat kutsal metne atfedilen sorgulanmazlık resmî anlatıya aktarılabilir. Engizisyon geri gelmez; fakat toplumun bir bölümünü peşinen suçlu sayan zihniyet modern hukuk dilinin içinde kendisine yeni yollar bulabilir.
İşte bu nedenle Voltaire’i okumak eski bir filozofu anmak değil, kendi çağımızı teşhis etmektir. Onun Calas’ın darağacı önünde sorduğu soruyu bugünün adliye koridorlarına taşımak, La Barre ile birlikte kendi yakılan kitabının küllerinden bugünün sahnelerindeki kahkahayı duymak ve bütün bunların sonunda iktidarın karşısına devrimci görünen büyük bir söz değil, hukuk kadar sade bir ilke koymaktır: Suç varsa kanıtlayın, kanıt yoksa suç yaratmayın; söz varsa sözle karşılık verin, şaka kötüyse eleştirin, düşünce yanlışsa çürütün, fakat insan bedenini düşüncenin delili hâline getirmeyin. Çünkü bir ülkenin hapishanelerine bakarak yalnızca suçlularını değil, bazen korkularını da görürüz ve bir iktidarın neden korktuğunu anlamanın en kestirme yollarından biri, kimi susturmak istediğine bakmaktır.
Voltaire bunu yaklaşık üç yüz yıl önce anlamıştı. Bizim hâlâ anlamamız gereken şey ise belki bundan ibarettir: Hakikatin gerçekten güçlü olduğu yerde muhafızlara ihtiyaç azalır; hakikatin başına ne kadar çok muhafız dikiliyorsa, bazen korunmakta olan şey hakikat değil iktidardır. İşte tam o anda adaletin kapısına yeniden dönmek gerekir. Çünkü son sözü iktidarın değil hukukun söylemesi gereken bir ülkede, mahkemenin görevi devletin hikâyesini doğrulamak değil, insanı devletin hikâyesine karşı da koruyabilmektir. Voltaire’in bütün ömrü boyunca söylediği şey belki başka kelimelerle tam da buydu: Celladın elini durduracak ilk kuvvet hakikate sahip olduğundan emin olmak değil, yanılıyor olabileceğini hatırlamaktır.
















