Bazı cümleler vardır, söylendiği anın sınırlarını aşar. Söyleyen kişiden uzaklaşır, başka hayatlara, başka zamanlara dokunur. İnsan kendi geçmişinde kapandığını sandığı bir kapının yeniden aralandığını hisseder; bir sokağı, bir yüzü, bir arkadaşın gülümsemesini, yıllar önce içilmiş bir bardak çayın buğusunu yeniden hatırlar. Bazen tek bir cümle, yıllardır dağınık duran hatıraları görünmez bir ipin üzerine dizer ve insan dönüp baktığında kendi hayatının aslında ne kadar uzun bir yol olduğunu fark eder.

Sinem Dedetaş’ın tutuklanmadan önce kendisine yöneltilen “AKP’ye geçecek misiniz?” sorusuna verdiği yanıtı okurken bende olan biraz buydu:

“Ben CHP’nin adayı olduğum için kazandığımın farkındayım. Ben böyle büyük bir ahlaksızlığı yapamam. Bir tane onurumuz var, yani onu kaybedemeyiz. Yatarsın, çıkarsın… Suçsuzluğundan eminsen bir gün senin suçsuz olduğun ortaya çıkar. Ama onurunu kaybedersen onun geri dönüşü yok.”

İnsan yaş aldıkça bazı sözcüklerin ağırlığının değiştiğini fark ediyor. Gençken büyük sözleri seviyoruz; devrim diyoruz, özgürlük diyoruz, adalet diyoruz, gelecek diyoruz. Dünyayı değiştirmek için sözcüklerin gücünün yeterli olduğuna inanacak kadar genç ve güzel oluyoruz. Sonra hayat önümüze daha küçük görünen ama taşınması çok daha ağır sözcükler bırakıyor: dostluk, sadakat, vicdan, haysiyet, onur… Zaman geçtikçe anlıyoruz ki büyük düşünceler gündelik hayatın içindeki bu küçük sözcükler üzerinde yükselmiyorsa kolayca boş birer slogana dönüşebiliyor. İnsan, hangi düşünceye bağlı olursa olsun, sonunda kendisiyle baş başa kaldığında nasıl yaşadığına, kimin yanında durduğuna, hangi kapıdan başı eğik geçip hangisinin önünde dimdik kaldığına bakıyor.

Sinem Dedetaş benim de belediye başkanım sayılır. Çünkü ben Üsküdarlıyım.

Çocuk yaşta geldim İstanbul’a, Üsküdar’a. Şimdi kalkıp Üsküdar’ın her köşesini, her sokağını bilirim desem doğru olmaz; ama bilmediğim yerleri azdır desem çocukluğuma daha sadık kalırım. Bazı kentleri sokak sokak değil, insan insan öğrenirsiniz. Bir çeşmenin başında, bir okul sırasında, bir mezarlığın kapısında, bir caminin avlusunda, bir fabrikanın vardiya çıkışında, bir çay bahçesinde tanırsınız onları. Benim Üsküdar’ım da böyledir. Haritalarda gösterilen Üsküdar’dan başka bir Üsküdar taşırım içimde; camileri, kiliseleri, mezarlıkları, işçileri, mahpusları, vapurları, çay bahçeleri, kavgaları, korkuları, dostlukları ve çocukluğun henüz adını koyamadığı ayrılıklarıyla başka bir şehir.

Kimi zaman bir şehrin insanın hafızasında nasıl yer ettiğini düşünürüm. Benim için Üsküdar, yalnızca evlerin ve sokakların toplamı olmadı hiçbir zaman. Bir ucunda denizin içinde tek başına duran Kız Kulesi vardı. Çocukken ona baktığımda tarih düşünmezdim. Efsanelerini de bilmiyordum. Denizin ortasında neden bir kule olduğunu merak ederdim yalnızca. Sonra yıllar geçti; biz büyüdük, arkadaşlarımız dağıldı, sokakların sahipleri değişti, meydanlar yeniden yapıldı, binalar yıkıldı, yenileri dikildi. Kız Kulesi ise aynı yerde durdu. İnsan bazen çocukluğuna ait bir şeyin hâlâ yerinde olduğunu görünce tuhaf biçimde rahatlıyor. Sanki zaman her şeyi alamamış, size küçük de olsa bir tanık bırakmış gibi.

Salacak’tan baktığınızda Kız Kulesi’nin ardında bütün İstanbul uzanırdı. Sarayburnu, minareler, vapurlar, martılar… Bizim arkamızda ise bambaşka bir Üsküdar vardı. Yeni Valide Camii’nin avlusundan geçer, bazen Şemsi Paşa’ya kadar iner, denizin kıyısındaki o küçük caminin önünde dururduk. Halkın Kuşkonmaz dediği camiydi burası. Denizin, rüzgârın ve taşın birbirine değdiği yerde küçücük dururdu. Büyük yapıların ihtişamına ihtiyaç duymadan, sanki İstanbul’a “Ben buradayım” derdi. Çocuk aklımla camilerin büyüklükleri arasındaki farkı düşünmezdim; yalnızca bazılarının insana başka türlü baktığını hissederdim.

Valide-i Atik ise başka bir dünyanın kapısı gibiydi. Toptaşı’na doğru yürüdüğünüzde cami, külliye, eski duvarlar ve dar sokaklar birbirine karışırdı. O yaşlarda yapıların tarihini, kim tarafından ne zaman yaptırıldığını bilmezdim. Zaten bizim çocukluğumuzda tarih, taşların üzerine yazılmış tarihlerden çok, o taşların arasında yaşayan insanların hikâyeleriydi. İnsan sonradan öğreniyor; aynı duvarlar yüzyıllar boyunca ibadet edenleri, hastaları, mahpusları, çocukları, yoksulları görmüş. Taş yerinde kalmış, insanın kaderi değişmiş.

Toptaşı Cezaevi de o Üsküdar’ın içindeydi. Çocukluğunuzun sokağında bir cezaevi varsa hapishane size uzak bir ülke gibi gelmez. Duvar oradadır, kapı oradadır. İçeride insanların bulunduğunu bilirsiniz ama hayatın o duvarların arkasında nasıl aktığını düşünemezsiniz. Sonra büyür, o duvarların kimleri gördüğünü öğrenirsiniz. Yılmaz Güney’in de yolu düşmüştü Toptaşı’na; başka yazarların, sanatçıların, siyasal mahpusların da. Sinem Dedetaş’ın “Yatarsın, çıkarsın” sözünü okuduğumda Toptaşı’nın eski duvarlarının zihnimde belirmesi bundandır belki. Üsküdar’da insan özgürlüğün ne olduğunu bazen denize bakarak, bazen bir cezaevi duvarına bakarak öğreniyordu.

Ama benim Üsküdar’ım yalnızca taşın, tarihin ve mahpusların şehri değildi. Emek de vardı onun içinde. Tekel vardı; tütün kokusunun duvarlara sindiği binalar, işçiler, vardiyalar ve kapıdan belli saatlerde dalga dalga sokağa yayılan insanlar… Çocukluk hafızamda Tekel’in binalarından çok, vardiya çıkışındaki kadınlar ve erkekler kaldı.

Yorgun olurlardı. Bedenlerinde günün ağırlığı, yüzlerinde saatlerce çalışmanın izi görülürdü. Ama vardiya bitmişti artık; evlerine gidiyorlardı. Çocuklarına, eşlerine, sofralarına, mahallelerine… Yorgunluğun arasından küçük bir sevinç sızardı yüzlerine. Birbirlerine laf atar, güler, otobüse yetişmeye çalışır, kalabalığın içinde evlerine doğru dağılırlardı. Çocukken bu gülüşlerin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Yalnızca yorulmuş insanların kapıdan çıkınca biraz daha neşeli olduklarını görüyordum.

Yıllar sonra ben de öğrendim o gülüşün nereden geldiğini.

Üsküdar’dan, o sokaklardan, o işçilerden çok uzağa düştüğüm yıllarda ben de fabrikalarda vardiyalı çalıştım. Sabahın karanlığında işe gitmenin, gece herkes uyurken makinenin başında durmanın, saatin bir türlü ilerlemediği vardiyaların ne demek olduğunu yaşayarak öğrendim. İnsan yıllarca vardiya çalışınca fabrikanın saatinin başka, insanın saatinin başka olduğunu anlıyor. Bedeniniz eve gitmek isterken makine sizden kalmanızı ister; gözleriniz uykuya çağırırken vardiya çizelgesi daha birkaç saatiniz olduğunu söyler. Zaman artık duvardaki saate göre değil, molaya kaç dakika kaldığına, vardiyanın ne zaman biteceğine göre akar.

Sonra bir gün, yıllar önce Üsküdar’da Tekel kapısından çıkan o insanların yüzlerini hatırladım.

Çocukken yalnızca gördüğüm şeyi artık biliyordum.

Vardiya kapısından dışarı çıkmanın ne demek olduğunu ben de öğrenmiştim.

Fabrikanın kapısından çıktığınız anda dünya birden genişler. Birkaç dakika önce floresanların, makinelerin, gürültünün içinde size ait olmayan bir zamanın parçasıyken dışarıda hava yüzünüze vurur. Gece vardiyasından çıkmışsanız sabahın ilk ışığını görürsünüz; akşam vardiyasıysa sokakların tenhalaştığını. Yorgunsunuzdur, bazen konuşacak hâliniz bile yoktur. Ama eve gidiyorsunuzdur. İşte o anda insanın yüzünde küçük bir gülümseme belirir. Çünkü vardiya bitmiştir ve önünüzdeki birkaç saat yeniden sizindir.

Tekel işçilerinin o yorgun gülüşlerini yıllar sonra bu yüzden başka türlü hatırladım. Onlara dışarıdan bakan çocuk değildim artık. Aynı yorgunluğu başka bir ülkede, başka bir fabrikanın kapısından çıkarken bedenimde taşımıştım. Onların eve yetişme telaşını, vardiya bitince insanın içine çöken o sessiz ferahlığı artık biliyordum. İnsan bazı şeyleri önce görür, yıllar sonra yaşar; ancak yaşadıktan sonra geçmişte gördüğünün gerçek anlamını kavrar. Belki hafıza dediğimiz şey de biraz böyledir. Geçmiş değişmez ama biz değiştikçe geçmişte gördüklerimizin anlamı değişir.

Üsküdar’ı bana sevdiren biraz da bu kalabalıktı. Camiye giden, kiliseden çıkan, fabrikadan dönen, cezaevindeki yakınına görüşe koşan, vapura yetişen, pazardan filesiyle eve dönen insanlar… Şehir dediğimiz şey taşlardan çok onların birbirine değen hayatlarından oluşuyor.

Tarihî camilerinin neredeyse hepsini gezmişliğim vardır. Yeni Valide’nin avlusuna girmiş, Valide-i Atik’in çevresinde dolaşmış, Kuşkonmaz’ın denize değen taşlarına bakmışımdır. Yenimahalle’deki kiliseleri ise sıra arkadaşım Amman’la dolaşmıştım. Zeynep Kamil’den aşağı inerken, eskiden tenekecileri geçtikten sonra Ahmediye Meydanı’na varmadan Paskalya yumurtaları karşılardı çocukluğumu. Rengârenk yumurtalardı bunlar. Çocuk aklımla önce renklerini görürdüm; yıllar sonra o renklerin ardındaki insanları düşünmeye başladım. Çünkü o yumurtalar, gidip gelmeleri seyrekleşen, sonra birer birer kaybolan, sayıları giderek azalan komşularımıza aitti.

Bir kentin değişmesi her zaman büyük binaların yıkılmasıyla olmuyor. Bazen bir dükkân kapanıyor, bir komşunun penceresi bir daha açılmıyor, tanıdık bir yüz sokaktan eksiliyor. Bir sabah bakıyorsunuz, çocukluğunuzda Paskalya günlerinde gördüğünüz o renkli yumurtalar artık yok. Kimse size bir açıklama yapmıyor. Birilerinin gitmiş olduğunu anlıyorsunuz yalnızca. Kent yerinde duruyor ama içinde taşıdığı insanlardan bir bölümü eksiliyor.

Amman da onlardan biriydi.

Sessizdi, ağırbaşlıydı. Söylediği sözün arkasında dimdik duran bir sıra arkadaşımdı. Gülmesi ayrı güzeldi, gülümsemesi ayrı. Kafa kafaya verip ders çalıştığımız da olurdu, arkadaşlarımıza hınzırca şakalar yaptığımız da. Fakat Amman’da o yıllarda tam anlayamadığım bir şey vardı: Hep biraz tedirgindi. Hayatın içinde bizim kadar rahat yürüyemiyor gibiydi. Biz bir yere girerken o önce bakar, biz konuşurken sözcüklerini biraz daha tartar, biz kahkahayı bıraktığımızda o sesinin ne kadar yükselebileceğini hesaplar gibiydi.

O zamanlar bunun nedenini anlayacak yaşta değildim. Sonra büyüdüm. İnsanların yalnızca karakterlerinden dolayı sessiz olmadıklarını, bazen tarihin de insanları sessizleştirdiğini öğrendim. Bazı çocuklara aileleri yalnızca terbiyeyi değil, görünmeden yaşamayı da öğretir. Çünkü kimi coğrafyalarda azınlık olmak, daha çocukken insanın omzuna kimsenin göremediği bir tedbir duygusu bırakır. İnsan hangi sokaktan geçeceğini, nerede yüksek sesle konuşmayacağını, bazen adını söylerken bile karşısındakinin yüzüne nasıl bakacağını daha çocuk yaşta öğrenir.

Bir gün okul çıkışında Bağlarbaşı’nda dedesinin yattığı mezarlığa gittik. Mezarlığa girer girmez ilk dikkatimi çeken temizliği ve düzeniydi. O yıllarda Karacaahmet Mezarlığı bugünkü kadar bakımlı değildi. Çocuk gözümle iki mezarlık arasındaki fark bile beni şaşırtmıştı. Ölümün herkesi eşitlediğini söyleriz ama mezarlıkların bile yaşayanların dünyasından izler taşıdığını insan sonradan anlıyor. Ölülerin sessizliğinde bile kültürlerin, inançların, hayat biçimlerinin kendine özgü bir dili var.

Karacaahmet ise benim için yalnızca büyük bir mezarlığın adı değildi. Orada bizim dünyamızdan, bizim yolumuzdan gelen bir hafıza da vardı. Memleketten İstanbul’a yaşlı konuklarımız geldiğinde onları alıp Karacaahmet Türbesi’ne götürürdüm. Bunu bana kimse özel olarak öğretmemişti. İnsan hangi geleneğin çocuğu olduğunu bazen kitaplardan önce öğreniyor; evde konuşulanlardan, büyüklerin anlattıklarından, lokmanın nasıl pay edildiğinden, hangi ad anıldığında seslerin biraz daha saygılı çıktığından… Ben de daha genç yaşlarda memleketten gelen o insanların İstanbul’da nereye götürülmek isteyeceklerini biliyordum.

Karacaahmet bizim yol hafızamızda Hacı Bektaş’la, Abdal Musa’yla yan yana anılan ulu adlardan biriydi. Bunun tarihini, menkıbesini o zaman bilmezdim; bilmem de gerekmiyordu. Büyüklerimizin Karacaahmet denildiğinde yüzlerinde beliren hürmet yeterdi bana. O zamanlar bugünkü gibi değildi orası; cemevi çok sonra olacaktı. Bizim için her şeyden önce sade bir türbeydi. Memleketten gelen yaşlıların türbenin eşiğinden içeri girerken yüzlerinin değiştiğini, İstanbul’un kalabalığı içinde biraz yabancı dolaşan o insanların birden tanıdık bir yere varmış gibi sakinleştiğini görürdüm. Şimdi düşünüyorum da insan yalnızca doğduğu yere değil, kendisinden önce yürümüş insanların bıraktığı hafızaya da memleket diyebiliyor.

Benim inanç dünyam da biraz böyle kurulmuştu. Hacı Bektaş’ın, Abdal Musa’nın, Karacaahmet’in adının yabancı olmadığı; insanı insan olduğu için incitmemenin, lokmayı bölüşmenin, düşenin elinden tutmanın, zalimin karşısında mazlumdan yana olmanın yalnızca güzel söz değil, yolun ahlakı sayıldığı bir dünyanın içinden geliyordum. Bunun adının Alevilik olduğunu elbette biliyordum; ama çocuklukta insan inancının felsefesini yapmıyor. Yaşıyor yalnızca. Büyüklerin elinden tutup türbeye gidiyor, lokmasını paylaşıyor, bazı isimlerin neden hürmetle anıldığını görüyor ve farkında olmadan kendisinden önce yürünmüş uzun bir yolun içine katılıyor.

Amman’ı ve onun dünyasını merak edişimde bunun da payı vardı sanırım. Kendi evinde başka türlü inanmanın suç olmadığını öğrenmiş bir çocuğun, sıra arkadaşının kilisesine girmekten korkması için bir nedeni yoktu. Ben onu Karacaahmet’e götürmedim; o beni kendi dünyasının kapısından içeri aldı. Bağlarbaşı’ndaki mezarlıkta dedesinin mezarına giderken onun sessizliğine eşlik ettim, kiliseye girdiğimizde duvarlardaki freskoları merak ettim. O başka bir inancın çocuğuydu, ben başka bir yolun. Fakat çocukluk arkadaşlığı aramıza dinlerin yüzyıllardır ördüğü duvarları koymamıştı. Aynı sırada oturuyor, aynı derslere çalışıyor, aynı şakalara gülüyor, sonra bir gün birbirimizin kutsal saydığı yerlere giriyorduk. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. İnsan karşısındakini kendisine benzetmeden de onun yanında yürüyebiliyor.

Sonra papaz efendiyle tanışmıştık. Ölçülü, kibar, cana yakın bir insandı. Beni rahatsız etmeyen sorularla tanımaya çalışmıştı. Freskolara ilgime şaşırmıştı sanırım. Duvarlardaki her tasviri, her resmi soruyordum; o da çocuk merakımı küçümsemeden büyük bir sabırla anlatıyordu. Başka bir inancın mekânında yabancı olduğumu hissettirmeyen bir adamın karşısında duruyordum. O günlerde felsefe, hoşgörü üzerine kitaplar okumamıştım, insanın ötekini tanımasının ahlaki ve siyasal anlamı üzerine uzun cümleler kuramazdım. Ama bazı şeyleri kitaplardan önce hayat öğretiyor insana. Papaz efendi bizi kapıya kadar uğurlarken “Yine gel,” demişti. Aradan geçen bunca yıldan sonra sesini hatırlamıyorum; ama o iki kelimenin sıcaklığı hâlâ içimde.

Çocukluğumun Üsküdar’ı böyleydi işte. Bir yanda Karacaahmet Türbesi, bir yanda kilisenin freskoları; bir yanda Yeni Valide’nin avlusu, bir yanda Kuşkonmaz’ın denize değen taşları; Valide-i Atik’in eski duvarlarının ardında Toptaşı Cezaevi, biraz ötede Tekel’den vardiyasını bitirip evine dağılan işçiler; aşağıda vapurlar, denizin ortasında Kız Kulesi… Aynı şehirde dua edenler, çalışanlar, mahpuslar, çocuklar, yaşlılar, yolcular vardı. Bir şehri şehir yapan da galiba buydu; birbirinden habersiz görünen hayatların aynı sokaklarda birbirine değmesi.

Sonra büyüdük ve aynı sokakların başka yüzlerini görmeye başladık.

Gençlik yıllarında Salacak Çay Bahçesi’nde oturur, Sarayburnu’na bakarak çay yudumlardık. Önümüzde Kız Kulesi dururdu, ardında İstanbul. Yan masada ise mutlaka birileri dünyayı kurtarıyor olurdu. Devrime yine ramak kalmıştı. Birkaç doğru hamle yapılsa memleket değişecek, biraz daha örgütlensek düzen çözülecek, halk gerçeği görse tarih başka türlü akacaktı. Biz de dönüp o sohbetlere karışırdık. Çaylar soğur, sesler yükselir, masaya yumruklar vurulur, dünya birkaç saat içinde yeniden kurulurdu. Sonra hesap ödenir, herkes evine dağılırdı. Dünya sabaha yine aynı dünya olarak uyanırdı ama biz vazgeçmezdik. Gençtik. Dünyanın değişebileceğine inanıyorduk. Bugün geriye dönüp baktığımda, yanıldığımız şeylerin yanında o inancın kendisinin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi görüyorum. Çünkü insanın dünyayı değiştiremese bile onun değiştirilebilir olduğuna inanması, teslim olmamasının ilk şartıdır.

Ama bizim Üsküdar’ımız yalnızca çay, arkadaşlık ve Sarayburnu manzarasından ibaret değildi. Görünmeyen sınırları vardı. Uncular’dan öteye geçmek biraz tehlikeliydi. Doğancılar’dan Ahmediye Meydanı’na kadar uzanan bir dünya vardı bizim için; ötesinde başka bir hâkimiyet başlıyordu. İskele Meydanı’nı ülkücü faşistler tutmuştu. Karşıya geçmenin güvenli yolu çoğu zaman Kadıköy üzerinden dolaşmaktı. Bugün genç birine anlatınca tuhaf gelebilir: Aynı ilçede yaşayan insanların birkaç sokak öteden geçemediği zamanlardı. Bir mahallenin ötekine, bir kahvenin başka bir kahveye, bir gencin başka bir sokağa yasak olduğu yıllar… Kentin sokakları yalnızca belediyelerin çizdiği sınırlarla değil, siyasal korkularla da bölünmüştü.

Bir yanda Kız Kulesi’nin önünden özgürce geçen vapurlar, birkaç sokak geride geçemediğimiz yollar vardı. Bir tarafta vardiyasını bitirip evine dönen işçiler, başka bir tarafta Toptaşı’nın kapısının ardında özgürlüğünü bekleyen mahpuslar… Camilerden ezan yükseliyor, bir başka sokakta kilisenin çanı çalıyor, Karacaahmet’in türbesinde memleketten gelmiş yaşlı bir kadın sessizce duasını ediyordu. Üsküdar bana hayatın çelişkilerini çok erken gösterdi. Belki bu yüzden hâlâ severim onu.

Yine de güzel günlerdi. Bunu söylerken acıları unuttuğum sanılmasın. İnsan geçmişini yalnızca güzel olduğu için özlemiyor. Bazen o geçmişin içinde kendisinin daha genç, daha cesur, daha umutlu hâlini gördüğü için özlüyor. Ben o yılları, pişmanlığını taşımadığım yıllar olarak hatırlıyorum. Yanlışlarımız oldu, yenilgilerimiz oldu, korktuğumuz zamanlar oldu; fakat neye inandığımızı biliyorduk. Bazı sokaklardan geçemiyorduk ama hangi tarafta durduğumuz konusunda bugünkü kadar yolumuzu kaybetmemiştik.

On sekizimde ayrıldım Üsküdar’dan. Sonra yıllarca dönmedim. İnsan bir yerden ayrıldığında yalnızca evini, sokağını, arkadaşlarını bırakmıyor; kendisinin bir parçasını da orada bırakıyor. Aradan yıllar geçiyor, başka kentlerde yaşıyor, başka ülkelerin sokaklarında yürüyor, başka dillerin içinde kendisine yeni hayatlar kuruyor. Ben de o başka ülkelerin fabrikalarında vardiyalara girdim; çocukluğumda Tekel kapısında gördüğüm yorgunluğu kendi bedenimde tanıdım. Fakat insan ne kadar uzağa giderse gitsin çocukluğunun şehri içinde yaşlanmadan kalıyor. Bir gün bir koku, bir fotoğraf, bir isim, bir gülüş ya da birkaç cümle o eski kapıyı yeniden açıyor.

“Bir tane onurumuz var.”

Ne olursa olsun ben Üsküdarlıyım. Bu yüzden Sinem Dedetaş benim de başkanım.

Onun gözaltına alınmasını, ardından tutuklanmasını içim acıyarak izledim. Ekranda gördüğüm yalnızca bir belediye başkanı değildi. Bir hanımefendi, güzel gülüşlü bir kadın, bir kardeş, bir başkan… Sonra o sözlerini yeniden düşündüm: “Yatarsın, çıkarsın… Ama onurunu kaybedersen onun geri dönüşü yok.”

İşte o cümle beni bütün bu yollara geri götürdü. Karacaahmet’e götürdüğüm yaşlı insanlara, Amman’ın sessizliğine, kilisenin duvarlarındaki freskolara, Tekel’den vardiya çıkışında evine yürüyen işçilerin yorgun gülüşlerine ve yıllar sonra aynı yorgunlukla başka bir ülkede fabrika kapısından çıkan kendi hâlime; Toptaşı’nın duvarlarına, Kız Kulesi’ne, Salacak’tan baktığımız Sarayburnu’na, geçemediğimiz Üsküdar İskelesi’ne…

Çünkü insanın onur dediği şey yalnızca büyük siyasal anlarda ortaya çıkmıyor. Çocukken sıra arkadaşının tedirginliğini incitmeden fark etmekte, başka bir inancın kapısından merakla girebilmekte, yaşlı bir konuğu kendisini ait hissedeceği yere götürmekte, fabrikanın kapısından çıkan yorgun insanın emeğine saygı duymakta, korkulan bir sokakta hangi tarafta durduğunu bilmekte de var. Onur insanın yalnızca kendisiyle ilgili değildir; başkalarına nasıl baktığınızla, onların acısına, emeğine, korkusuna ne kadar yaklaşabildiğinizle de ilgilidir.

İnsan ömrü boyunca çok şey kaybedebilir. Parasını kaybeder, yeniden kazanır. Makamını kaybeder, bir başkası gelir. Evinden ayrılır, başka bir ev kurar. Memleketinden gider, başka ülkelerde kendisine yeni sokaklar bulur. Özgürlüğünü bile bir süreliğine elinden alabilirler; demir bir kapıyı üzerine kapatabilir, gökyüzünü küçücük bir avluya sığdırabilirler. Toptaşı’nın eski duvarları bunun sessiz tanığıdır. Ama insanın kendi eliyle bıraktığı bazı şeylerin dönüşü gerçekten zordur. Onur bunlardan biridir. Çünkü hapishanenin kapısını başkası kapatabilir, fakat insanın kendi vicdanının kapısını ancak kendisi kapatır.

İktidarların hiçbir zaman tam olarak anlayamadıkları şey de budur. Gücü, insanın üzerinde kurdukları egemenlikle ölçerler. Bir insanı görevinden uzaklaştırdıklarında, evinin kapısına polis gönderdiklerinde, onu bir hücreye koyduklarında yenildiğini sanırlar. Oysa insan yalnızca bedenden ibaret değildir. Bazen parmaklıkların arkasındaki biri dışarıda özgürce dolaşanlardan daha özgürdür. Çünkü özgürlüğün bir yanı sokağa çıkabilmekse, öteki yanı aynaya baktığında gözlerini kendinden kaçırmamaktır.

Belki Yılmaz Güney’in bir zamanlar kaldığı Toptaşı’nın duvarlarını düşünmem bundandır. İnsanlar o kapılardan girer, yıllar sonra çıkarlar. Cezaevleri değişir, yöneticiler değişir, gardiyanlar emekli olur, mahkeme dosyalarının kâğıtları sararır. Ama insanın oraya neden girdiği, içeride nasıl durduğu ve çıktığında ne taşıdığı bazen kendisinden sonra gelenlerin hafızasında yaşamaya devam eder. Zulmeden, karşısındakinin hayatını belirleyebildiği için kendisini tarihin sahibi sanır. Oysa tarih tuhaf bir şeydir; gücün masasından kalkıp zamanın masasına oturduğunda başka türlü hüküm verir. Bir zamanların korkulan isimleri birkaç satıra dönüşür, makamların sahipleri unutulur, sarayların nöbetçileri değişir. Fakat direnmiş bir insanın tek bir cümlesi yıllar sonra başka insanların hafızasında yeniden yaşayabilir.

İnsan onuru için uzak ülkelere gidebilir. Yıllarca sürgünde yaşayabilir. İşsiz kalabilir, yalnız kalabilir, hapis yatabilir. Bunların hiçbirini kutsamak gerekmez; acı, acıdır. Hapishane hapishanedir, sürgün sürgündür, ayrılık ayrılıktır. Fakat insan bütün bunların içinden başı dik çıkabilir. Çünkü zulmün tuhaf bir kaderi vardır: Uygulandığı anda güç gibi görünür, zaman geçtikçe utanca dönüşür.

Çocukluğumun Üsküdar’ında Paskalya yumurtalarının renkleri giderek azaldı. Amman’ın neden hep birkaç adım geride yürüdüğünü çok sonra anladım. İskele Meydanı’ndan geçemediğimiz günler geride kaldı. Toptaşı Cezaevi eski işlevini yitirdi. Tekel’in vardiya düdükleri sustu, işçiler başka yerlere dağıldı. Ben yıllar sonra başka bir ülkede başka fabrikaların vardiya düdüklerini duydum ve çocukluğumda gördüğüm o insanların yorgun gülüşlerinin ne anlattığını öğrendim. Karacaahmet’te yalnızca türbenin bulunduğu yılların ardından cemevi yükseldi. Salacak’taki çaylarımız çoktan soğudu, masaların çevresindeki arkadaşlar dünyanın dört bir yanına dağıldı. Papaz efendinin “Yine gel” diyen sesi zamanın içinde kayboldu.

Yeni Valide hâlâ orada, Valide-i Atik de. Kuşkonmaz denize bakıyor, Kız Kulesi hâlâ suyun ortasında duruyor. Şehir değişti, biz değiştik, dünya değişti. Ama insanın içinde bazı şeylerin değişmemesi gerekiyor: vicdanın, dostluğun, başkasının korkusunu anlayabilme yetisinin, emeğe duyulan saygının ve onurun.

Sinem Dedetaş’ın sözleri beni bu yüzden yalnızca bugünün siyasetine götürmedi. Çocukluğuma götürdü. Çünkü insanın hayatı sandığımız kadar parçalı değil. Çocukken gördüğümüz bir haksızlık, gençken karşı çıktığımız bir zorbalık, bir fabrikanın kapısında gördüğümüz yorgunluk, yıllar sonra kendi bedenimizde duyduğumuz aynı yorgunluk, bir arkadaşımızın sesindeki tedirginlik ve başka bir insanın başına gelen haksızlık, hayatın bir yerinde birbirine bağlanıyor. İnsan yaş aldıkça kendi hayatının birbirinden kopuk sandığı parçalarının aslında aynı hikâyeyi anlattığını fark ediyor.

İsimler değişiyor, zaman değişiyor, iktidarlar değişiyor. Ama insanın önündeki temel soru pek değişmiyor: Güç karşısında ne yapacaksın?

Bazen bu sorunun cevabı kocaman nutuklarda değil, küçücük bir cümlede saklı oluyor:

“Bir tane onurumuz var.”

Günün sonunda çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakacağımız şey yalnızca evler, kitaplar, fotoğraflar değildir. Onlara biraz da nasıl yaşadığımızın hikâyesini bırakırız. Bir gün torunlarımız karşımıza oturup “O günlerde sen ne yaptın?” diye sorduğunda vereceğimiz cevap, hayatımızın en ağır hesabı olabilir.

Zulmedenlerin de anlatacak hikâyeleri vardır kuşkusuz. Ama insan yaptığı zulmü torunlarına gururla anlatamaz. “Bir insanı hapse attırdım, bir başkasını korkuttum, birini ekmeğinden ettim, ötekini susturdum,” diye övünemez. Gücün hatırası insana miras kalmaz; çoğu zaman geriye yalnızca utancı kalır.

Onuruyla ayakta duranların anlatacakları ise başkadır. Onlar yıllar sonra çocuklarının, torunlarının gözlerine bakıp “Yattım, çıktım; korktum ama eğilmedim. Yalnız kaldım ama kendimi satmadım. Bedel ödedim ama kendimi kaybetmedim,” diyebilirler.

İnsanın sonunda yanında götürebildiği servet de belki budur.

Şimdi çocukluğumun Üsküdar’ını düşündüğümde gözümün önünden insanlar geçiyor. Amman geçiyor, gülümseyerek. Memleketten gelen yaşlılar Karacaahmet’in kapısından içeri giriyor. Papaz efendi kapıda durup “Yine gel” diyor. Tekel işçileri vardiyadan çıkmış, yorgun ama neşeli adımlarla evlerine yürüyor. Yıllar sonra başka bir ülkede, başka bir fabrikanın kapısından vardiyasını bitirip çıkan bir işçi daha katılıyor onların arasına; o da benim. Salacak’ta birkaç genç yine dünyayı kurtarıyor. Vapurlar Sarayburnu’na doğru ilerliyor. Yeni Valide’nin avlusundan güvercinler havalanıyor. Kuşkonmaz’ın önünde deniz taşlara vuruyor. Kız Kulesi ise bütün bunları sessizce seyrediyor.

Ben de onların arasından geçiyorum; çocuk, genç, işçi, sonra yaşlanmış hâlimle.

Ve bütün o kalabalığın içinden bugüne ulaşan bir cümleyi duyuyorum:

Bir tane onurumuz var.

Onu kaybetmemek gerek.