Hasan KAYA
Denize dönüp durdum, ellerim cebimde; denize, uzaklara bakarken mırıldanır gibi; “Hiçbir şeyi anlamak artık mümkün değil, çünkü olup biteni akılla açıklamak imkânsız” dedikten sonra kendime dönerek çizdiğim umutsuz tablosunun üzerini gülümsemeyerek karalıyorum.
“Bu kadar zor mu?”
“Her zaman zordu” dedikten sonra yürüyorum, döndüğümde sahil boyu sıralanmış evleri, apartmanların alt katlarında kaldırımlara taşarak sıralanmış kafeleri görüyorum. Durup bakıyorum ilk kez görüyormuş gibi.
“Şöyle bakınca, bir düzen, bir uyum görebiliyor musun?” diye soruyorum kendi kendime.
Cevabım hiç gecikmiyor; “Hayır” diyorum.
Bir birinden farklı rengin renk boyanmış dış cepheleri, balkonların kiminin duvarları örülerek içeri alınmış, odaya, solona katılmış, kimi camla kapatılmış. Çatı ve terasların hepsi bir birinden çok farklı evler, apartmanlar. Dükkânların abartılı ışıklandırılmış tabelaları, her yerde, her şeyde düzenden çok düzensizlik, karmaşa, uyumsuzluk gözümü yoruyor…
Yanımdan geçen kalabalığın gürültüsü, bağırmaları, gülmeleri bir birine giriyor, iç sesimi bastırıyor.
“Her yer böyle, düzensiz, gürültülü, kendi içinde uyumunu kaybetmiş, kirlenmiş. Bu çirkinliğin içinde, yaşadığımız karmaşa, bu düzensizlik, bu kirlenmişliğin akıl neresinde?”
Betonla denize sınır çizilmiş, daraltılmış kumsalda gazete sayfaları uçuşuyor, muhtemelen geçen yazdan kaldı bu mısır koçanları, pet şişeler, yoğurt kapları, çiftinden ayrı düşmüş yırtılmış ayakkabı, terlik, havada toz bulutu.
Kaçmak istiyorum bir an, hızlı adımlarla yürüyorum, oradan uzaklaşıyorum. Az ilerde, sahile dik inen bir yolun ağzında duruyorum. Sokağın iki yanında kaldırımlara taşmış dükkânlar, sepetler, askılarda satışa çıkmış kazak, mont ve ayakkabılar, ev eşyaları, temizlik malzemeleri, renk renk plastik kova ve leğenler.
Sokağı geçer geçmez beni neyin karşılayacağını biliyorum. İlk karşıma çıkacak olan kasabanın gürültüsünü geçer geçmez, kaldırımlara taşmış dükkânların satışa çıkmış malları beni kaldırımdan aşağı caddeye, yolun ortasına itecek… Sonra korna sesleri, motor gürültüsü, bağırarak konuşan, kavgaya hazır insanlar, onlardan birileri yanımdan geçerken esaslı bir omuz atacak, düşüp yere yapışmazsam, soluğu caddenin ortasında alacağım.
Gündelik hayatımızın içinde her gün kendini yeniden üreten, şehre yabancı, birazda şehre yerleşmekten korkan ona karşı bir kültürden söz ediyordum.
Genellikle bu, kültürsüzlük olarak ifade ediliyor, eğitimle üstesinden gelinir bir şey sanılıyor. Hayır, bu kültürsüzlük değil. Bir kültür bu, böyle bir kültür…
“Neden değişmiyor?” diye sorunca, kendime içimden kendime gülüyorum. Bozulmam gerekiyordu bu gülümsemeye, ama kendime sorduğum sorunun nahiv sıradanlığına sığınıp, üstelik arsızca gülümseyerek ısrarla cevabını bekliyorum sorumun.
“Bilmiyorum” demek geliyor içimden önce, sonra “değişmez” diyorum.
Neden değişsinler, zorları ne?
“Yeni” ne kadar çekici, sihirli bir sözcük olursa olsun, bilinmezliğin ülkesi olarak bizi korkutmaya yetiyor. İnsan korkamasın bir kez, “böyle iyi” diyerek yiğitliğe bulduğu her şeyi sürebiliyor.
Bu yüzden, iyi ki bazı şeyler insanın elinde değil, iyi ki; “böyle iyi” demesi yetmiyor. Yiğitliğine ne sürerse sürsün kirlendiğiyle kalıyor. Ayak direyerek, adımlarını istediği kadar küçültmesi, demirden korkması o trene binmesine engel olmuyor.
Hasan KAYA
19 Mart 2015 Perşembe