Bir düşünce bazen yalnızca kavramlarla ilerleyemez; insanın zihnine olduğu kadar duygularına, korkularına, anılarına ve hayal gücüne ulaşmak için şiirin sesine de ihtiyaç duyar. Çünkü insan yalnızca aklıyla yaşamaz; korkularıyla, umutlarıyla, çocukluğundan taşıdığı imgelerle, törenlerin bıraktığı izlerle, kendisine anlatılan cehennemlerle, vaat edilen cennetlerle ve görünmeyen güçlerin gölgesinde büyür. Lucretius’un Nesnelerin Doğası Üzerine adlı büyük eseri, tam da bu nedenle yalnızca bir felsefe metni değil, insan zihninin üzerine örtülmüş kutsal korku perdesini yırtmaya çalışan büyük bir şiirsel girişimdir. O, Epikuros’un doğa, ölüm, tanrılar ve mutluluk üzerine geliştirdiği düşünceleri yalnızca aktarmakla kalmamış; bu düşünceleri Roma dünyasının savaşları, siyasal çalkantıları, servet tutkusu, köle emeği, aristokrat rekabeti ve kutsal korkuları içinde yeniden kurmuştur. Onun şiiri gökyüzüne yükselen bir yakarıştan çok, gökyüzünün insanlar üzerinde kurduğu korkuyu yeryüzüne indiren bir sorgulamadır. Tanrıların gerçekten var olup olmadığından önce, onların adına üretilen korkunun insan hayatında ne yaptığıyla ilgilenir. Çünkü korku, yalnızca insanın içinde taşıdığı kişisel bir duygu değildir; davranışları yöneten, düşünceyi sınırlandıran, itirazı susturan, boyun eğmeyi erdem gibi gösteren ve toplumsal düzeni görünmez bağlarla ayakta tutan bir kuvvettir.
İnsan nedenini bilmediği her olay karşısında görünmeyen bir irade aramaya eğilimlidir. Gök gürlediğinde Tanrı’nın öfkesini, salgın yayıldığında ilahi cezayı, savaş başladığında kutsal buyruğu, yoksulluk içinde yaşadığında değişmez kaderi, mahkeme kapısında bekletildiğinde ise devletin şaşmaz adaletini görmek üzere eğitilebilir. Oysa olayların ardındaki gerçek nedenler görünmez hale geldiğinde korku, düşüncenin yerini alır. İnsan doğayı anlamadığında doğadan, ölümün ne olduğunu bilmediğinde ölümden, iktidarın nasıl kurulduğunu göremediğinde hükümdardan, Tanrı’nın ne istediğini bilemediğinde ise Tanrı adına konuşanlardan korkar. Lucretius’un şiiri bu korku perdesini yırtmak ister. Tanrıları yıkmak için değil, insanların tanrılar adına yaşamlarını değersizleştirmesine, başkalarını kurban etmesine, kendi akıllarından vazgeçmesine ve kendi elleriyle kurdukları kurumların önünde çaresiz diz çökmesine karşı yazılmıştır. Evrenin maddeden ve boşluktan oluştuğunu, doğanın insan ahlakına göre hareket etmediğini, ölümün duyumun sona ermesi olduğunu ve tanrıların insan işlerine müdahale etmediğini söylerken amacı insanı evren içinde önemsizleştirmek değil, onu kendi sorumluluğuna geri döndürmektir.
Lucretius, Roma Cumhuriyeti’nin dışarıdan büyüdüğü, içeriden ise parçalandığı bir dönemde yaşadı. Roma Akdeniz dünyasının geniş bir bölümünü egemenliği altına alıyor, savaş ganimetleri, köleler, madenler, tahıl ve servet şehre akıyordu. Fakat dışarıdan güçlenen bu dünya, içeride derin bir eşitsizlik üretiyordu. Küçük toprak sahipleri uzun savaşlar ve borçlar nedeniyle topraklarını kaybederken büyük mülkler belirli ailelerin elinde toplanıyor, köle emeği genişliyor, siyasal makamlar servetle askerî gücün buluştuğu alanlara dönüşüyordu. Cumhuriyetin yurttaşlık, ortak yönetim ve kamusal sorumluluk düşüncesi, güçlü ailelerin, borç ilişkilerinin, savaş komutanlarının ve servet sahiplerinin rekabeti içinde giderek aşınıyordu. Gracchus kardeşlerin toprak düzenlemeleri kanla bastırılmış, Marius ile Sulla arasındaki çatışmalar siyasal cinayetleri, sürgünleri, mallara el koymayı ve hukukun iktidar kavgasının aracına dönüşmesini olağanlaştırmıştı. Roma yalnızca başka halkları fethetmiyor, kendi içindeki toplumsal bağı da tüketiyordu.
Böylesi dönemlerde din, yalnızca insanların ölüm ve anlam karşısında sığındığı kişisel bir alan olarak kalmaz; savaşların, iktidar mücadelelerinin, devlet törenlerinin ve toplumsal itaatin dili haline gelir. Komutanlar sefere çıkmadan önce tanrılardan işaret bekler, rahipler savaşın uğurlu olup olmadığını açıklar, zaferler ilahi lütuf, yenilgiler ise toplumun günahlarının sonucu olarak yorumlanır. İnsanların kanıyla genişleyen imparatorluk, kendi maddi çıkarlarını kutsal bir görev gibi sunabilir. Ordular yalnızca silahla değil, uğruna ölmenin anlamlı olduğuna dair anlatılarla yürür. Bugün de büyük meydanlarda, resmî törenlerde, ekranların tek sesli gürültüsünde ve mahkeme kararlarının soğuk cümlelerinde benzer bir dilin yankısı duyulabilir; yoksulun çocuğuna sabır, emekçiye fedakârlık, itiraz edene terbiye, zengine ise güvence öğütleyen bu dil, çoğu zaman kendisini ortak iyinin, vatanın, dinin, devletin ya da düzenin dili olarak sunar. İşte Lucretius, böylesi bir dünyada insanları göksel korkudan kurtarmaya çalışan bir şiir yazdı. Onun sözü sarayın görkemini büyütmek için değil, savaşın, servetin, yoksulluğun, ölüm korkusunun ve kutsal tehditlerin içinde sıkışmış insanın zihnini özgürleştirmek içindi.
Lucretius’un eserindeki en çarpıcı sahnelerden biri İphigenia’nın kurban edilmesidir. Yunan ordusu Troya’ya gitmek üzere Aulis’te beklemekte, fakat rüzgâr çıkmadığı için gemiler hareket edememektedir. Kâhinler, tanrıça Artemis’in öfkesinin ancak Agamemnon’un kızı İphigenia kurban edilirse yatışacağını bildirir. Genç kız evlilik vaadiyle tören yerine getirilir; onu bekleyen şey bir düğün değil, ordunun önünü açmak amacıyla hazırlanmış bir kurban sunağıdır. Babası, askerler, komutanlar ve rahipler bu ölümü bir cinayet değil, savaşın başlayabilmesi için yerine getirilmesi gereken kutsal görev olarak kabul ederler. Lucretius için bu sahne, dinin insanlara nasıl korkunç şeyler yaptırabileceğinin simgesidir. Fakat burada yalnızca yanlış bir inançtan söz edilemez; bir insanın yaşamını soyut, tartışılmaz ve kendisinden büyük olduğu ileri sürülen bir amaç uğruna harcanabilir gören bütün bir toplumsal düzen vardır.
Baba kızını, komutan askerini, devlet yurttaşını, patron işçisini, düzen de yoksulu kendisinden daha büyük olduğu ileri sürülen bir amaç için feda edebilir. Kurban töreni bu nedenle yalnızca dinsel bir gelenek değil, insanı araç haline getiren bütün iktidar biçimlerinin yoğunlaşmış anlatısıdır. İphigenia’nın bedeni üzerinden ordu ilerleyecek, komutanlar şan kazanacak, savaşın maddi çıkarları kutsal bir örtüye kavuşacaktır. Bu anlatıda tanrısal iradenin gerçekten ne istediği bilinmez; fakat savaşın sürmesini isteyen insanların ne yaptığı açıkça görülür. Bugün de kurban sunağı yalnızca tapınakta kurulmaz. Bazen bir maden ocağının karanlığında, bazen bir depremde yıkılan binanın enkazında, bazen bir cezaevi görüş kapısında, bazen bir mahkeme salonunda, bazen de asgari ücretle yaşamaya çalışan bir ailenin mutfağında kurulabilir. Orada da insan hayatı, daha büyük olduğu söylenen hesapların, kârların, ihalelerin, güvenlik gerekçelerinin ve siyasal gösterilerin ardında harcanabilir.
Kutsal korkunun en tehlikeli yanı, kötülüğü iyilik görünümü içinde sunabilmesidir. Bir insan sıradan bir çıkar uğruna cinayet işlediğinde suçluluğuyla karşılaşabilir; fakat Tanrı adına öldürdüğünde kendisini suçlu değil, görevli sayabilir. Vicdanın sesi, kutsal buyruğun sesi olduğu ileri sürülen emirle bastırılır. Kurban edilen kişi artık insan olarak değil, daha büyük bir amacın gerektirdiği bedel olarak görülür. Tanrı, vatan, imparatorluk, devlet, şeref, güvenlik ya da zafer gibi kelimeler insan hayatından daha değerli hale getirildiğinde, kurban sunağı yalnızca eski çağların taş tapınaklarında değil; savaş meydanlarında, sınır hatlarında, fabrikalarda, inşaatlarda, yoksul mahallelerde, duruşma salonlarında ve televizyon ekranlarının sürekli yeniden ürettiği öfke ayinlerinde de kurulabilir.
Kurban düşüncesi, insanla görünmeyen güç arasında kurulmuş bir alışverişe dayanır. İnsan yağmur, bereket, zafer, sağlık ya da bağışlanma bekler; karşılığında hayvan, ürün, altın, toprak, emek, sessizlik, hatta kimi zaman insan yaşamı sunar. Fakat Lucretius’un düşüncesi bu alışverişin yönünü değiştiren bir soru ortaya çıkarır: Tanrılar gerçekten kurban istiyor mu, yoksa kurbanın gerekli olduğunu söyleyen insanlar mı vardır? Ölümsüz, mutlu ve kusursuz varlıkların hayvan etine, altına, insan kanına ya da bir çocuğun ölümüne neden ihtiyacı olsun? Tanrılar insanların sunduğu armağanları kullanmıyorsa bu servet nereye gitmektedir? Kutsal adına sunulan değerler gökyüzüne yükselmez; yeryüzünde kalır ve onları yöneten kurumların elinde toplanır. Tapınaklar yalnızca ibadet edilen yerler değil, aynı zamanda servetin, toprağın, saygınlığın, iktidar ilişkilerinin ve toplumsal denetimin yoğunlaştığı yapılardır. Tanrı adına konuşan kişi, yalnızca ruhların kurtuluşuyla değil, maddi kaynakların dağıtımıyla da ilgili bir yetki kazanabilir. İnsanların korkusu büyüdükçe kurtuluş için ödemeye razı oldukları bedel de büyür.
Bu nedenle kurban yalnızca teolojik bir sorun değildir; toplumun ürettiği zenginliğin nereye, hangi eller aracılığıyla ve kimlerin denetimine aktarıldığıyla ilgili bir bölüşüm meselesidir. Bir armağanın özgürce verilmesiyle korku altında sunulması aynı şey değildir. İnsan kurban sunmadığında ailesinin, ürününün, işinin, geleceğinin ya da bütün toplumun felakete uğrayacağına inanıyorsa, görünüşte gönüllü olan eylem aslında ağır bir manevi baskı taşır. Lucretius bu yapıyı ayrıntılı bir iktisadi çözümlemeye dönüştürmez; fakat tanrıların insan işlerine karışmadığını söylediği anda kutsal alışverişin temelini sarsar. Tanrı kurban istemiyorsa kurbanı kim istemektedir? Bu soru bir kez sorulduğunda bakış gökyüzünden tapınağın yöneticilerine, savaş komutanlarına, düzenin maddi çıkarlarına ve o düzenin etrafında örülmüş sessizlik ağlarına çevrilir.
Lucretius’un düşüncesindeki en büyük kırılmalardan biri, evrenin insan için yaratılmadığı görüşüdür. Dünya kusursuz biçimde insan ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş bir mekân değildir. Yaşamaya elverişsiz bölgeler, salgınlar, kuraklıklar, depremler, hastalıklar, erken ölümler ve insanın bütün umutlarını bir anda dağıtan felaketler vardır. Eğer bütün doğa insana hizmet etmek üzere kurulmuş olsaydı, neden yaşam bu kadar kırılgan ve acı dolu olurdu? Lucretius’a göre doğa, insanın erdemlerine göre ödül, günahlarına göre ceza dağıtan ahlaki bir düzen değildir. İnsan doğanın merkezinde duran seçilmiş bir varlık değil, maddenin sonsuz dönüşümü içinde oluşmuş canlılardan biridir. Bu düşünce insanı değersizleştirmekten çok, onun evren üzerindeki ayrıcalık iddiasını sorgular. Çünkü insan kendisini yaratılışın amacı saydığında toprağı, suyu, hayvanları ve bütün canlı dünyayı yalnızca kendi kullanımına sunulmuş araçlar gibi görebilir. Doğayı sınırsızca tüketme hakkını kendisinde bulur.
Oysa insan doğanın dışındaki bir efendi değil, onun ilişkileri içinde yaşayan kırılgan bir varlıktır. Dünyaya yaptığı her müdahale sonunda kendi yaşam koşullarını da değiştirir. Toprağı yalnızca kazanç üretme alanı, ormanı yalnızca kereste, nehri yalnızca enerji, dağı yalnızca taş ocağı, madeni yalnızca sermaye birikiminin kaynağı, denizi yalnızca rant çizgisi olarak gören anlayış, insanı doğadan bağımsız sanan eski ayrıcalık düşüncesini başka bir dille sürdürür. Bugün bir vadinin sular altında bırakılması, bir zeytinliğin madene açılması, bir ormanın turizm ya da güvenlik gerekçesiyle yok edilmesi, yalnızca çevreye verilen zarar değil; insanın kendi maddi varlık koşullarını para, iktidar ve kısa vadeli çıkar uğruna tüketmesidir. Lucretius’un evreninde doğanın insana borcu yoktur. Bu nedenle insanın yaşayabilmesi, doğanın sınırlarını ve kendi bağımlılığını kavramasına bağlıdır. Doğa insanın özel mülkü değilse, onu tüketme ve geri dönülmez biçimde bozma hakkı da kutsal ya da doğal bir ayrıcalık sayılamaz. İnsan kendi varlığının maddi koşullarını yok ederken gökyüzünden kurtuluş bekleyemez.
Lucretius’un doğa öğretisinin temel ilkelerinden biri, hiçbir şeyin hiçten doğmadığı ve hiçbir şeyin bütünüyle yokluğa gitmediğidir. Varlıklar atomların birleşmesiyle ortaya çıkar, ayrışmasıyla başka biçimlere geçer. Ağaç topraktan, sudan, havadan, ışıkla ve maddi süreçlerle kurduğu ilişkilerden oluşur; öldüğünde onu meydana getiren madde yok olmaz, başka oluşumlara katılır. İnsan bedeni de bu sürekli dönüşümün içindedir. Doğa, dışarıdan gelen sürekli mucizevi müdahalelerle değil, kendi maddi ilişkileri ve hareketleriyle işler. Bu görüş yalnızca doğayı değil, toplumu anlamak için de güçlü bir düşünsel alışkanlık kazandırır. Savaşlar, kıtlıklar, ayaklanmalar, ekonomik çöküşler, siyasal krizler ve toplumsal öfkeler hiçten doğmaz. Her sonucun birikmiş nedenleri, her patlamanın uzun süren bir hazırlığı vardır. Bir halk aniden öfkelenmez; yoksulluk, aşağılanma, adaletsizlik, kayırma, korku ve hor görülme zaman içinde birikir. Bir düzen bir gecede çökmez; onu ayakta tutan ilişkiler önceden çözülmeye başlar.
İktidarlar ise çoğu zaman bu nedenleri görünmez kılarak sonuçları dış güçlere, bireysel kötülüğe, kadere, ahlaki bozulmaya ya da ilahi takdire bağlamayı tercih ederler. Böylece kendi kararlarının, çıkarlarının ve sorumluluklarının üzerini örterler. Bir olaya kutsal bir ad vermek onu açıklamak değildir. “Tanrı böyle istedi” demek, olayın nasıl oluştuğunu göstermez. “Kader” sözü, nedenler zincirini ortadan kaldırmaz. “Doğal düzen” ifadesi, eşitsizliğin nasıl kurulduğunu açıklamaz. Bir binanın yıkılmasını kader, bir işçinin ölmesini fıtrat, bir çocuğun açlığını sabır imtihanı, bir toplumun yoksullaşmasını dış koşul diye adlandırmak, gerçeği açıklamak değil, sorumluluğu dağıtıp görünmez hale getirmektir. Lucretius insan zihnini adlardan nedenlere, korkudan araştırmaya, görünmeyen iradelerden maddi ilişkilere yöneltir.
İnsan taşın, ağacın, bedenin ve şehrin bütün ve değişmez varlıklar olduğunu düşünür. Oysa Lucretius’a göre görünen her şey görünmeyen atomların birleşiminden oluşur. Katı ve kalıcı görünen nesnelerin altında sürekli hareket, birleşme ve ayrışma vardır. Hiçbir şey yalnızca kendisi değildir; onu meydana getiren ilişkilerin belirli bir anda aldığı biçimdir. Bu anlayış toplum için de anlamlı bir benzetme sunar. Devlet dışarıdan tek bir irade, toplum tek bir bütün, saray ise kendi ihtişamıyla ayakta duran bağımsız bir yapı gibi görünebilir. Oysa bütün bu biçimlerin altında görünmeyen emek, vergi, mülkiyet, itaat, korku, borç ve çatışma ilişkileri vardır. Sarayın taşı işçinin emeğinden, ordunun gücü halktan toplanan kaynaklardan, zenginin serveti başkalarının üretiminden ayrı değildir. Bir ekmeğin içinde toprağın, köylünün, değirmencinin, taşıyıcının, fırıncının ve onu satın almak için saatlerini satan insanın emeği bulunur. Bir anıt yalnızca taşın değil, o taşı çıkaran, taşıyan, biçimlendiren ve çoğu zaman adı unutulan insanların zamanının katılaşmış halidir.
Kutsal, görkemli ya da doğal görünen kurumların arkasındaki maddi ilişkiler görülmediğinde, insan kendi ürettiği dünyanın karşısında güçsüzleşir. Kurumlar insanlardan bağımsız ve onların üzerinde duran varlıklar gibi görünür. Devlet sanki yurttaşların emeğiyle ayakta durmuyormuş, mahkeme sanki toplumun adalet arzusundan değil de gökten inmiş bir otoriteden doğmuş gibi davranır. Oysa en yüksek kürsünün altında bile insan eli, insan emeği, insan kararı ve insan çıkarı vardır. Lucretius toplumsal ilişkileri böyle bir kuram içinde çözümlemese de görünüşün ardındaki görünmeyen maddi yapıyı araştırma alışkanlığı, düşünceyi bu yönde ilerletir. İnsan bir kez gördüğü şeyin ardındaki ilişkilere bakmayı öğrendiğinde, kutsal korkunun dili zayıflamaya başlar.
Lucretius’a göre ruh, bedenden bağımsız ve ölümsüz bir öz değildir. İnce ve hareketli atomlardan oluşur; bedenle birlikte doğar, gelişir ve beden çözüldüğünde o da dağılır. Ruh bedene geçici olarak yerleşmiş göksel bir konuk değil, canlı varlığın maddi bütünlüğünün parçasıdır. Bu görüş, ölümden sonra ödüllendirilecek ya da cezalandırılacak ölümsüz ruh inancını ortadan kaldırır. Duyum sona erdiğinde acı çekebilecek bir özne de kalmaz. Cehennem korkusu böylece ölümden sonraki bir gerçeklik olmaktan çıkar ve bugünkü yaşamın içinde aranır. Lucretius mitolojik cezaların insanın dünyadaki kaygılarının imgeleri olduğunu düşünür. Sonsuza kadar taşı tepeye çıkaran Sisyphos, bitmeyen iktidar, servet ve geçim çabasının simgesi olabilir. Başının üzerindeki kaya nedeniyle sürekli korku içinde yaşayan Tantalos, makamını, mülkünü, koltuğunu ya da ayrıcalığını kaybetme kaygısıyla yaşayan insanı andırır. Cehennemin işkenceleri, insanın suçluluğu, korkuları ve doyurulamayan arzuları içinde zaten yaşanmaktadır.
Bu bakış, insanın gerçek acılarını görünür hale getirir. Bütün yaşamını aynı ağır işi tekrar ederek geçiren emekçinin Sisyphos’u öte dünyada değildir. Açlıkla bolluk arasında asılı yaşayan yoksulun Tantalos’u mitolojik değildir. Sürekli günahkâr, eksik, değersiz ve itaat etmek zorunda olduğuna inandırılan insanın cehennemi kendi bilincine kurulmuştur. Borcunu ödemek için çalışan, çalıştıkça daha çok borçlanan, çocuklarının geleceğini düşünürken kendi ömrünün tükenişini izleyen insan, cehennem tasvirlerine ihtiyaç duymadan da cezalandırılmış bir hayatın içinde yaşayabilir. Kutsal anlatılar gerçek acıları başka dünyaya taşıdığında, Lucretius onları yeniden yeryüzüne indirir ve insanı bugünkü hayatın neden işkenceye dönüştüğünü sormaya çağırır.
İnsan ölümden korktuğunda kendisini koruyacağını söyleyen güçlere daha kolay sığınabilir. Hükümdar onu düşmandan, rahip cehennemden, zengin yoksulluktan, güvenlik aygıtı düzensizlikten, ekran dili ise belirsizlikten koruyacağını ileri sürer. Bu korumanın karşılığında itaat, bağlılık, sessizlik ve emek talep edilir. Lucretius ölümün duyumun sonu olduğunu söyleyerek bu alışverişin temel dayanaklarından birini zayıflatır. Ölüm geldiğinde artık onu yaşayacak bir özne yoktur; insan kendi yokluğunun acısını çekemez. Bu düşünce yaşamı değersizleştirmez; tersine, onu başka amaçlar uğruna kolayca feda edilemeyecek kadar önemli hale getirir. Ölüm sonsuz cezanın ya da kutsal ödülün kapısı değilse insan hayatının değeri, ölümden sonraki karşılığından değil, yaşanıyor olmasından gelir. Devlet bir yandan insanı ölümle tehdit ederken, öte yandan doğru amaç için öldüğünde ölümsüzleşeceğini söyleyebilir. Ölüm korkusu itaati, ölümün kutsanması ise fedakârlığı üretir. Lucretius her iki söylemin de perdesini kaldırır.
Ölüm doğal bir çözülmeyse savaşta ölen insanın hayatı kutsal sözlerle geri getirilemez. Onu ölüme gönderenlerin kararları sorgulanmalıdır. İnsan neden, kimin çıkarı için ve hangi maddi sonuçlar uğruna öldürülmektedir? Ölümün üzerine örtülen kutsal anlam kaldırıldığında geriye siyasal sorumluluk kalır. Yoksul ailelerin çocukları tabutlarla dönerken, meydanlarda nutuk atanların çocuklarının hangi hayatları yaşadığı sorusu işte burada önem kazanır. Kimin ölümü kader, kimin güvenliği devlet meselesidir? Kimin acısı sessizce gömülür, kimin adı anıtlara yazılır? Lucretius’un şiiri, ölümün doğal oluşunu anlatarak, ölümün siyasal kullanımını görünür hale getirir.
Lucretius insanların servet, şöhret ve iktidar peşinde koşmasını ölüm korkusu ve güvensizlikle ilişkilendirir. İnsan kırılganlığını unutmak, yaşamını güvenceye almak ve adını ölümden sonra da sürdürmek ister. Çok mal, büyük bir makam ya da başkaları üzerinde güç sahibi olursa tehlikelerden kurtulacağını düşünür. Fakat servet korkuyu ortadan kaldırmak yerine yeni korkular doğurabilir. Çok şeye sahip olan çok şey kaybetmekten, iktidar sahibi düşürülmekten, ünlü kişi unutulmaktan, ayrıcalıklı olan ayrıcalığını kaybetmekten korkar. Dışarıdan güçlü görünen yaşamın içinde sürekli bir kaygı büyür. İhtiyaçların doğal bir sınırı vardır; gösterişin ve üstünlük arzusunun ise yoktur. Açlık doyurulabilir, susuzluk giderilebilir ve barınma sağlanabilir. Fakat zenginlik başkalarından daha fazlasına sahip olmak biçiminde ölçüldüğünde hiçbir birikim yeterli olmaz.
Toplum insanları ihtiyaçlarıyla değil birbirlerine göre sıraladığında, birinin yükselmesi başkasının aşağıda kalmasını gerektirir. Makam, servet ve saygınlık kıtlaştırılmış üstünlükler haline gelir. Herkes sarayın tepesinde yaşayamaz; sarayın varlığı, aşağıda kalanların varlığını gerektirir. Birileri gökdelenlerin en üst katlarında güvenlikli hayatlar kurarken, başkaları o binaların bodrumlarında, mutfaklarında, şantiyelerinde ve servis yollarında görünmez hale gelir. Lucretius’un sade yaşam çağrısı bu yarıştan çekilmeye yöneliktir. Dostluk, düşünce, güvenlik ve temel ihtiyaçların karşılanması, başkalarının yoksulluğunu gerektirmeyen mutluluk biçimleridir. Bu düşünce, gösterişli bir siyasal bildiri olmadan da eşitsizliğin ahlaki temelini sarsar. Çünkü mutluluk servetin ve makamın zorunlu sonucu değilse, zengin ve güçlü olanın üstünlük iddiası da tartışmalı hale gelir.
İktidar dışarıdan göründüğü kadar güvenli değildir. Hükümdar başkalarını yönetirken kendi konumunu kaybetme korkusuyla yaşar. Muhafızlar, entrikalar, zehirlenme kaygıları, sadakat testleri, sürekli değişen ittifaklar ve bitmeyen kuşku, sarayın görünmeyen iç dünyasını oluşturur. Kendini korumak için başkalarını korkutan kişi, belki de herkesten daha fazla korkmaktadır. Çünkü iktidarı, yönetilenlerin itaati sürdüğü sürece vardır. Sarayın yüksek duvarları yalnızca dışarıdakileri uzak tutmaz; içeridekilerin güvensizliğini de açığa vurur. Gücünü başkalarının emeği, korkusu ve sessizliği üzerine kuran kişi huzurlu olamaz. Sessizlik bozulduğunda bütün görkemin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar. Bu nedenle her soru tehlikeli, her itiraz tehdit, her kahkaha hakaret, her gençlik hareketi bozulma, her özgür söz düzen düşmanlığı gibi gösterilebilir. Epikuros’un Bahçesi ile Lucretius’un sade yaşamı bu yüzden sarayın zenginliğine karşı yoksulluğun övgüsü değildir; sahip olunanların arttıkça bağımlılıkların, kaygıların ve korunma ihtiyacının da artabileceğine ilişkin derin bir uyarıdır.
Lucretius’un İphigenia anlatısı, din ile savaş arasındaki tarihsel ortaklığı gösterir. Ordular yalnızca silahlara değil, insanların neden öldürmesi ve ölmesi gerektiğini açıklayan anlamlara da ihtiyaç duyar. Savaşın gerçek yüzü; parçalanan aileler, yıkılan kentler, üretimden koparılan insanlar, halkın emeğinin silaha dönüşmesi ve ölümün yoksul evlerine daha kolay uğramasıdır. Fakat bu gerçek çıplak biçimde gösterildiğinde savaşa rıza üretmek zorlaşır. Bu nedenle savaş kutsal, kaçınılmaz, onurlu ve herkesin ortak çıkarına hizmet eden bir görev olarak sunulur. Tanrılar ordunun tarafına çağrılır, düşman yalnızca siyasal rakip değil kötülüğün temsilcisi haline getirilir. Kendi askerinin ölümü fedakârlık, karşı tarafın ölümü zafer olarak adlandırılır. Oysa savaşa karar verenlerle savaşta ölenler çoğu zaman aynı toplumsal konumda değildir. Zaferin kazançları ve yenilginin bedelleri eşit paylaşılmaz. Komutanlar anıtlarda, yoksul ailelerin çocukları toplu mezarlarda yer alır. Ortak kutsal dil bu ayrımı görünmez hale getirir.
Lucretius’un sorusu her çağda yeniden sorulmayı hak eder: Tanrılar savaş istemiyorsa savaş kimin çıkarına yürütülmektedir? Kutsal gerekçeler geri çekildiğinde geriye toprak, servet, egemenlik, pazar, sınır, güvenlik aygıtı ve iktidar mücadeleleri kalabilir. İnsanların yaşamını isteyen gerçekten gökyüzü müdür, yoksa yeryüzünde hüküm sürenler mi? Bu soru, yalnızca eski orduların değil, bugünün gürültülü siyaset dilinin de içine düşer. Herkesin aynı anda fedakârlığa çağrıldığı zamanlarda, kimin neyi feda ettiğine ve kimin bu fedakârlıktan güç devşirdiğine bakmak gerekir. Çünkü savaşın, krizlerin ve olağanüstü dönemlerin dili çoğu zaman en çok aşağıdakilerden sabır isterken, yukarıdakilere yeni olanaklar açar.
Gök gürültüsü, yıldırım, deprem ve salgın gibi olaylar eski toplumlarda tanrıların işaretleri olarak yorumlanıyordu. Lucretius bu olaylar için doğal açıklamalar arar. Açıklamalarının bir bölümü bugünkü bilim açısından geçerli olmasa da yöntemi köklü bir değişim taşır: Bir olayın nedeni doğanın içinde aranmalı, bilinmeyen alan hemen ilahi iradeyle doldurulmamalıdır. Birden fazla doğal açıklama mümkünse bunlar araştırılmalı; insan bilmediğini kabul etmekten korkmamalıdır. “Tanrı yaptı” sözü çoğu zaman araştırmayı sona erdirir. Oysa bilinmeyen bir şeyi kutsal bir kesinlikle açıklamak, bilgisizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca onu dokunulmaz hale getirir. Doğal nedenlerin araştırılması, yalnızca bilginin alanını genişletmez, kutsal yorum üzerinde kurulan otoriteyi de sınırlar. Yıldırımın doğal nedeni bilindiğinde rahibin onu toplumun günahlarına bağlayan yorumu zayıflar. Salgın ilahi ceza değilse günah keçilerine, yabancılara, kadınlara ya da farklı inançlara yönelmek yerine hastalığın gerçek koşullarını araştırmak gerekir.
Kutsal açıklama kolay, maddi nedeni değiştirmek zordur. Salgını toplumun ahlaki bozulmasına bağlamak, temiz su sağlamaktan, kalabalık yaşam koşullarını değiştirmekten, yoksulluğu azaltmaktan ve bakım hizmetlerini örgütlemekten daha kolaydır. Depremi kader diye adlandırmak, imar düzenini, denetimsizliği, rantı, kaçak yapıyı, malzemeden çalanları ve buna göz yumanları konuşmaktan daha kolaydır. Maden ocağındaki ölümü fıtrat diye sunmak, iş güvenliğini, denetimi, kâr hırsını ve taşeron düzenini tartışmaktan daha kolaydır. Yönetimler bu nedenle zaman zaman ilahi, ahlaki ya da millî açıklamalara sığınabilir; çünkü maddi nedenlerin kabulü sorumluluğu da beraberinde getirir. Lucretius’un çağrısı tam da bu kolaylığa karşıdır. Korkunun ve kutsal yorumun başladığı yerde düşünce durmamalı; asıl orada başlamalıdır.
Lucretius’un şiiri Atina salgınının karanlık anlatısıyla son bulur. Hastalık bedenleri çökertir, aile bağlarını çözer, ölülerin gömülmesini zorlaştırır ve toplumun alışılmış düzenini parçalar. Tapınaklar çare arayanlarla ve ölülerle dolar; fakat kutsal mekân hastalığı durdurmaz. İnsanların inançları, duaları ve kurbanları doğanın işleyişini değiştirmez. Bu sahne, insanın kırılganlığını gösterdiği kadar toplumun kriz karşısındaki gerçek niteliğini de açığa çıkarır. Hastalık biyolojik olarak herkesi tehdit edebilir; fakat korunma koşulları eşit değildir. Zenginle yoksul aynı biçimde barınmaz, aynı besine, aynı bakıma, aynı güvenli alana ve aynı tedavi olanaklarına ulaşmaz. Doğal felaket toplumsal ayrımları ortadan kaldırmak yerine onları daha görünür hale getirebilir. Ölüm bütün insanları bekler; fakat hangi koşullarda yaşanacağı ve kimin önlenebilir biçimde öleceği toplumsal bir sorundur.
Tanrılar salgını durdurmuyorsa insan bilgisine, dayanışmasına ve ortak kurumlarına ihtiyaç vardır. İlahi adaletin gelmemesi umutsuzluk nedeni olmak zorunda değildir; insan sorumluluğunun başlangıcı olabilir. İnsanlar hastalığın nedenlerini anlamak, kaynakları paylaşmak, korunmasız olanları güvence altına almak ve hayatı yalnızca güçlülerin ayakta kalacağı bir mücadeleye dönüştürmemek zorundadır. Tanrıların sessizliği insanları birbirlerine karşı daha sorumlu hale getirir. Eğer gökten bir el inmeyecekse, yerdeki ellerin birbirine uzanması gerekir. Bu basit gerçek, bütün kutsal gösterilerden daha derin bir ahlak taşır.
Lucretius insan toplumunun tarihini anlatırken başlangıçta kusursuz bir altın çağ bulunduğunu düşünmez. İlk insanlar sert, güvencesiz ve doğanın baskısı altında yaşayan varlıklardır. Ateş, dil, barınma, tarım, araçlar ve ortak yaşam biçimleri zaman içinde insan deneyimiyle gelişir. Uygarlık gökten indirilmiş hazır bir düzen değil, insanların ihtiyaçları, emekleri, karşılaşmaları, korkuları ve denemeleri içinde oluşmuş tarihsel bir yapıdır. Bu görüş, toplumsal kurumların kutsallığını zayıflatır. Yasalar, mülkiyet, yönetim biçimleri ve dil tanrılar tarafından eksiksiz biçimde verilmediyse, insanlar tarafından kurulmuş ve değiştirilebilir düzenlerdir. Fakat Lucretius uygarlığı düz bir ilerleme olarak da görmez. İnsanlar doğa karşısında güç kazandıkça birbirleri üzerinde yeni güç biçimleri kurabilir. Madenlerin bulunması yalnızca tarım araçlarını değil silahları da üretir. Denizcilik toplumları birbirine yaklaştırdığı kadar fetih ve ticari egemenlik de yaratır. Üretim arttıkça ihtiyaçlar karşılanabilir; fakat servet belirli ellerde yoğunlaşırsa eşitsizlik de büyüyebilir.
Uygarlık bu nedenle çelişkilidir. İnsanı bazı doğal korkulardan kurtarırken yeni toplumsal korkular doğurabilir. Teknik güç artar, fakat bu gücün kimin elinde bulunduğu belirleyici hale gelir. Daha fazla üretim, kendiliğinden daha iyi yaşam anlamına gelmez. Üretilen zenginliğin nasıl bölüşüldüğü, araçların insan ihtiyacına mı yoksa savaş, gösteriş ve birikime mi hizmet ettiği sorulmalıdır. Bir toplum yollar, köprüler, saraylar, madenler, barajlar ve dev yapılar inşa ederken aynı anda insanlarını daha güvencesiz, daha borçlu, daha sessiz ve daha yalnız bırakıyorsa, orada ilerleme sözcüğünün kendisi de sorgulanmalıdır. Uygarlığın ölçüsü yalnızca ne kadar büyük yapılar kurduğu değil, o yapıların gölgesinde yaşayan insanlara nasıl bir hayat sunduğudur.
İlk toplulukların ardından toprak, hayvan, maden ve araçlar üzerinde özel denetim gelişir. Servet yalnızca rahatlık sağlayan nesneler bütünü olmaktan çıkar, başkaları üzerinde güç kurmanın aracına dönüşür. Mülkiyet sahibi kendisini korumak için siyasal güç ister; güç sahibi ise daha fazla mülkiyet elde etmeye yönelir. Birikim, korku ve iktidar birbirini besler. Lucretius servet arzusunun insanı huzursuzlaştırdığını güçlü biçimde anlatır; fakat zenginliğin başkalarının emeğiyle nasıl kurulduğunu ayrıntılı bir çözümleme içinde ele almaz. Buna rağmen toplumun kurumlarını tarihsel gelişim içinde düşünmesi, eşitsizliğin başlangıçtan beri değişmez olmadığını gösterir. Bir zamanlar bugünkü mülkiyet ve yönetim biçimleri yoktu. Bunlar doğmuş, büyümüş ve değişmiştir. Doğmuş olan başka bir biçime dönüşebilir; insanların kurduğu düzen, insanlar tarafından yeniden kurulabilir.
Bu düşünce kaderin yerini tarihe bırakır. Yoksulluk ve zenginlik yaratılışın değişmez payları değil, üretim ve bölüşüm ilişkilerinin sonuçları olarak görülmeye başlanabilir. İnsanların elleriyle kurduğu bir eşitsizlik, Tanrı’nın iradesi olarak sunulduğunda tartışma dışına çıkar; tarihsel olduğu kabul edildiğinde değiştirilebilir hale gelir. Bu yüzden her düzen kendisini olduğundan daha eski, daha doğal ve daha kutsal göstermeye çalışır. Çünkü insan bir şeyin yapılmış olduğunu anlarsa, onun yeniden yapılabileceğini de düşünmeye başlar. Korkunun en çok saklamak istediği gerçek budur.
Lucretius’a göre dil de tanrılar tarafından hazır biçimde verilmiş değildir. İnsanlar ortak ihtiyaçları ve karşılaşmaları içinde seslere anlam yükleyerek dili oluşturmuştur. Dil toplumsal yaşamın ürünüdür; değişir, çeşitlenir ve yeni koşullarda yeni anlamlar kazanır. Bu görüş kutsal dil düşüncesi bakımından önemli sonuçlar doğurur. Tanrı’ya ait olduğu ileri sürülen bir söz bile insan dili içinden aktarılır. İnsan dilinin tarihsel biçimlerine, anlam farklılıklarına ve yorum çatışmalarına girer. Kutsal metnin değişmez olduğu söylenebilir; fakat onu okuyan insanın dili, bilgisi, korkusu, çıkarı ve toplumsal konumu değişmektedir. Aynı söz farklı sınıflar, dönemler ve topluluklar tarafından başka biçimlerde anlaşılabilir.
Bu durumda hiçbir yorum, kendisini bütünüyle insan dışı ve doğrudan ilahi hakikat olarak sunamaz. Yorumcunun kim olduğu, hangi çağda yaşadığı, hangi kurumun adına konuştuğu ve hangi toplumsal ilişkiler içinde söz aldığı önem kazanır. Tanrı adına konuşan sesle yorumcunun sesi arasındaki sınır araştırılmalıdır. Dil insan yapımıysa kutsal anlam da insan tarihinin dışında dolaşamaz. Bugün de herhangi bir metni, yasayı, kutsal sözü ya da resmî bildiriyi tek ve tartışılmaz anlamın taşıyıcısı gibi sunanlar, çoğu zaman yorumun arkasındaki iktidarı gizlemek isterler. Oysa insan dili içinden geçen her söz, insanın dünyasına girer; orada güç ilişkilerine, korkulara, umutlara ve çıkar çatışmalarına karışır.
Lucretius için dinin kalıcı gücünün temelinde ölüm, doğa ve belirsizlik karşısındaki korku bulunur. Fakat korku yalnızca tek tek insanların zihninde kendiliğinden oluşmaz. Çocuklar kutsal anlatılarla büyür, törenlere katılır, günah ve ceza düşünceleriyle eğitilir. Toplum hangi olaydan korkulacağını, bu korkunun nasıl adlandırılacağını ve ondan kurtulmak için hangi otoriteye başvurulması gerektiğini öğretir. Dinsel kurumlar dağınık korkulara bir biçim ve çözüm sunar. Önce insanın günahkârlığı ve çaresizliği anlatılır, ardından kurtuluş yolu gösterilir. Önce cehennem korkusu yerleştirilir, sonra bağışlanmanın araçları sunulur. Önce insanın kendi başına yetersiz olduğu vurgulanır, ardından kutsal aracının zorunluluğu ilan edilir. Korku ile korkudan kurtuluş aynı yapının içinde örgütlenebilir.
Lucretius bu döngüyü doğa bilgisiyle kırmaya çalışır. İnsan ölümün, yıldırımın ve hastalığın nedenlerini anladığında aracının gücü azalır. Fakat korkunun yalnızca bilgisizlikten değil, gerçek güvencesizliklerden de beslendiğini görmek gerekir. Yoksulluk, savaş, borç, işsizlik, dışlanma ve geleceksizlik içinde yaşayan insanın korunma ihtiyacı gerçektir. Kutsal kurumlar bu ihtiyaca hem bir teselli sunabilir hem de onu kendi otoritelerinin kaynağına dönüştürebilir. Aynı şeyi dünyevi iktidarlar da yapar. Önce toplumu tehlikelerle kuşatılmış olduğuna inandırır, sonra kendisini tek koruyucu olarak sunar. Önce korkuyu büyütür, sonra güvenliği kendi elinde tekelleştirir. Korkunun ortadan kalkması, yalnızca düşüncenin aydınlanmasını değil, insanı sürekli korku içinde tutan yaşam koşullarının da değişmesini gerektirir.
Lucretius öğretisini düzyazı bir doğa incelemesi biçiminde değil, şiir olarak kurmuştur. Bunu acı ilacı bal sürülmüş kabın kenarından içiren hekim benzetmesiyle açıklar. Anlattığı hakikatlerin insan için ağır olduğunu bilir. Tanrılar insanlarla ilgilenmemekte, ruh ölümsüz olmamakta, ölümden sonra yaşam bulunmamakta ve evren insan için yaratılmamaktadır. İnsanların alıştığı teselli düzenini bozan bu düşünceler, şiirin güzelliğiyle taşınır. Ancak şiir burada yalnızca sert bir öğretinin süsü değildir. İnsanların korkuları kavramlardan önce imgelerde, anılarda, ritüellerde, dualarda ve çocuklukta duyulan hikâyelerde yaşar. Onları değiştirmek için yeni bir hayal gücü gerekir. Lucretius gökyüzünü tanrıların sarayı olmaktan çıkararak atomların sonsuz hareketine, cehennemi ölüm sonrasından alarak insanın bugünkü kaygısına, kaderi ise görünmeyen iradeden maddi nedenlerin ilişkisine dönüştürür. Eski imgeleri yeni imgelerle değiştirir.
Her iktidar kendi şiirini, törenini ve kutsal hikâyesini üretir. İnsanları yalnızca yasalarla değil, neyin güzel, kahramanca, ayıp, günah, makbul ve anlamlı olduğunu belirleyen imgelerle yönetir. Bir bayrağın gölgesinde, bir kürsünün yüksekliğinde, bir mahkeme salonunun mimarisinde, bir okul töreninde, bir ekran fonunda, bir cezaevi kapısında ya da büyük bir açılış gösterisinde bu şiirin izleri bulunabilir. Bu nedenle özgürleşme yalnızca kurumların değil, hayal gücünün de dönüşmesini gerektirir. Lucretius’un şiiri böyle bir hayal gücü mücadelesidir. İnsana yalnızca yanlış bildiğini değil, yanlış korktuğunu da söyler. Yanlış korku dağıldığında, insanın önünde yalnızca boş bir gökyüzü değil, yeniden kurulması gereken bir yeryüzü kalır.
Nesnelerin Doğası Üzerine, Venüs’e yöneltilmiş görkemli bir yakarışla başlar. Tanrıların insan işlerine müdahale etmediğini savunan bir düşünürün tanrıçaya seslenmesi ilk bakışta çelişkili görünür. Fakat Venüs burada yalnızca geleneksel bir tanrıça değil, doğanın üretici gücünün, canlılığın, arzunun, çoğalmanın ve doğumun şiirsel simgesidir. Mars savaşı ve yıkımı, Venüs ise hayatı ve yaratmayı temsil eder. Lucretius, yaşamın gücünün savaşın yıkıcılığını susturmasını ister. Bu kullanım kutsal imgelerin yalnızca reddedilmek zorunda olmadığını gösterir. İnsanlığın uzun tarihi boyunca biriken dinsel semboller, egemen anlamlarından kurtarılarak başka bir düşüncenin taşıyıcısına dönüşebilir. Venüs’ün içinde yaşam sevinci ve barış arzusu, Mars’ın içinde ise savaş düzeninin yıkıcılığı okunabilir. Din eleştirisi, kutsal anlatıların içindeki insan özlemlerini bütünüyle yok etmek yerine onları dünyevi ve insani anlamlarına geri çevirebilir.
Tanrısal ceza ve ölüm sonrası hesap yoksa insanın neden kötülükten kaçınacağı sorusu, dinsel ahlakın en eski savunularından biridir. Lucretius’un cevabı, ahlakın yaşayan insanların ihtiyaçlarından doğduğudur. İnsanlar birbirlerine zarar vermemek, güven içinde yaşamak ve sürekli karşılık görme korkusundan kurtulmak için kurallar geliştirirler. Adalet gökten gelen değişmez buyruk değil, insanların ortak yaşam gereksiniminin ürünüdür. Bir eylem Tanrı yasakladığı için değil, canlılara zarar verdiği için kötü sayılmalıdır. İnsanlara acı vermeyen davranışlar yalnızca gelenek tarafından günah ilan edildiği için cezalandırılamaz. Ahlaki ölçü kutsal otoriteden insanın deneyimine, acısına ve mutluluğuna geçer. Fakat bu geçiş bütün sorunları çözmez. Toplum eşitsizse egemen kesim kendi çıkarını ortak yarar diye sunabilir. Bu nedenle ahlakın gökten indirilmesi kadar, onu kimin tanımladığı ve hangi yaşamların korunmaya değer görüldüğü de önemlidir.
Lucretius’un dünyasında korku tanrılardan, doğadan ve ölümden besleniyordu. Bugün korku başka biçimlere bürünebilir. İnsan işini, evini, gelirini, toplumsal konumunu, pasaportunu, özgürlüğünü ve geleceğini kaybetmekten korkabilir. Bu korkular gökten gelmez; belirli toplumsal ilişkiler içinde üretilir. Geçimi başkasının kararına bağlı olan kişi haksızlığa boyun eğebilir. Borçlu insan biçimsel olarak özgürdür; fakat gelecekteki emeğinin büyük bölümü üzerinde başka güçlerin hakkı vardır. Güvencesiz çalışan, işini kaybetmemek için sessiz kalabilir. Gazeteci yazdığı cümleden, öğrenci attığı slogandan, öğretmen imzaladığı bildiriden, işçi sendikaya yaklaştığından, sanatçı yaptığı şakadan, yurttaş paylaştığı düşünceden dolayı bedel ödeyebileceğini bilerek yaşadığında korku artık kişisel bir duygu değil, toplumsal düzenin görünmeyen yönetim tekniği haline gelir.
Korku görünmez bir yönetim aracına dönüştüğünde insanlar kendilerini korkutan düzene sığınabilirler. Gerçek güvenliğin bulunmadığı yerde güçlü lider, kutsal topluluk, dış düşman anlatısı ve sürekli olağanüstülük hali çekici hale gelir. İnsanların güvencesizliği büyüdükçe koruyucu otoriteye duyulan ihtiyaç artar. Lucretius’un öğretisi korkunun yalnızca kişisel zayıflık olmadığını düşünmeye yardım eder. Korkuyu hangi düzenin, hangi kurumların ve hangi çıkarların ürettiğini sormak gerekir. Bilgi bu noktada yalnızca doğa olaylarının açıklanması değildir. İnsanların korkularının nasıl yönlendirildiğini, hangi tehditlerin gerçek, hangilerinin egemenliği güçlendirmek amacıyla büyütüldüğünü görme yetisidir. Korkunun kaynağı ortaya çıktığında onun üzerindeki yönetim gücü de zayıflar.
Lucretius dinin, ölüm düşüncesinin ve servet arzusunun insan üzerindeki etkisini olağanüstü bir güçle çözümledi; fakat toplumsal eşitsizliği bütünüyle açıklayan bir kuram geliştirmedi. Servet hırsını eleştirirken servetin başkalarının emeğinden nasıl üretildiğini, savaşın kutsallığını sorgularken savaşı sürekli kılan maddi çıkarları, siyasetin yarattığı huzursuzluğu anlatırken devletin hangi toplumsal güçleri koruduğunu sonuna kadar incelemedi. Çözümü büyük ölçüde bireyin zihinsel kurtuluşunda, sade yaşamda ve korkudan uzaklaşmada aradı. Bu onun düşüncesinin hem gücü hem sınırıdır. Korku gerçekten insanın zihninde yaşar; fakat onu doğuran koşullar yalnızca düşünceyle değişmez. Açlıktan korkan insana ölümün duyumsanmayacağını anlatmak yetmez. Savaşın kutsal olmadığını göstermek gereklidir; fakat savaşı üreten çıkarları ve kurumları dönüştürmek de gerekir. İnsanı yanlış inançlardan kurtarmak özgürleşmenin başlangıcıdır, tamamlanmış biçimi değildir.
Yine de bu başlangıç olmadan ilerlemek zordur. Kendi korkusunu kutsal hakikat sanan insan, korkusunu üreten dünyayı değiştirmeye yönelmekte güçlük çeker. Önce perde yırtılmalı, insanın kendi elleriyle oluşturduğu güçler göksel zorunluluklar olmaktan çıkarılmalıdır. Lucretius’un büyük işi budur. O, insanın başına gelen her şeyi görünmeyen iradelerin oyunu olmaktan çıkarır ve düşünceyi yeniden nedenlere, ilişkilere, bedellere, çıkarlara ve sorumluluğa yöneltir. Bu nedenle onun şiiri yalnızca eski dinlere karşı yazılmış bir metin değildir; insanın kendi ürettiği korkuları tanıması için hâlâ canlı olan bir çağrıdır.
Lucretius tanrıları insan dünyasından uzaklaştırdığında insanların işlediği suçların sorumluluğunu da onlardan geri alır. Savaşları tanrılar başlatmaz, kurbanları tanrılar istemez, serveti ve yoksulluğu tanrılar dağıtmaz. İnsanlar kendi kararlarını kutsal iradenin ardına saklayamaz. Agamemnon kızını tanrılar istediği için değil, savaşın ve iktidarın mantığını kabul ettiği için kurban etmiştir. Rahip yalnızca görünmeyen bir buyruğun tarafsız aktarıcısı değil, cinayetin örgütleyicisidir. Komutan kaderi yerine getirmemekte, kendi siyasal kararını almaktadır. Tanrılar suçsuzsa insanın sorumluluğu büyür. Bu düşünce ilk bakışta ağırdır. İlahi adalet zalimi cezalandırmayacak, savaşları durdurmayacak ve yoksulu doyurmayacaktır. Fakat tam da bu nedenle adaletin, barışın ve dayanışmanın insanların işi olduğu anlaşılır. Gökyüzünden beklenen yardım yeryüzündeki ortak sorumluluğa dönüşür.
Tanrı’nın korunmaya ihtiyacı olduğunu söyleyenler çoğu zaman insanlardan bir bedel talep ederler. Bir sözün, kitabın, resmin, düşüncenin, kahkahanın ya da sorunun kutsala zarar verdiğini ileri sürerek cezalandırma isterler. Ölümsüz ve sonsuz olduğu kabul edilen Tanrı’nın onuru uğruna ölümlü insanın bedeni, özgürlüğü ve yaşamı feda edilebilir. Lucretius bu büyük tersliği İphigenia’nın sunağında gösterir. Sonsuz kudreti korumak için savunmasız genç kız öldürülür. Her şeye gücü yeten Tanrı, insan şiddetine muhtaçmış gibi gösterilir. Gerçekte korunan çoğu zaman Tanrı değil, Tanrı’nın adı çevresinde kurulmuş otorite, gelenek, ayrıcalık ve maddi düzendir. Kurban bu düzenin devamı için verilir.
İphigenia ölür, ordu yola çıkar. Düşünür susturulur, kurum ayakta kalır. Yoksul sabretmeye çağrılır, servet korunur. Kadın itaat eder, erkek egemenliği sürer. İşçi ölür, üretim devam eder. Tutuklu bekler, dosya ağır ağır ilerler. Çocuk babasını camın arkasından görür, düzen kendisini güvenlik diye adlandırır. İnsan yaşamı değersizleşir, kutsal ad yücelir. Lucretius şiiriyle bu sunağın arkasındaki dünyayı görünür hale getirir. Onun asıl büyüklüğü, gökyüzüne bakarken yeryüzünü unutmamasıdır. Korkunun kökünü yalnızca insan zihninde değil, o korkudan yarar sağlayan düzeneklerde de aramaya çağırır.
Ksenophanes tanrıların insanların yüzünü taşıdığını söylemişti. Sokrates Tanrı adına konuşanların ne bildiğini sormuş, Platon hakikatin muhafızlarını kurmuş, Aristoteles toplumsal hiyerarşileri doğanın düzenine yerleştirmiş, Epikuros ise insanı tanrı ve ölüm korkusundan kurtarmaya çalışmıştı. Lucretius bu düşünsel hattı şiire taşıyarak korkunun insanlara ne yaptırabileceğini, kutsal gerekçelerin savaş ve kurban düzenini nasıl örtebildiğini gösterdi. Onun ardında bıraktığı temel soru şudur: İnsan kutsal korkunun perdesini yırttığında sunağın arkasında ne görecektir? Belki bir Tanrı değil, bir komutan; ilahi öfke değil, siyasal çıkar; değişmez kader değil, insan eliyle kurulmuş eşitsizlik; kutsal görev değil, başkalarının hayatı üzerinden büyüyen iktidar görecektir.
Lucretius’un şiiri doğayı anlamanın yalnızca bilimsel bir uğraş olmadığını öğretir. Yıldırım Tanrı’nın öfkesi değilse rahibin yorumu zorunlu değildir. Ölüm sonsuz ceza değilse kurtuluş ticareti zayıflar. Savaş tanrısal görev değilse komutanın kararı sorgulanabilir. Yoksulluk kader değilse bölüşüm değiştirilebilir. Afet ilahi uyarı değilse ihmaller konuşulabilir. Hukuk kutsal bir dokunulmazlık alanı değilse karar verenlerin sorumluluğu tartışılabilir. İnsan korkudan kurtulduğunda dünya bir anda adil olmaz; fakat adaletsizliği örten kutsal perde düşer. Bu, özgürleşmenin başlangıcıdır.
Lucretius’un yüzyılların ötesinden gelen sesi bize, tanrılar adına korku üretenlerin sözlerini kabul etmeden önce o korkudan kimin yarar sağladığına bakmamızı söyler. Yalnızca sunağın üzerindeki kurbana değil, sunağı kuran ellere; yalnızca söylenen duaya değil, duanın arkasında işleyen iktidara; yalnızca mahkeme kararına değil, o kararın hangi korkuyu büyüttüğüne; yalnızca savaş çağrısına değil, savaşın hangi sofraları büyütüp hangi evleri yıktığına da bakmak gerekir. Çünkü Tanrı’nın korunmaya ihtiyacı olmayabilir. İnsanın ise Tanrı adına, devlet adına, düzen adına, güvenlik adına, kâr adına ve kutsal sayılan bütün büyük kelimeler adına kurban edilmekten korunmaya ihtiyacı vardır.

















