Dante, karanlık bir ormanda yolunu kaybettiğinde yalnızca kendi ruhunun çıkmazlarına değil, insanlığın vicdanına da açılan bir kapıdan içeri girer. İlahi Komedya bu nedenle yalnızca ölümden sonraki hayatı anlatan dinsel bir şiir değildir; insanın yeryüzünde nasıl yaşadığını, neye boyun eğdiğini, hangi kötülüğe ortak olduğunu ve hangi hakikat karşısında sustuğunu sorgulayan büyük bir ahlak ve siyaset yapıtıdır. Cehennem, günahların sıralandığı hayalî bir yer olmanın ötesinde, insan karakterinin ve toplumsal düzenin karanlık haritasıdır.
Bu yolculuğun en çarpıcı duraklarından biri, cehennemin derinliklerinde değil, kapısının hemen önündedir. Dante burada, hayatları boyunca ne iyiliğin yanında durmuş ne de kötülüğün karşısına çıkmış olanları görür. Onlar açıkça zalim değildir; fakat zulüm karşısında susmuşlardır. Bir inancı savunmamış, bir haksızlığın önüne dikilmemiş, yalnızca kendilerini korumayı seçmişlerdir. Gücün yönü değiştikçe yön değiştirmiş, hakikat bedel istediğinde geriye çekilmiş, vicdanla konfor arasında her defasında konforu seçmişlerdir.
Dante onları cehennemin içine bile kabul etmez. Çünkü cehennemdekilerin en azından belirgin bir iradesi, bir tutkusu, hatta işledikleri kötülükle kurulmuş karanlık bir kişiliği vardır. Kararsızlar ise hiçbir ahlaki ağırlık taşımamışlardır. Ne iyiliğin cesaretini göstermiş ne de kötülüğün sorumluluğunu üstlenmişlerdir. Bu yüzden sonsuza kadar boş bir sancağın peşinden koşarlar. Sancak hiçbir şeyi temsil etmez; tıpkı onların yaşamları boyunca peşine düştükleri geçici çıkarlar, güvenli konumlar ve kazanan taraflar gibi rüzgârla yön değiştirir. Onlar koşar, fakat hiçbir yere varamazlar. Çünkü hayattayken de gerçek anlamda hiçbir yere yönelmemişlerdir.
Bugün tarafsızlık, denge siyaseti, ortayolculuk ve herkese eşit mesafede durmak çoğu zaman olgunluğun ve nesnelliğin göstergesi olarak sunuluyor. Oysa bazı dönemlerde tarafsızlık, insanı çatışmanın dışına çıkarmaz; güçlü olanın yanına yerleştirir. Çünkü toplum eşit güçlerin karşı karşıya geldiği düz bir alan değildir. Bir yanda devletin zor aygıtlarını, sermayeyi, medyayı, hukuku ve siyasal karar mekanizmalarını elinde tutanlar; öte yanda emeğinden başka satacak şeyi olmayanlar, hakkını aradığı için işinden edilenler, toprağına el konulanlar, sözü bastırılanlar, kimliği inkâr edilenler ve adliye koridorlarında yıllarını tüketenler vardır. Böylesi bir eşitsizlik içinde ortada durmak, çoğu zaman adaletin değil, mevcut düzenin sürmesinden yana durmaktır.
Tarafsızlık bu nedenle yalnızca bireysel bir kişilik özelliği değil, sınıfsal bir konumdur. Herkesin tarafsız kalma lüksü yoktur. İşten atılan işçi, çocuğu tutuklanan anne, toprağı maden şirketine verilen köylü, yaşamı tehdit altındaki kadın ya da dili yasaklanan halk için çatışma dışarıda yaşanan uzak bir olay değildir. Onlar zaten hayatın içine yerleştirilmiş eşitsizliğin tarafı haline getirilmiştir. Tarafsızlık çoğu zaman güvenceli olanların, düzenle açık bir çatışmaya girmek istemeyenlerin ve kaybedecek konforu bulunanların dilidir.
Kapitalist düzen de tam olarak böyle bir insan tipi üretmek ister: Kendini makul, dengeli ve ölçülü gören; fakat adalet duygusu harekete geçmeyen insan. Bu kişi haksızlığı bütünüyle inkâr etmez, ancak onun karşısında durmayı da göze almaz. Ezilenin acısını kabul eder, fakat bu acının nedenlerini ve sorumlularını adlandırmaktan kaçınır. Herkesi anlamaya çalıştığını söylerken, güçlü ile güçsüzü aynı cümlenin içine yerleştirir. Sonunda celladın şiddetiyle kurbanın öfkesini eşitleyen bir dil kurar. Bu dil görünüşte tarafsızdır; gerçekte ise güç ilişkilerini görünmez kılar.
Bir işçi sendikaya üye olduğu için işten çıkarıldığında patron bunu açıkça söylemez. “Yeniden yapılanma”, “verimlilik” ya da “işletmenin ihtiyaçları” gibi nötr görünen kavramlara sığınır. İşçinin karşısında şirketin avukatları, sermayesi, ilişkileri ve uzun süre bekleyebilme gücü vardır; işçinin ise ödemesi gereken kirası, mutfağına götürmesi gereken ekmek ve tükenen zamanı. Böyle bir durumda “İki tarafı da dinlemek gerekir” demek, gerçek eşitsizliği ortadan kaldırmaz. Tam tersine onu eşitlik görüntüsü altında gizler.
Aynı durum basın özgürlüğü ya da hukuk alanında da karşımıza çıkar. Bir gazeteci yazdığı haber yüzünden soruşturulurken, iktidar bunun adını sansür koymaz; “kamu düzeni”, “dezenformasyon” ya da “milli güvenlik” der. Ardından birileri çıkar ve devletin de hassasiyetleri bulunduğunu söyleyerek hakikat ile iktidarın rahatsızlığını eşit iki değer gibi sunar. Bir siyasal davada “Yargı sürecini beklemek gerekir” cümlesi kurulur. Elbette delil, savunma ve yargılama önemlidir. Fakat yargının kendisi siyasal gücün gölgesinde işliyorsa, beklemek bazen adalete güvenmek değil, adaletsizliğin zaman kazanmasına izin vermektir.
Dante’nin kararsızları tam da bu ahlaki kaçışın simgesidir. Onlar kötülüğü doğrudan yapmamış olabilirler; fakat kötülüğün karşısına da çıkmamışlardır. Kendilerini kirletmemek için hiçbir şeye dokunmamış, sonunda dokunmadıkları acılarla kirlenmişlerdir. Çünkü insan yalnızca yaptığı yanlışlarla değil, yapmaktan kaçındığı doğrularla da yargılanır. Söylemesi gereken sözü söylemediğinde, uzatması gereken eli uzatmadığında, bildiği bir haksızlığa sessiz kaldığında da sorumluluk taşır.
Burada savunulan şey kör bir tarafgirlik değildir. Gazeteci olguları araştırmak, hukukçu delili değerlendirmek, akademisyen veriye sadık kalmak zorundadır. Fakat nesnellik ile ahlaki kayıtsızlık aynı şey değildir. Gazeteci faille kurbana değil, hakikate eşit mesafede durur. Hukukçu devletle mağduru aynı güçte kabul etmez; insan onurunu ve temel hakları esas alır. Akademisyen özgürlüğün yok edilmesini yalnızca soğuk bir veri gibi kayda geçirmekle yetinemez. Gerçeğe sadakat, zulüm karşısında susmayı değil, gerçeği bütün sonuçlarıyla söylemeyi gerektirir.
Egemen düzen ise kendi tarafını görünmez kılmakta ustadır. Sermayenin çıkarı “ekonominin gereği”, grev yasağı “milli güvenlik”, doğanın yağmalanması “yatırım”, yoksulluk “piyasa koşulları” diye sunulur. Düzen kendisini taraf değil, hayatın doğal akışı gibi gösterir. Ona karşı çıkanlar ise hemen “ideolojik”, “aşırı”, “kışkırtıcı” ya da “taraflı” ilan edilir. Böylece toplumun küçük bir kesiminin çıkarı herkesin ortak çıkarı gibi sunulurken, ezilenlerin kendi haklarını savunması tarafgirlik sayılır.
Oysa insanlık tarihinin kazanımları tarafsızların eseri değildir. Köleliğin kaldırılması, sekiz saatlik iş günü, sendikal haklar, kadınların seçme ve seçilme hakkı, basın özgürlüğü, eşit yurttaşlık ve halkların kendi kimlikleriyle var olma mücadelesi, ortayolcu açıklamalarla elde edilmedi. Her hak, birilerinin haksızlığın karşısında yerini belli etmesiyle kazanıldı. Haklar, iktidarların iyi niyetle sunduğu armağanlar değil; ezilenlerin örgütlü mücadelelerle açtığı tarihsel gediklerdir.
Bu nedenle tarih, yalnızca zalimlerin yaptıklarını değil, onların güçlenmesini mümkün kılan sessizliği de kaydeder. Faşizm yükselirken siyasete karışmayanları, işçiler direnirken üretimin zarar görmesini dert edinenleri, gazeteciler susturulurken “daha dikkatli yazmalıydılar” diyenleri, kadınlar öldürülürken aile düzeninden söz edenleri, halklar inkâr edilirken “şimdi sırası değil” diye öğüt verenleri de unutmaz. Çünkü zulüm yalnızca onu uygulayanların gücüyle değil, karşısına çıkmayanların edilgenliğiyle de büyür.
Bazen ahlak bütün karmaşık açıklamaları bir yana bırakıp yalın bir soru sorar: Kimin yanındasın? Bu, aklı ve eleştiriyi terk etmek anlamına gelmez. Tersine, görünüşte eşit olanların gerçekte neden eşit olmadığını kavramayı gerektirir. Güçlüyle güçsüz, ezenle ezilen, sömürenle sömürülen arasındaki maddi farkı görmeden kurulan her denge, gerçeği bozan bir terazidir.
Ezilenin yanında durmak, onun söylediği her sözü sorgusuz kabul etmek değildir. Fakat hangi koşullarda konuştuğunu, karşısında nasıl bir güç bulunduğunu ve öfkesinin hangi tarihsel yaralardan doğduğunu görmektir. Adalet, herkese aynı uzaklıkta durmak değil; eşitsizlik içindeki insanlara haklarını teslim edecek bir yerden bakabilmektir. Bazen doğru mesafe, ortada değil, haksızlığa uğrayanın yanındadır.
Dante’nin boş sancağı bugün de televizyon ekranlarında, gazete köşelerinde, mahkeme koridorlarında ve siyaset kürsülerinde dalgalanıyor. Hakikati ikiye bölerek haksızlığı yumuşatanlar, ezilenin itirazını “aşırılık”, devletin şiddetini “refleks”, grevi “ekonomik tehdit”, sermayenin saldırısını “zorunluluk” diye adlandıranlar hâlâ o sancağın peşinden koşuyor. Hiçbir yere varmıyorlar; fakat suskunluklarıyla iktidarın yolunu açıyorlar.
Dante’nin kararsızları sonsuza kadar koşar; çünkü yaşamları boyunca durmaları gereken yerde durmamışlardır. Onların cezası, karanlığın en derin yerine düşmekten çok, anlamın dışına atılmaktır. Hiçbir değere bağlanmadıkları için boşluğa bağlanmış, hiçbir bedel ödemek istemedikleri için anlamsız bir acının içine mahkûm olmuşlardır.
Belki de İlahi Komedya’nın bugüne ulaşan en güçlü uyarısı budur: İnsan yalnızca işlediği kötülüklerden değil, kötülüğün karşısında göstermediği cesaretten de sorumludur. Vicdan, insanın içinde sakladığı güzel düşüncelerden çok, hayatın belirleyici anlarında aldığı yerde görünür. Bazı dönemlerde susmak, yalnızca konuşmamak değildir; güçlü olanın cümlesine eklenmiş sessiz bir onaydır.
Tarih kapıyı çaldığında insanın önünde iki yol belirir: Ya boş sancağın peşinden giderek kendi konforunu korur ya da adaletin çağırdığı yerde durur. Birinci yol daha güvenli görünebilir; fakat insanı kendi vicdanından uzaklaştırır. İkinci yol bedel ister; ama insanı kendisiyle ve başkalarıyla buluşturur.
Dante’nin cehenneminin eşiğinde asılı duran soru bugün de değişmemiştir: İnsan, zulüm karşısında hiçbir şey olmamayı mı seçecek, yoksa insan kalabilmek için bir taraf mı tutacaktır?
Çünkü bazı zamanlarda tarafsızlık bir erdem değil, sessiz bir suç ortaklığıdır. Tarih de yalnızca zalimlerin ne yaptığını değil, onların karşısında kimlerin sustuğunu hatırlar.
Hasan KAYA
5 Temmuz 2026, Pazar











