Cumhuriyet’in eğitim alanındaki tarihsel kazanımlarını küçümsemek, yalnızca geçmişe haksızlık etmek değil, bugün elimizden alınan kamusal imkânların değerini de görememektir. Eğitimin sarayın, medresenin, seçkin ailelerin ve mülk sahiplerinin tekelinden çıkarılarak ülkenin en uzak köylerine kadar götürülmesi; yoksul çocukların öğretmen, hekim, mühendis, akademisyen ve yargıç olabilmesi; kız çocuklarının kamusal hayata daha geniş ölçüde katılması, bu ülkenin toplumsal tarihinde gerçek bir kırılma yarattı. Devlet okulu, milyonlarca insan için yalnızca okuma yazma öğrenilen bir yer değil, doğuştan belirlenmiş görünen yazgının değiştirilebileceğinin kanıtı oldu.

Ne var ki tarihsel bir kazanımı savunmakla onu kusursuzlaştırmak aynı şey değildir. Cumhuriyet’in kamusal eğitim aracılığıyla açtığı kapıyı görmek gerekir; fakat o kapının hangi toplumsal düzenin içine açıldığını da sormak gerekir. Eğitim, geniş halk kesimlerine belirli ölçüde yükselme imkânı sundu; ancak yükselmenin gerekli olduğu toplumsal yapıyı ortadan kaldırmadı. Yoksulun çocuğu doktor olabildi ama yoksulluğu üreten ilişkiler sürdü. İşçinin çocuğu yargıç olabildi ama işçinin kendi hayatı üzerindeki hükmü büyümedi. Köylünün çocuğu profesörlüğe yükselebildi ama toprağın, üretimin ve bilginin mülkiyeti toplumun ortak iradesine geçmedi.

Cumhuriyet’in eğitim politikalarını övgüyle anlatan sol söylemin kör noktası da burada beliriyor. Köy çocuğunun profesör, işçi çocuğunun hâkim, yoksul aileden gelen bir gencin bürokrat olmasını haklı olarak değerli bulurken, farkında olmadan emekçi olarak kalmayı kurtulunması gereken aşağı bir konum gibi gösteriyor. Böylece emekçinin çocuğunun kurtuluşu, emekçilerin yaşam koşullarının değişmesinde değil, çocuğun kendi sınıfından uzaklaşmasında aranıyor. İşçilik, ortadan kaldırılması gereken sömürü ilişkilerinin içindeki bir konum olmaktan çıkarak yetenekli çocukların terk edebileceği alt basamağa dönüşüyor.

Oysa yarışa katılma hakkı ile eşitlik aynı şey değildir. Bir merdivenin önünde herkese sıraya girme hakkı vermek, üst katlarla alt katlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaz; yalnızca aşağıdakilere, yeterince çalışırlarsa yukarı çıkabilecekleri umudunu verir. Bu umut bazıları için gerçeğe dönüşebilir. Fakat merdivenin varlığı, yukarı çıkabilenlerin sayısından bağımsız olarak, toplumun hâlâ yukarıdakiler ve aşağıdakiler biçiminde örgütlendiğini gösterir.

Cumhuriyet’in eğitim düzeni geleneksel ayrıcalıkların bir bölümünü kırdı; fakat modern toplumun sınıfsal hiyerarşisini aşamadı. Soy, aile ve saray yakınlığının karşısına diploma, sınav ve meslek çıkarıldı. Bu, doğuştan kapatılmış kapıları araladığı için tarihsel bir ilerlemeydi. Ancak başarı hiçbir zaman yalnızca yetenek ve çalışkanlığın sonucu olmadı. Bir çocuğun sınav kâğıdına düşen puanın arkasında ailesinin geliri, evindeki kitap sayısı, beslenme imkânı, çalışma odası, yaşadığı mahalle, konuştuğu dil, annesinin görünmeyen emeği ve babasının çalışma saatleri de vardı.

Biri sessiz bir odada, iyi beslenmiş ve geleceğinden emin biçimde sınava hazırlanırken diğeri kalabalık bir evde, çalışmak zorunda olduğu saatlerin yorgunluğuyla aynı masaya oturur. Sonra önlerine aynı sorular konur ve sonuç “liyakat” adıyla açıklanır. Böylece toplumsal eşitsizlik, kişisel yetenek farkı gibi gösterilir; başarılı olan yalnızca kendi çabasının ödülünü aldığına, geride kalan ise yeterince çalışmadığına inandırılır. Düzen, ayrıcalıkları ortadan kaldırmadan onları görünmez kılmayı başarır.

Eğitim bu nedenle yalnızca bilgi aktaran bir kurum değildir; toplumdaki yerlerin nasıl dağıtılacağını belirleyen ve bu dağılıma meşruiyet kazandıran bir aygıttır. Birkaç yoksul çocuğun yükselmesi, “İsteyen başarabilir” sözünün kanıtı olarak sunulur. Oysa bir köy çocuğunun profesör olması, bütün köy çocuklarının eşit koşullarda eğitim gördüğünü göstermez. Bir işçi çocuğunun yüksek bir makama gelmesi, işçilerin ekonomik ve siyasal iktidara ortak olduğu anlamına gelmez. İstisna her zaman kuralı bozmaz; kimi zaman kuralın daha kolay kabul edilmesini sağlar.

Üstelik okul yalnızca sınıflar arasında geçiş sağlamadı; devletin makbul yurttaşını üretmenin de aracı oldu. Merkezde belirlenen bilgi, ülkenin bütün çocuklarına ortak hakikat olarak sunulurken farklı diller, inançlar, hafızalar ve tarihsel deneyimler çoğu zaman okul kapısının dışında bırakıldı. Yoksulun çocuğuna yükselme imkânı verilirken ondan kendi sınıfına, kültürüne ve toplumsal hafızasına mesafe koyması beklendi. Yükselmek, yalnızca diploma almak değil, egemen dilin ve merkezî iktidarın istediği yurttaş kalıbının içinde yeniden biçimlenmek anlamına da geldi.

Bu çelişkileri görmek, kamusal eğitimin tarihsel değerini reddetmek değildir. Tersine, bugün piyasanın eline bırakılan eğitimi gerçekten savunabilmek için onun geçmişteki sınırlarını da anlamak gerekir. Bir zamanlar yoksul çocukların, eşitsiz koşullarda da olsa ulaşabildiği merdiven, bugün özel okulların, ücretli kursların, barınma giderlerinin, beslenme sorunlarının ve dijital uçurumun arkasına çekiliyor. İlk basamağa erişmek bile giderek aile gelirine ve miras alınan imkânlara bağlanıyor.

Bu nedenle kamusal eğitimi savunmalıyız; fakat yalnızca yoksul çocuğun okuyup sınıf atlama ihtimalini değil, hiçbir sınıfsal konumun insanı yoksulluğa, güvencesizliğe ve aşağılanmaya mahkûm etmediği bir hayatı savunarak. Doktorun işi değerliyse, bu onun fabrikada çalışan, toprağı süren, sokağı temizleyen ya da hastaya bakan insandan daha değerli olmasından değil, toplumsal olarak gerekli bir işi yapmasındandır. Gerçek eşitlik, herkesin ağır ve değersizleştirilmiş işlerden kaçma fırsatına sahip olması değil, hiçbir emeğin insan onurunu aşındırmamasıdır.

İşçi çocuğunun profesör olabilmesini elbette savunmalıyız; fakat işçinin işçi kaldığı için yenilmiş sayılmadığı bir düzeni daha güçlü biçimde savunmalıyız. Maden işçisinin çocuğunun mühendis olması önemlidir; babasının yerin yüzlerce metre altında ölümü göze alarak çalışmak zorunda bırakılmaması daha önemlidir. Eğitim, insanları kendi sınıflarından tek tek çıkaran bir tahliye koridoruna dönüştüğü sürece bazı hayatları kurtarabilir; fakat kurtarılmaya muhtaç hayatlar üreten düzeni değiştiremez.

Fırsat eşitliği herkese yarışa katılma hakkı tanır; toplumsal eşitlik ise hayatın neden bir yarış olarak örgütlendiğini sorar. Birincisi yoksul çocuğun seçkinler arasına katılmasını başarı sayar; ikincisi seçkinlerin neden var olduğunu tartışmaya açar. Birincisi merdiveni sağlamlaştırıp daha çok insanın ona ulaşmasını ister; ikincisi yukarıyla aşağı arasındaki mesafeyi hangi ilişkilerin ürettiğine bakar.

Gerçek eğitim de tam burada başlar. Öğrenciyi yalnızca sınavlarda başkalarını geçmeye hazırlamaz; yaşadığı toplumun neden eşitsiz olduğunu anlayabilecek düşünsel cesaretle donatır. Bilgiyi makamın, ücretin ve yükselişin anahtarı olmaktan çıkararak ortak hayatı dönüştürmenin imkânına çevirir. Çocuğa sınıf arkadaşını geçmesi gereken bir rakip olarak değil, birlikte özgürleşeceği bir insan olarak bakmayı öğretir. Çünkü eleştirel akıldan yoksun bir eğitim, ne kadar çok diploma üretirse üretsin, yalnızca düzenin daha becerikli memurlarını yetiştirir.

Bugün yapılması gereken, Cumhuriyet’in kamusal eğitim mirasını ne reddetmek ne de dokunulmaz bir altın çağa dönüştürmektir. Parasız, laik, bilimsel ve kamusal eğitim savunulmalı; fakat çocuğun okuldaki eşitliğinin ailesinin hayatındaki eşitsizlikten ayrı düşünülemeyeceği bilinmelidir. Açlıkla derse giren çocukla karnı tok çocuk, aynı sıraya oturtulduklarında eşit olmaz. Okulun kapısını herkese açmak yetmez; o kapıya ulaşan yolları da eşitlemek gerekir.

Merdivenden çıkmak, tek bir insanın hayatını değiştirebilir ve bu başarı küçümsenemez. Fakat merdiveni başarı hikâyeleriyle kutsamak, aşağıda bırakılan milyonların hayatını görünmez kılar. Cumhuriyet birçok insana yükselme cesareti verdi; şimdi o cesareti daha ileri bir soruya taşımak gerekiyor: İnsanlar neden insan onuruna yaraşır bir yaşama ulaşabilmek için kendi sınıflarından, mahallelerinden, köylerinden ve emekçi kimliklerinden kaçmak zorunda kalsın?

Merdivenden çıkmak başarıdır; fakat adalet değildir. Adalet, yukarı çıkabilenlerin sayısıyla değil, aşağıda kalmaya mahkûm edilenlerin bulunup bulunmadığıyla ölçülür. Eğitimin asıl görevi de insanlara yalnızca daha yüksek bir basamak vaat etmek değil, basamakların neden var olduğunu göstermek ve kimsenin insanca yaşayabilmek için başkasının üzerine basmak zorunda kalmayacağı bir hayatın düşünsel yollarını açmaktır.