Madımak Katliamı’nın üzerinden yıllar geçti; fakat 2 Temmuz 1993 hâlâ geçmişte kalmış bir tarih değil, Türkiye’nin vicdanında kapanmamış bir yaradır. O gün yalnızca bir otel yakılmadı; devletin yurttaşını koruma sorumluluğu, toplumun birlikte yaşama umudu ve insanlığımızın en temel duygusu ateşe verildi.

Yangının Başladığı Yer

Bazı günler vardır, insanın hayatından hiç çıkmaz. Üzerinden yıllar geçse de, başka acılar yaşansa da, hayat kendi olağan akışı içinde insanı başka yerlere taşısa da o gün, hafızanın en derin yerinde olduğu gibi kalır. 2 Temmuz 1993 benim için böyle bir gündür. O günü yalnızca bir katliam haberi olarak değil, bir ülkenin kendi insanlarını göz göre göre ölüme terk ettiği, insanın çaresizlikle öfke arasında parçalandığı, ekran karşısında beklemenin bile bir tür suça ortaklık duygusu yarattığı ağır bir zaman olarak hatırlıyorum. İşe gitmek için hazırlanırken televizyonda gördüğüm görüntüler, Tayfun Talipoğlu’nun yanan otelin önünden aktardığı sözler, “kuşatıldılar” cümlesinin içimde açtığı korku ve ardından saatler boyunca büyüyen o yangın, hâlâ dün yaşanmış gibi zihnimde duruyor.

O gün insanın içine yalnızca acı düşmedi; acının yanında öfke, öfkenin yanında çaresizlik, çaresizliğin yanında inanmak istemeyen bir şaşkınlık vardı. Çünkü ekranın karşısında izlediğimiz şey sıradan bir saldırı değildi. Bir otelin içinde şairler, yazarlar, ozanlar, gençler, hayatını düşünceye, sanata, söze ve inanca adamış insanlar vardı. Dışarıda ise kalabalık büyüyor, sloganlar çoğalıyor, devletin varlığını göstermesi gereken yerde tuhaf ve ürkütücü bir boşluk oluşuyordu. İnsan o an, “Bu kadar kolay mı?” diye sormadan edemiyordu. Gerçekten bu kadar kolay mıydı bir oteli kuşatmak, insanları hedef göstermek, saatler boyunca ölümle baş başa bırakmak? Eğer birkaç havaya uyarı atışıyla, kararlı bir güvenlik müdahalesiyle, devletin zamanında göstereceği basit bir iradeyle bu kalabalık dağıtılabilecek idiyse, neden beklenmişti?

Devletin Görünmediği Saatler

Madımak Katliamı’nın en temel sorusu hâlâ aynı yerde duruyor: Devlet o gün neredeydi? Bir devletin varlığı, yalnızca resmi binalarında, üniformalarında, kanunlarında ve nutuklarında değil; yurttaşının canı tehlikeye girdiğinde onu koruma iradesinde görünür. 2 Temmuz’da bu irade görünmedi. Kalabalık saatler boyunca büyürken, hedef gösterme açık bir linç atmosferine dönüşürken, otelin önünde nefret kendisini adım adım örgütlerken, devletin hareketsizliği yalnızca bir güvenlik zafiyeti olarak açıklanamaz. Çünkü bazı ihmaller basit ihmal değildir; bazı gecikmeler kendi başına tarihsel bir sorumluluk üretir.

Madımak’ta yakıcı olan yalnızca saldırganların vahşeti değil, o vahşetin saatler boyunca seyredilebilir hale gelmesiydi. İnsanların ölümle baş başa bırakıldığı o uzun saatler, Türkiye’de devlet-toplum ilişkisinin karanlık yanını bütün açıklığıyla gösterdi. Dışarıda toplanan kalabalığın varlığı kadar, içeridekilerin yalnızlığı da bu katliamın parçasıdır. Bu nedenle Madımak, yalnızca fanatik bir güruhun işlediği suç olarak görülemez; aynı zamanda devletin korumadığı, siyasetin gerekli sorumluluğu üstlenmediği, yargının hakikatin tamamına ulaşmakta eksik kaldığı büyük bir yüzleşme dosyasıdır.

Dönemin yöneticilerinin olay sonrasında yaptığı açıklamalar ise bu yarayı daha da derinleştirdi. İçeride insanlar yanmış, dumandan boğulmuş, bir ülkenin kültürel belleği ateşin içinden geçirilmişken, dışarıdaki kalabalığın zarar görmemiş olmasına duyulan rahatlık, aslında devlet aklının kimin acısını gördüğünü, kimin acısını görmezden geldiğini de ortaya koyuyordu. O an anlaşıldı ki Madımak yalnızca bir yangın değil, aynı zamanda bir değerler sınavıydı ve Türkiye bu sınavda ağır biçimde sınıfta kalmıştı.

Yananlar Ve Geride Kalanlar

Madımak’ta kaybettiklerimiz yalnızca 33 aydın, sanatçı, yazar ve ozan ile iki otel çalışanı değildi. Orada şiir yandı, türkü yandı, saz yandı, söz yandı, gençlik yandı, hayatının en güzel çağında dünyayı anlamaya çalışan insanların yarım kalmış düşleri yandı. Behçet Aysan’ın inceliği, Metin Altıok’un kırılgan bilgeliği, Hasret Gültekin’in bağlaması, Nesimi Çimen’in sesi, Asım Bezirci’nin emeği ve orada yaşamını yitiren bütün canların varlığı, bu ülkenin kültürel hafızasında kapanmayacak bir boşluk bıraktı. Bir toplumun asıl kaybı bazen öldürülen insanların sayısıyla değil, onların temsil ettiği anlamın büyüklüğüyle ölçülür. Madımak bu yüzden yalnızca Alevilerin, yalnızca sosyalistlerin, yalnızca aydınların değil; insan kalmayı önemseyen herkesin meselesidir.

O gün hayatımdan hiç çıkmadı. Yıllar içinde defalarca geri döndü. Bazen bir anmada, bazen bir haber cümlesinde, bazen bir türkünün içinde, bazen de hiç beklemediğim bir sessizlikte yeniden karşıma çıktı. Alevi kültürünün içinde büyümüş, o dünyanın acılarını, dışlanmışlıklarını, inanç ve kimlik mücadelesini yakından bilen biri olarak elbette Madımak’ın bende açtığı yaranın özel bir yeri vardı. Ama duyduğum acı yalnızca kimlik üzerinden açıklanamazdı. Çünkü o gün insanın içini yakan şey, bir ülkenin kendi insanlığını kaybetmesine tanıklık etmekti. İnsan bazen bir felaket karşısında yalnızca kurbanlar için değil, o felaketi mümkün kılan toplum için de yas tutar. Benim 2 Temmuz’a dair duygum biraz da budur: Yalnızca yitirilen canlara değil, o gün insanlığını koruyamayan ülkeye de duyulan derin bir yas.

Hafızayı Kurma Çabası

Aradan yıllar geçtikten sonra, 2 Temmuz 2004’te bir elektronik posta grubuna düşen bir mesaj, içimde uzun zamandır biriken duyguyu yeniden harekete geçirdi. Avusturya Alevi Federasyonu’ndan Kemal Soylu arkadaşın yazdığı o mesajda, Madımak’ta yaşamını yitirenleri anmaya katılanların azlığından duyulan utanç ve sitem vardı. Mesajın sonunda söylenen “Bir şeyler yapmak lazım” cümlesi, aslında yıllardır içimizde dolaşan ama bir türlü ete kemiğe bürünemeyen arayışın adıydı. Evet, bir şeyler yapmak gerekiyordu; çünkü unutmak, yalnızca geçmişi geride bırakmak değil, faillerin ve ihmallerin üzerini örtmek anlamına geliyordu.

İlk aklıma gelen şey, 2 Temmuz 1993’te ve sonrasında yaşanan ne varsa belgeleyen, dava süreçlerini izleyen, tanıklıkları ve bilgileri bir araya getiren bir internet sitesi kurmaktı. Amaç yalnızca arşiv oluşturmak değildi; aynı zamanda Madımak Oteli’nin bir Utanç Müzesi’ne dönüştürülmesi talebini görünür kılmak, bu talebi toplumun vicdanına taşımaktı. Böylece 2temmuz.com ortaya çıktı. Başlangıçta küçük, mütevazı ve birçok kişiye göre gerçekleşmesi imkânsız görünen bir çabaydı bu. Fakat hafıza mücadelelerinin çoğu zaten böyle başlar. Önce birkaç insan inanır, sonra birkaç ses daha eklenir, ardından o sesler bir talebe, o talep de toplumsal bir vicdan çağrısına dönüşür.

Sitenin kısa sürede tamamlanması, imza formlarının dolaşıma sokulması, belgelerin ve dava süreçlerine ilişkin bilgilerin toplanması, basında ilk haberlerin çıkması ve Ece Temelkuran, Can Dündar, Cezmi Ersöz gibi isimlerin ilgi göstermesi, bu mütevazı çabanın beklenmedik biçimde karşılık bulmaya başladığını gösterdi. Başlangıçta Alevi kurumlarının ve bazı çevrelerin temkinli, hatta eleştirel yaklaşması anlaşılırdı; çünkü uzun yıllar boyunca Madımak konusunda hem acı çok büyüktü hem de devletle kurulacak ilişkinin nasıl olması gerektiği konusunda farklı düşünceler vardı. Ancak zaman içinde bu talep kişisel bir girişimin ya da sınırlı bir çevrenin çağrısı olmaktan çıktı; Madımak’ın Utanç Müzesi yapılması, geniş kesimlerin sahiplendiği ortak bir hafıza talebine dönüştü.

Utanç Müzesi Talebinin Anlamı

Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi yapılması talebi, yalnızca bir binanın işlevinin değiştirilmesi talebi değildir. Bu talep, devletin kendi sorumluluğunu kabul etmesi, toplumun da bu sorumluluğun üzerini örtmeden hakikatle yüzleşmesi anlamına gelir. O yıllarda bazıları, Alevi kurumlarının para toplayarak oteli satın almasını ve müzeye dönüştürmesini öneriyordu. Bu öneri bana hiçbir zaman doğru gelmedi. Çünkü Madımak, yalnızca Alevilerin kendi olanaklarıyla sahip çıkması gereken bir acı değildi. Bu ülkenin yurttaşları, devletin gözü önünde, devletin koruması altında olması gereken bir yerde yakılmıştı. O nedenle sorumluluğu da yalnızca mağdurların omzuna yıkmak, devletin tarihsel yükümlülüğünü görünmez kılmak anlamına gelirdi.

Devlet, 2 Temmuz 1993’te yerine getirmediği görevini yıllar sonra da olsa Madımak’ı gerçek anlamda bir Utanç Müzesi’ne dönüştürerek üstlenmeliydi. Çünkü bazı mekânların üzeri nötr isimlerle örtülemez. Bazı binalar, yalnızca taş, beton ve duvardan ibaret değildir; orada yaşananlar nedeniyle toplumun vicdan defterine yazılır. Madımak da böyle bir mekândır. Onu sıradan bir kültür merkezine dönüştürmek, acının keskinliğini azaltmaya, hafızayı yumuşatmaya, hakikati yönetilebilir bir alana çekmeye çalışmak anlamına gelir. Oysa Madımak’ın ihtiyacı yumuşatma değil, yüzleşmedir; belirsizleştirme değil, açıklıktır; zamana yayarak unutulmaya terk etmek değil, hakikatin bütün çıplaklığıyla kabul edilmesidir.

2 Temmuz 2005’te Sivas’a karanfillerle gitme çağrısı yaptığımızda, Ali Baba Mahallesi’nde toplanan kalabalığın bir yıl öncesine göre çok daha büyük olduğunu görmek umut vericiydi. Bir yıl önce anmaya katılanların sayısı yalnızca birkaç düzineyle sınırlıyken, artık binlerce insan Madımak’a yürüyordu. 2006’da ise bu sayı on binlerle ifade edilir hale geldi. Sessiz sedasız başlayan bir internet sitesi, bir süre sonra kitlesel bir hafıza hareketinin parçasına dönüşmüştü. Bu süreçte emeği geçen, destek veren, birlikte yürüyen insanların her birinin o mücadelede ayrı bir yeri vardı. Bugün Madımak artık otel değilse, altında kebap salonu yoksa, bunda o yıllarda inatla sürdürülen bu hafıza mücadelesinin ve bu mücadeleye omuz veren güzel insanların büyük payı vardır.

Yüzleşmeyen Ülke

Bugün geldiğimiz noktada sorun hâlâ aynı yerde duruyor. Madımak’la gerçek anlamda yüzleşildi mi? Bu soruya gönül rahatlığıyla evet demek mümkün değildir. Çünkü yüzleşme, yalnızca binanın kamulaştırılması, adının değiştirilmesi ya da yıldönümlerinde resmi açıklamalar yapılması değildir. Yüzleşme, devletin sorumluluğunu açıkça kabul etmesidir. Yüzleşme, o gün neden zamanında müdahale edilmediğinin bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmasıdır. Yüzleşme, nefretin nasıl örgütlendiğinin, kimler tarafından beslendiğinin, hangi siyasal iklimin bu katliamı mümkün kıldığının açıklığa kavuşturulmasıdır. Yüzleşme, mağdurların acısını resmi protokol cümleleriyle yatıştırmaya çalışmak değil, o acının hakikatini kabul etmektir.

Türkiye’nin Madımak konusundaki eksikliği tam da buradadır. Bu ülke çoğu zaman acıları anıyor ama onlarla yüzleşmiyor. Yas tutuyor gibi yapıyor ama yasın gerektirdiği adalet duygusunu kurmuyor. “Bir daha olmasın” diyor ama bir daha olmaması için gereken siyasal, hukuki ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirmiyor. O nedenle Madımak yalnızca geçmişte kalmış bir katliam değil, bugünün de aynasıdır. Alevi yurttaşların eşit yurttaşlık talepleri hâlâ karşılanmamışsa, inanç özgürlüğü hâlâ çoğunlukçu bir devlet aklının sınırları içinde ele alınıyorsa, nefret söylemi hâlâ siyasal iklimde kendisine yer bulabiliyorsa, Madımak’ın dosyası kapanmış sayılamaz.

Madımak’ı anmak, yalnızca ölenlerin adını saymak değildir. Onların neden öldürüldüğünü, kimlerin hedef gösterdiğini, kimlerin sustuğunu, kimlerin korumadığını ve kimlerin daha sonra bu acının üzerini örtmeye çalıştığını da konuşmak gerekir. Çünkü hakikat yalnızca faillerin eylemlerinde değil, o eylemleri mümkün kılan sessizliklerde de saklıdır. Madımak’ın gerçek yüzleşmesi, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, toplumsal hafızanın dürüstçe kurulmasıyla mümkündür.

Küllerin Altında Kalan Hakikat

Madımak Katliamı’nın üzerinden yıllar geçmiş olabilir; ancak o yangının külleri hâlâ soğumadı. Her 2 Temmuz’da yeniden ortaya çıkan duygu biraz da buradan kaynaklanıyor. Çünkü adalet tamamlanmadığında yas da tamamlanmıyor. İnsan sevdiğini, yoldaşını, ozanını, şairini, gencini toprağa verebilir; ama onun neden ve nasıl öldürüldüğüne dair hakikat eksik bırakılırsa, o ölüm geçmişte kalmaz. Toplumun içinde dolaşan bir sızıya dönüşür.

Bu nedenle Madımak, yalnızca Alevi toplumunun değil, Türkiye’de demokrasi, laiklik, insan hakları ve birlikte yaşam fikrini savunan herkesin ortak meselesidir. Bir ülke, kendi karanlık anlarıyla yüzleşmeden olgunlaşamaz. Kendi suçlarına, ihmallerine ve utançlarına bakamayan toplumlar, geleceği de sağlıklı kuramaz. Madımak bize hâlâ aynı şeyi söylüyor: İnsanlık, yalnızca büyük sözlerle değil, en zor anda gösterilen tutumla ölçülür. O gün Türkiye bu tutumu gösteremedi.

Bugün yapılması gereken, Madımak’ı geçmişte kalmış bir acı olarak değil, hâlâ tamamlanmamış bir demokrasi meselesi olarak görmekten geçiyor. Madımak’ın gerçek anlamda Utanç Müzesi yapılması, yalnızca ailelerin ve Alevi örgütlerinin talebi değil, bu ülkenin kendisine borcudur. Çünkü o bina, hakikatin üzerinin örtülemeyeceğini, bir toplumun vicdanının ancak yüzleşmeyle onarılabileceğini ve insanlığın ancak hafızayla korunabileceğini hatırlatan bir mekân olmalıdır.

2 Temmuz’da yanan yalnızca bir otel değildi. O gün yanan, şiirin, türkünün, sözün ve insan kalma iradesinin üzerine çöken karanlıktı. Fakat bütün karanlıklara rağmen, o yangından geriye kalan yalnızca kül olmadı. Hafıza kaldı, adalet talebi kaldı, Utanç Müzesi ısrarı kaldı, karanfillerle yürüyen insanların sessiz ama güçlü sözü kaldı. Ve belki de bu yüzden, Madımak hâlâ yalnızca bir acının değil, aynı zamanda unutmayanların, unutturmayanların ve yüzleşme isteyenlerin adıdır.