Siyasette bazı isimler yalnızca kendilerini temsil etmezler. Zamanla bir dönemin alışkanlıklarını, korkularını, umutlarını ve siyasal reflekslerini taşımaya başlarlar. Bu nedenle belirli anlarda yaşanan siyasal tartışmaları anlamak için yalnızca tek tek aktörlerin biyografilerine değil, temsil ettikleri tarihsel arka plana da bakmak gerekir. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen çevrelerin CHP içindeki tartışmalarda aldığı pozisyon da böyle okunmayı hak ediyor. Çünkü karşımızda yalnızca belirli siyasetçilerin görüşleri değil, Türkiye muhalefetinin uzun yıllardır içinde taşıdığı belirli bir siyasal aklın kendisini yeniden üretme çabası bulunuyor.
İlk bakışta mesele, Kemal Kılıçdaroğlu’na duyulan kişisel sadakat gibi görünebilir. Elbette siyasette vefanın da bir karşılığı vardır. İnsanlar birlikte yürüdükleri, aynı mücadeleyi paylaştıkları kişilere karşı belirli bir bağlılık hissedebilirler. Ancak bugün yaşanan tartışmayı yalnızca bu çerçevede açıklamak yetersiz kalır. Çünkü savunulan şey yalnızca bir lider değildir; aynı zamanda belirli bir siyaset yapma biçimidir. Bir başka ifadeyle, tartışmanın merkezinde kişilerden çok siyasal kültürler bulunmaktadır.
Bu nedenle asıl soru, Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen çevrelerin kimi savunduğu değil, neyi savunduğudur. Belki de daha önemlisi, neye itiraz ettikleridir. Çünkü siyaset çoğu zaman insanların söylediklerinden çok, karşı çıktıkları şeyler üzerinden okunur. Bir siyasal pozisyonun sınırları, desteklediklerinden ziyade tehdit olarak gördükleri tarafından belirlenir.
Bugün Özgür Özel yönetimine yönelen eleştirilerin önemli bir kısmında da böyle bir durum görülüyor. Tartışmanın görünen yüzünde liderler, kurultaylar ve parti içi dengeler bulunuyor. Ancak biraz daha derine inildiğinde karşımıza çok daha köklü bir mesele çıkıyor: CHP’nin devlet merkezli siyasal gelenekten ne ölçüde uzaklaşacağı ve toplumsal muhalefetle nasıl bir ilişki kuracağı sorunu.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel yükü yalnızca bir siyasi partinin geçmişinden ibaret değildir. CHP aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş hikâyesinin de taşıyıcısıdır. Bu durum partiye önemli bir tarihsel meşruiyet kazandırırken, aynı zamanda belirli sınırlar da üretmiştir. Parti uzun yıllar boyunca toplumu dönüştüren bir siyasal özne olmaktan çok, devlet aklının taşıyıcısı olarak algılanmıştır. Muhalefette olduğu dönemlerde bile devletin sürekliliğini temsil eden refleksleri bünyesinde taşımıştır. Bu nedenle CHP’nin en büyük çelişkisi, çoğu zaman iktidara karşı mücadele ederken bile devletle arasına yeterli mesafe koyamaması olmuştur.
Kemal Kılıçdaroğlu dönemi de bu açıdan karmaşık bir miras bırakmıştır. Bir yandan CHP’nin farklı toplumsal kesimlerle temas kurduğu, Kürt meselesinden muhafazakâr seçmenlere kadar çeşitli alanlarda açılım arayışlarına yöneldiği bir dönem yaşanmıştır. Ancak diğer yandan parti, bu dönüşümü çoğu zaman kontrollü ve bürokratik sınırlar içinde gerçekleştirmeye çalışmıştır. Toplumsal enerjiyi örgütlemekten çok yönetmeye, hareket yaratmaktan çok denge kurmaya odaklanmıştır. Sokakla arasındaki mesafeyi bütünüyle kaldırmamış, devletin çizdiği meşruiyet alanının dışına çıkma konusunda sürekli tereddüt yaşamıştır.
Tam da bu noktada, bugün Özgür Özel yönetiminin temsil ettiği çizgi, en azından söylem düzeyinde farklı bir arayışa işaret ediyor. CHP ilk kez uzun yıllardan sonra yalnızca seçim kazanmaya çalışan bir parti gibi davranmıyor. Kendisini toplumsal muhalefetin bir parçası olarak konumlandırmaya çalışıyor. Meydanlarda görünmeye, emek hareketleriyle temas kurmaya, öğrenci eylemlerine kulak vermeye, emeklilerin ve çiftçilerin yaşadığı sorunları doğrudan siyasal mücadelenin merkezine yerleştirmeye yöneliyor. Bu yönelim henüz tamamlanmış değildir. Çelişkileri vardır, eksikleri vardır. Ancak partinin yön değiştirmeye çalıştığı da açıktır.
İşte tam da bu nedenle ortaya çıkan tepkiyi yalnızca kişisel anlaşmazlıklarla açıklamak mümkün değildir. Çünkü her siyasal dönüşüm yalnızca yeni destekçiler üretmez; aynı zamanda eski güvenlik alanlarını da sarsar. Bir nehir yatağını değiştirmeye başladığında yalnızca yeni bir akış oluşmaz; eski kıyılar da aşınmaya başlar. CHP içinde yaşanan gerilim biraz da bundan kaynaklanmaktadır.
Uzun yıllar boyunca siyaseti devlet merkezli bir perspektiften okuyan kesimler açısından sokak her zaman riskli bir alan olmuştur. Toplumsal hareketler öngörülemezdir. Kitlelerin enerjisi kontrol edilemez. Meydanlar bürokrasinin diliyle yönetilemez. Bu nedenle devlet aklıyla şekillenmiş siyasal gelenekler, toplumsal hareketlerden çoğu zaman çekinirler. Onları dönüştürücü bir güçten çok istikrarsızlık kaynağı olarak görürler.
Ancak burada daha derin bir sorun da bulunmaktadır. Çünkü mesele yalnızca siyasetin devlet merkezli okunması değildir; aynı zamanda devletin kendisindeki dönüşümün yeterince kavranamamasıdır. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen çevrelerin siyasal değerlendirmelerinde hissedilen temel eksikliklerden biri de budur.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen siyasal çizgi, hâlâ devleti Cumhuriyet’in kurucu devlet aklının devamı gibi okumaya eğilimli görünmektedir. Oysa bugün karşılarında duran yapı, klasik devlet geleneğinin değil, giderek Saray merkezli, kişiselleşmiş ve otoriterleşmiş yeni bir devlet formunun temsilcisi niteliğindedir. Bu nedenle eski dönemin uzlaşma, denge ve kurumsal meşruiyet araçlarıyla mücadele etmeye çalışmak; iktidarın belirlediği sınırlar içinde kalmak ve kalıcı muhalefete mahkûm olmak riskini beraberinde getirmektedir.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca muhalefetin önemli bir bölümü, devleti Cumhuriyet’in kurucu geleneğinin devamı olarak düşünmeye eğilimli oldu. Devlet ile hükümet arasında belirgin bir ayrım bulunduğu, siyasal iktidarlar değişse de devletin belirli kurumsal dengeler içinde varlığını sürdüreceği varsayıldı. Bu nedenle siyaset, çoğu zaman devletin meşruiyet alanı içerisinde kalınarak yürütülmesi gereken bir faaliyet olarak görüldü.
Oysa son yıllarda ortaya çıkan tablo, bu varsayımların önemli ölçüde aşındığını gösteriyor. Bugün karşı karşıya olunan yapı, geçmişte CHP’nin kuruluşunda rol aldığı devlet modelinden oldukça farklı bir karakter taşımaktadır. Siyasal karar alma süreçlerinin giderek merkezileştiği, kurumların özerkliğinin zayıfladığı, parlamentonun etkisinin daraldığı ve yargının siyasal mücadelelerin bir parçası hâline geldiği bir dönemde devlet ile iktidar arasındaki mesafe de büyük ölçüde belirsizleşmiştir. Devlet aklı olarak sunulan şey, çoğu zaman Saray merkezli siyasal tercihlerle iç içe geçmiş bir görünüm arz etmektedir.
Bu koşullar altında geçmiş dönemlerin siyasal refleksleriyle bugünkü rejimi okumaya çalışmak, muhalefeti farkında olmadan iktidarın belirlediği sınırlar içerisinde hareket etmeye zorlamaktadır. Çünkü kuralların sürekli yeniden tanımlandığı bir siyasal düzende, yalnızca mevcut kurallara bağlı kalarak mücadele etmeye çalışmak çoğu zaman o düzenin sınırlarını kabullenmek anlamına gelir. Böyle bir durumda muhalefet seçimlere katılabilir, kurumsal süreçlere uyabilir, hukuk yollarını sonuna kadar kullanabilir; ancak siyasal alanın genişlemesi için gerekli toplumsal enerjiyi örgütleyemediği ölçüde sürekli aynı çemberin içinde dönüp durma riskiyle karşı karşıya kalır.
Belki de bugün CHP içinde yaşanan asıl görüş ayrılığı tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bir taraf hâlâ devletin eski kurumsal dengelerinin yeniden işler hâle gelebileceğini düşünürken, diğer taraf mevcut rejimin yarattığı yeni siyasal gerçekliğin ancak daha geniş toplumsal mobilizasyonlarla aşılabileceğine inanmaktadır. Bu nedenle tartışma yalnızca bir yöntem tartışması değildir; devletin ne olduğuna ve Türkiye’nin nasıl bir siyasal dönemin içinde bulunduğuna ilişkin farklı değerlendirmelerin çatışmasıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen çevrelerin eleştirileri de bu bağlam içerisinde anlam kazanmaktadır. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca tek tek kişilerin siyasal geçmişi değildir. Ortak olan, devletle uyumlu siyaset anlayışının uzun yıllar boyunca muhalefet içinde de etkisini sürdürmüş olmasıdır. Uzlaşmayı çatışmanın, düzeni hareketliliğin, kurumsal istikrarı ise toplumsal dinamizmin önüne koyan bu siyasal kültür, bugün de önemli ölçüde varlığını korumaktadır. Bu nedenle CHP’nin daha hareketli, daha mücadeleci ve daha fazla sokakla temas eden bir çizgiye yönelmesinden duyulan rahatsızlık yalnızca taktiksel değil, aynı zamanda ideolojiktir.
Bu noktadan bakıldığında Türkiye’deki muhalefetin temel sorunu da daha görünür hâle gelmektedir. Uzun yıllardır muhalefet, iktidarın belirlediği siyasal sınırlar içerisinde etkili olmaya çalışıyor. Devletin çizdiği çerçevenin dışına çıkmadan, kurumsal meşruiyeti kaybetmeden ve toplumsal enerjiyi kontrollü biçimde yönlendirerek sonuç alabileceğine inanıyor. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu anlayışın sınırlarını giderek daha görünür hâle getirdi. Çünkü siyasal alan daraldıkça yalnızca muhalefetin hareket alanı değil, demokratik siyasetin kendisi de daralıyor. Seçimlerin, parlamentonun, hukukun ve kurumsal mekanizmaların işlevleri aşındıkça, toplumun talepleriyle siyasal temsil arasındaki mesafe büyüyor.
Bu nedenle bugün tartışılan mesele yalnızca CHP’nin hangi stratejiyi izleyeceği değildir. Tartışılan şey, Türkiye’de muhalefetin bundan sonra hangi zeminde siyaset üreteceğidir.
Tam da bu nedenle CHP’nin yaşadığı dönüşüm arayışını yalnızca parti içi bir iktidar mücadelesi olarak okumak eksik kalır. Çünkü burada karşı karşıya gelen şey iki farklı liderlik anlayışından çok, iki farklı muhalefet öngörüsüdür. Bir tarafta devletle çatışmaktan kaçınan, kurumsal sınırların dışına çıkmamaya özen gösteren ve siyasal değişimin yukarıdan, kontrollü biçimde gerçekleşebileceğine inanan bir anlayış bulunuyor. Diğer tarafta ise toplumsal muhalefetin enerjisini daha görünür kılmaya çalışan, demokratik mücadeleyi yalnızca seçim günlerine sıkıştırmayan ve siyasal meşruiyetini doğrudan toplumdan almaya yönelen bir arayış ortaya çıkıyor. Bu iki yaklaşım arasındaki gerilim, aslında yalnızca CHP’nin değil, Türkiye siyasetinin son yıllardaki temel gerilimlerinden biridir.
Bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyen çevrelerin açıklamalarını yalnızca bireysel tercihler ya da eski bir genel başkana duyulan sadakat üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bu çevrelerin savunduğu pozisyon, belirli bir siyasal kültürün ve belirli bir muhalefet anlayışının devamlılığına işaret etmektedir. Aynı şekilde Özgür Özel etrafında şekillenen yeni yönelim de yalnızca bir kadro değişikliğini değil, CHP’nin toplumla kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanma çabasını temsil etmektedir. Bu nedenle yaşanan tartışmanın merkezinde kişiler değil, siyasal yönelimler bulunmaktadır. İsimler zamanla değişebilir; fakat bugün karşı karşıya gelen bu iki farklı siyaset anlayışı, Türkiye muhalefetinin geleceğini belirleyecek kadar önemli görünmektedir.
Belki de bu nedenle bugün sorulması gereken soru, CHP’nin genel başkanının kim olacağı sorusundan daha büyüktür. Asıl soru, CHP’nin Türkiye’nin içinden geçtiği otoriterleşme sürecinde kendisine nasıl bir tarihsel rol biçtiğidir. Parti, Cumhuriyet’in kurucu mirasını taşıyan ve devletin sınırları içerisinde hareket eden geleneksel bir muhalefet odağı olarak mı kalacaktır? Yoksa toplumun farklı kesimlerinde büyüyen adalet, eşitlik ve demokrasi taleplerinin siyasal taşıyıcısı olmayı mı deneyecektir?
Bu sorunun cevabı yalnızca CHP’nin geleceğini değil, Türkiye’de demokratik siyasetin geleceğini de doğrudan etkileyecektir. Çünkü tarihin bazı dönemlerinde insanlar ve liderler görünürde tartışmanın merkezinde yer alsalar da gerçekte mücadele onların etrafında dönmez. Asıl mücadele, farklı gelecek öngörüleri arasında yaşanır. Bugün CHP içinde yaşanan gerilim de böyle bir karakter taşımaktadır. Bir tarafta geçmişin alışkanlıklarını koruyarak güvenli limanlarda kalmak isteyenler vardır. Diğer tarafta ise sonucu belirsiz olsa da yeni bir siyasal hatta yönelmek gerektiğini düşünenler bulunmaktadır.
Bu yüzden mesele kişiler meselesi değildir. Mesele, Türkiye muhalefetinin devletin gölgesinde var olmayı sürdürüp sürdürmeyeceği; siyasal meşruiyetini bürokratik gelenekten mi, yoksa doğrudan toplumun içinden yükselen demokratik taleplerden mi alacağı meselesidir. Bugün verilen mücadele de özünde bu tarihsel sorunun cevabını aramaktadır. Bu nedenle tartışmanın gerçek öznesi kişiler değil, Türkiye siyasetinin gelecekte hangi yönde şekilleneceğidir. Ve belki de bugün yaşanan bütün gerilimlerin ardında duran asıl soru tam olarak budur.
Hasan KAYA
27 Haziran 2026, Cumartesi











