Bir deprem olduğunda yalnızca yer kabuğu kırılmaz. Devletin yurttaşına verdiği güvence, bilimin siyasal kararlar karşısındaki ağırlığı, hukukun sorumluyu bulma iradesi ve toplumun birlikte yaşama sözleşmesi de sarsılır. Enkazdan çıkarılan yalnızca bedenler değildir; yıllardır üzeri örtülen ihmaller, denetimsizliğin karanlık defterleri, kazanca çevrilmiş kentler ve ertelenmiş kamusal görevler de görünür hâle gelir. Ne var ki düzen, böyle zamanlarda yıkımın nedenlerini konuşmaktan çok yaraların nasıl sarılacağını konuşmayı tercih eder. Çünkü yarayı sarmak, yarayı açanın kim olduğunu sormaktan daha güvenlidir.

Merhamet tam da burada siyasal bir işlev kazanır. Aç kalanlara yemek ulaştırmak, soğukta kalanlara çadır kurmak, enkaz altında bekleyenlere su, ilaç ve arama kurtarma desteği götürmek elbette küçümsenemez. Hayatla ölüm arasındaki birkaç saatin belirleyici olduğu anlarda bir battaniyenin, sıcak bir çorbanın ya da zamanında yetişen bir ekibin değeri hiçbir kuramsal tartışmayla azaltılamaz. Fakat asıl soru merhametin gerekli olup olmadığı değil, hangi noktada adaletin yerine geçtiği ve kamusal sorumluluğun üzerini örttüğüdür.

Merhamet acıyı görür; fakat acının nasıl üretildiğini görmek zorunda değildir. Yoksula ekmek verir, ekmeğin neden onun sofrasından eksildiğini sormayabilir. Evsiz kalana çadır kurar, fakat kentin kimler için, hangi çıkar ilişkileri içinde ve nasıl denetimsiz biçimde inşa edildiğini tartışmayabilir. Yaralıyı hastaneye taşır, fakat hastanelerin neden yetersiz kaldığını, kamu kaynaklarının nereye aktarıldığını ve önlenebilir ölümlerin hesabının neden sorulamadığını gündeme getirmeyebilir. Böylece merhamet insanın vicdanını rahatlatırken düzenin vicdansızlığını görünmez kılabilir.

Yardım kampanyası insanlardan bağış ister; hak arayışı kurumlardan hesap sorar. Yardım bireyin gönüllülüğüne, hak ise kamusal yükümlülüğe dayanır. Yurttaş güvenli bir evde yaşamak, depremde kurtarılmak, hastaneye ulaşmak ve yıkımın sorumlularının yargılandığını görmek için kimseye minnet duymak zorunda değildir. Çünkü güvenli barınma, sağlık, eğitim ve afet anında korunma, bir başkasının iyiliğiyle sunulan armağanlar değil, ortak hayatın vazgeçilmez haklarıdır.

Deprem doğaldır, enkaz toplumsal

Deprem doğaldır; fakat hangi binanın yıkılacağı, hangi mahallenin daha fazla ölüm vereceği, kimin sağlam yapılarda, kimin ölümle pazarlık eden apartmanlarda yaşayacağı doğal değildir. Felaket herkesi korkutabilir, fakat herkesi aynı ölçüde vurmaz. Varlıklı olan sağlam zeminde ve denetlenmiş yapıda yaşama imkânını satın alabilirken yoksul, ucuzluğun ölümle pazarlık yaptığı mahallelere itilir. Deprem yerin altında sınıf ayrımı yapmaz; fakat yeryüzündeki düzen sarsıntının sonuçlarını sınıflara göre dağıtır.

Yoksullar için felaket çoğu zaman depremle başlamaz. Deprem, gündelik hayata dağıtılmış uzun felaketin bir anda görünür hâle gelmesidir. Rutubetli evlerde yaşamak, güvencesiz işlerde çalışmak, borçla ayakta durmak, geleceksiz ücretlere mahkûm edilmek ve ölüm riski taşıyan yapılarda oturmak olağan hayat sayılır. Oysa bunların her biri yavaşlatılmış bir yıkımdır.

Bir binanın kolonundan eksiltilen demir yalnızca bir müteahhidin açgözlülüğünü değil; kazancı hayatın önüne koyan bütün bir düzeni anlatır. Denetlemeyen kurum, göz yuman yönetici, uyarısı duyulmayan bilim insanı, meslek örgütünü susturan siyaset ve konutu barınma hakkı olmaktan çıkarıp yatırım aracına dönüştüren piyasa aynı enkazın görünmeyen katlarıdır.

Düzen bu ilişkileri görünmez kılmak için yıkımı istisna gibi anlatır. Felaket ne kadar karşı konulamaz gösterilirse kurumların görevleri o kadar silikleşir. İnsanların neden öldüğü sorusunun yerini, ölümlerin ardından ne kadar büyük bir birlik gösterildiği anlatısı alır. Hesap vermesi gerekenler yardım kampanyalarının ön sırasına geçer; sorumluluğu tartışılması gereken şirketler bağışçı kimliğiyle görünür olur. Toplanan rakamlar, kaybedilen hayatların hesabının önüne geçirilir.

Merhametin örgütlenmesi, kimin yardım gönderdiğini gösterirken kimin görevini yapmadığını gizleyebilir. Kaç çadır dağıtıldığını anlatırken neden yeterli barınma planı bulunmadığını, kaç gönüllünün çalıştığını överken neden güçlü kamusal afet kurumlarının kurulmadığını unutturabilir. Daha önemlisi, yardım eden ile yardım alan arasındaki uçurumun neden oluştuğunu değil, bu uçurumun üzerinden uzatılan eli görünür kılar.

Servetini işçilerin emeğinden, kamu kaynaklarından ve ayrıcalıklardan büyüten bir şirket, felaket günü küçük bir bölümünü bağışladığında iyilik sembolüne dönüşebilir. Oysa adalet bağışın miktarından önce o servetin nasıl oluştuğunu sorar. Merhamet zenginin cömertliğini alkışlar; adalet yoksulun neden ona muhtaç bırakıldığını araştırır.

İyilik, güven ve kişiselleşen dayanışma

Haluk Levent ve AHBAP tam da bu çelişkinin ortasında duruyor. Bir yanda kamusal kurumların geç kaldığı ya da toplumun güvenini kaybettiği anlarda harekete geçen bir dayanışma ağı; diğer yanda böylesine büyük bir toplumsal görevin neden bir sanatçının kişisel itibarı çevresinde örgütlenmek zorunda kaldığı sorusu vardır. Yapılan yardımların birçok insanın hayatına dokunduğunu yok saymak haksızlık olur. Fakat bu yararlılık, daha büyük soruyu ortadan kaldırmaz: Bir toplum neden en temel ihtiyaçları için bir kişinin sözüne, yüzüne ve ahlaki itibarına ihtiyaç duyar?

Mesele Haluk Levent’in iyi ya da kötü biri olması değildir. Mesele, iyi insanların neden sürekli kötü örgütlenmiş bir kamusal düzenin açıklarını kapatmak zorunda bırakıldığıdır. Bir sanatçının kısa sürede geniş bir güven ilişkisi kurabilmesi, yalnızca onun saygınlığını değil, resmî kurumların yitirdiği inandırıcılığı da gösterir. İnsanlar kuruma değil, çoğu zaman tanıdık bir yüze güvenir. Böylece yurttaşlık, haklara ve kurallara dayalı ilişkiden kişisel güvene doğru geriler.

Bu durum bir kişi için hem güç hem tuzaktır. Güvenilen bir yüz büyük bir toplumsal enerjiyi harekete geçirebilir; fakat aynı zamanda milyonların dayanışma iradesini tek bir kişinin ahlaki kapasitesine bağlayan düzenin simgesine dönüşebilir. İyilik kişiselleştiğinde eleştiri de kişiselleşir. Dün kurtarıcı ilan edilen kişi, yarın bütün sorunların kaynağı gibi gösterilebilir. Toplum kurumlara güvenmeyi unuttukça kişileri ya kahramanlaştırır ya da günah keçisine dönüştürür.

Oysa hesap sormak ile peşinen suçlu ilan etmek aynı şey değildir. Bir yardım kuruluşundan hesap istemek yurttaşlık hakkıdır; belgeler ortaya konmadan hüküm vermek ise adalet değildir. Bir insan geçmişte büyük iyilikler yapmış olabilir ve yine de yönettiği kaynaklar hakkında açık biçimde hesap vermek zorundadır. Hakkında soru sorulması da onu daha baştan suçlu hâle getirmez.

Toplumsal tartışmalar ne yazık ki çoğu zaman bu olgunluktan uzaktır. Bir kesim sevdiği kişinin eleştirilmesine tahammül edemezken başka bir kesim ona yöneltilen her iddiayı kesin gerçek sayar. Bir taraf iyiliği dokunulmazlık zırhına, diğer taraf kuşkuyu mahkûmiyet kararına dönüştürür. Böylece hakikat iki kampın bağırışları arasında kaybolur.

Bir yardım kuruluşunda güvenin korunmasının yolu kurucusunun ahlakına sürekli vurgu yapmak değildir. Güveni koruyan şey, kişisel ahlaka ihtiyaç bırakmayacak kadar açık bir işleyiştir. Yetkinin dağıtılması, kararların kayda geçirilmesi, harcamaların açıklanması ve bağımsız denetim gerekir. Çünkü iyi insan da yorulur, yanılır ve yanlış karar verebilir. Kurum tam da bu nedenle vardır. Denetim güvensizlik değil, ortak güvenin kurumsal biçimidir.

AHBAP’ın taşıdığı temel çelişki de burada ortaya çıkar. Bir yandan toplumun dayanışma gücünü açığa çıkarır; diğer yandan devletin yerine geçen kalıcı bir yardım mekanizmasına dönüştüğü ölçüde devletin geri çekilişini olağanlaştırabilir. Başlangıçta kurumların yetişemediği yere koşan gönüllüler, zamanla kurumların yetişmemesini olağan hâle getirebilir. Yardım kuruluşu büyürken kamusal düzen küçülebilir.

Bir yardım örgütünün başarısı yalnızca ne kadar para topladığı ya da kaç kişiye ulaştığıyla ölçülmemelidir. Asıl ölçü, toplumun kendi kendini yönetme ve denetleme yeteneğini geliştirip geliştirmediğidir. Yardım alanları karar süreçlerine katıyor mu? Harcamaları toplumun denetimine açıyor mu? Kendisini vazgeçilmezleştirmek yerine, bir gün kendisine duyulan ihtiyacı azaltacak kurumların kurulmasına katkıda bulunuyor mu?

Çünkü bir toplumda yardım kuruluşlarının sürekli büyümesi her zaman dayanışmanın güçlendiğini göstermez; bazen kamusal hakların küçüldüğünü gösterir. Aşevlerinin çoğalması yoksulluğun sona erdiğini değil, yoksulluğun kalıcılaştığını; barınma kampanyalarının yaygınlaşması ise güvenli konut hakkının piyasanın insafına bırakıldığını gösterebilir.

Merhametten adalete

Günümüzde acı yalnızca yaşanmaz; görüntülenir, anlatılır ve yönetilir. Yardım almak isteyen insan, ne kadar yoksul olduğunu, nasıl üşüdüğünü ve ne kadar çaresiz kaldığını göstermeye zorlanır. Hak sahibi insanın “Neden?” diye sormasına karşılık mağdurdan çoğu zaman yalnızca hikâyesini anlatması beklenir. Böylece insan siyasal özne olmaktan çıkarılıp acısının büyüklüğü ölçüsünde yardım almaya layık görülen bir bedene dönüştürülür.

Düzenin tercih ettiği yurttaş tipi çoğu zaman örgütlü ve ısrarlı yurttaş değil, zaman zaman duygulanan bağışçıdır. Bağışçı felaket olduğunda harekete geçer ve sonra gündelik hayatına döner. Hesap soran yurttaş ise aylar boyunca imar kararlarının, bütçe tercihlerinin, ihale süreçlerinin ve yargı dosyalarının peşine düşer. Onun talebi bir hesaba para yatırmakla tamamlanmaz; yönetime, mülkiyete ve servetin bölüşümüne dokunur.

Bu nedenle merhamet düzen için çoğu zaman katlanılabilir, adalet ise tehlikelidir. Merhamet zengin ile yoksul arasındaki uçurumu kaldırmaz; zengine o uçurumun üzerinden yardım eli uzatma imkânı verir. Adalet ise uçurumun neden var olduğunu sorar. Merhamet şirketin bağışını alkışlar; adalet o şirketin işçilerine ne kadar ücret ödediğine ve kamu kaynaklarından nasıl yararlandığına bakar.

Merhamet ile adalet arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz; fakat aralarındaki sırayı doğru kurmalıyız. Enkazın altında insan varken kurtarma yapılır; aynı anda binanın neden yıkıldığı da sorulur. Aç insana yemek verilir; fakat açlığı üreten ücret ve bölüşüm düzeni de tartışılır. Çadır kurulur; ama çadırın yönetim başarısı gibi sunulmasına izin verilmez. Dayanışma acil ihtiyacı karşılar, ardından kendi varlığını zorunlu kılan koşulları ortadan kaldırmaya yönelir.

Haluk Levent ve AHBAP deneyimi, toplumun büyük bir iyilik kapasitesine sahip olduğunu gösterdiği kadar kamusal kurumların ne ölçüde güven kaybettiğini de gösterir. Bir kişinin çağrısıyla milyonların harekete geçmesi umut vericidir; fakat milyonların en temel hakları için bir kişinin çağrısına ihtiyaç duyması ağır bir sorundur.

Mesele Haluk Levent’i kahramanlaştırmak ya da suçlamak değildir. Mesele, onun etrafında oluşan güvenin hangi toplumsal boşluğu doldurduğunu anlamaktır. İyi insan gücü yettiğince yarayı sarar; iyi kurum yaranın açılmasını önler. İyi insan yorulur, yanılır ve gider. Haklara dayanan kurum ise kişilere bağlı olmadan çalışmak zorundadır.

Haluk Levent bu nedenle çağımızın çelişkisini görünür kılan bir aynadır. Bir tarafta toplumun tükenmeyen iyilik isteği, diğer tarafta bu iyiliği sürekli seferber etmek zorunda bırakan kamusal çöküş vardır. Bir tarafta enkaza koşan gönüllüler, diğer tarafta enkazı üreten kararların hesabını vermeyenler. Bir tarafta dayanışma için cebindeki son parayı gönderen insanlar, diğer tarafta güvenli barınmayı piyasanın insafına bırakan düzen.

Düzen merhameti sever; çünkü merhamet kendisine daha iyi davranmasını söyler. Adalet ise başka türlü örgütlenmesini ister. Merhamet yarayı gösterir, adalet yarayı açan eli. Merhamet bağış kutusu koyar, adalet hesap defterini açar. Merhamet mağdura yaşaması için yardım eder; adalet hiç kimsenin mağdur olarak yaşamak zorunda kalmayacağı koşulları kurmaya çalışır.

Merhametin örgütlenmesi, devletin geri çekilişini, servetin eşitsiz dağılımını, kamusal hizmetlerin çöküşünü ve yurttaşın hak sahibi olmaktan çıkarılıp yardım bekleyen insana dönüştürülmesini görünmezleştirdiği ölçüde düzenin hizmetine girer. Fakat merhamet bu görünmezliği yırtar, yardım alanı söz sahibi yapar ve dayanışmayı hesap sorma iradesiyle birleştirirse özgürleştirici bir güce dönüşebilir.

Bu nedenle yaraları saran elleri küçümsemek değil, o ellerin neden her felakette yeniden aynı enkazlara uzanmak zorunda kaldığını sormak gerekir. Bir battaniye uzatırken güvenli konut hakkını, bir tabak yemek verirken eşit bölüşümü, bir yardım kuruluşuna bağış yaparken hesap sorma hakkını unutmamalıyız.

Çünkü merhamet insanı ölümden kurtarabilir; fakat onu ancak adalet özgürleştirir.