Amerikalı gazeteci, savaş muhabiri ve düşünür Chris Hedges uzun yıllardır modern demokrasilerin geçirdiği dönüşümü anlamaya çalışan önemli isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında savaşları, devlet şiddetini ve toplumsal çözülme süreçlerini izleyen Hedges, özellikle son yıllarda demokratik sistemlerin nasıl içeriden aşındırıldığı üzerine yoğunlaşıyor. Onun yazılarında baskı yalnızca polis copunda, mahkeme kararlarında ya da sansürde aranmaz; aynı zamanda televizyon ekranlarında, eğlence kültüründe, haber dilinde ve gündelik alışkanlıkların içinde de aranır. Bu nedenle kısa süre önce yayımladığı The Joke is on Us (Şaka Aslında Bize Yapılıyor) başlıklı yazısı ilk bakışta mizah üzerine yazılmış gibi görünse de, gerçekte modern yurttaşın siyasetle kurduğu ilişkinin dönüşümünü sorgulayan çok daha kapsamlı bir politik ve kültürel eleştiri niteliği taşımaktadır.
Hedges’ın hareket noktası son derece basit ama bir o kadar da rahatsız edici bir sorudur: İnsanlar iktidarlarla bu kadar çok alay ederken, onları bu kadar yoğun biçimde eleştirirken ve siyasal sistemlerin çelişkilerini bu kadar açık biçimde görürken neden mevcut düzen varlığını sürdürmeye devam etmektedir? Neden siyasal öfkenin görünürlüğü arttıkça siyasal dönüşüm aynı ölçüde gerçekleşmemektedir? Bu soru yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’ne değil, günümüzün bütün demokratik krizlerine yöneltilmiş bir sorudur. Çünkü çağımızın en dikkat çekici çelişkilerinden biri, insanların siyasal gelişmeler hakkında hiç olmadığı kadar fazla bilgi sahibi olmalarıyla, bu gelişmeler üzerinde hiç olmadığı kadar az etkide bulunabilmeleri arasındaki mesafenin giderek büyümesidir.
Bu durumu anlayabilmek için mizahın tarihsel işlevine dönmek gerekir. Tarih boyunca mizah yalnızca güldürmenin aracı olmadı. Aristophanes’ten Jonathan Swift’e, Bertolt Brecht’ten Dario Fo’ya, Türkiye’de Aziz Nesin’den Rıfat Ilgaz’a uzanan çizgide mizah, iktidarın doğal ve değişmez görünen yüzünü sorgulamanın yollarından biri oldu. Bu isimlerin ortak özelliği yalnızca insanları güldürmeleri değildi. Asıl yaptıkları şey, insanların alıştıkları dünyaya yeniden bakmalarını sağlamaktı. Mizah burada bir rahatlama değil, bir yabancılaştırma işlevi görüyordu. İnsanların normal kabul ettiği toplumsal ilişkilerin içindeki çelişkileri açığa çıkarıyor, egemen olanın aslında ne kadar kırılgan olduğunu görünür hale getiriyordu.
Hedges’a göre günümüzün temel sorunu ise mizahın giderek bu tarihsel işlevinden uzaklaşmasıdır. Modern medya düzeni içinde mizah çoğu zaman sistemi sorgulayan bir araç olmaktan çıkıp sistemin yarattığı öfkeyi yöneten bir mekanizmaya dönüşmektedir. İnsanlar siyasal absürtlüklerle karşılaştıklarında öfkelenmek yerine gülmekte, değiştiremedikleri şeylerle mücadele etmek yerine onları tüketilebilir bir gösteri malzemesine dönüştürmektedirler. Böylece mizah başlangıçta bir itiraz biçimi gibi görünse de zamanla kabullenişin ve uyumun araçlarından biri haline gelebilmektedir. İnsanlar yaşadıkları çelişkilerin farkındadırlar ama bu farkındalık onları harekete geçirmek yerine çoğu zaman rahatlatmaktadır.
Bu noktada Hedges’ın yazısında dikkat çekici olan unsurlardan biri de Ece Temelkuran’ın Yurtsuzlar Ülkesi kitabına yaptığı göndermedir. Hedges, otoriterleşmenin işleyişini açıklarken Temelkuran’ın analizlerinden yararlanmakta ve kendi tezini onun ortaya koyduğu çerçeveyle güçlendirmektedir. Temelkuran’ın farklı ülkelerde gözlemlediği demokratik çözülme süreçlerinin ortak mantığını ortaya koyan yaklaşımı, Hedges’ın Amerika üzerine yaptığı değerlendirmeler için önemli bir teorik dayanak oluşturmaktadır. Çünkü Temelkuran’ın da gösterdiği gibi otoriterleşme yalnızca baskının artmasıyla ilerlemez; insanların başlangıçta kabul edilemez buldukları gelişmelere zamanla alışmalarıyla ilerler. Hakikat parçalandığında, kurumlar boşaltıldığında ve siyasal alan daraldığında, toplumun buna gösterdiği tepkinin giderek zayıflaması sürecin en önemli parçası haline gelir.
Aslında burada söz konusu olan şey yalnızca siyasal kurumların dönüşümü değildir. İnsanların dünyayla kurduğu ilişkinin dönüşümüdür. Demokrasi yalnızca seçimlerden ya da anayasal kurumlardan oluşmaz. Aynı zamanda yurttaşların kamusal hayatın öznesi olarak davranabilme kapasitesine dayanır. İnsanlar bu kapasiteyi kaybettiklerinde, seçimler yerinde dursa bile demokratik hayat aşınmaya başlar. Hedges’ın mizah üzerine yürüttüğü tartışma tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü ona göre modern toplumlarda yurttaş giderek özne olmaktan çıkıp seyirciye dönüşmektedir.
Türkiye’nin son yıllardaki medya atmosferine bakıldığında bu eleştirinin farklı biçimlerde karşılık bulduğu görülüyor. Türkiye’de doğrudan siyasal mizahın hareket alanının giderek daraldığı açıktır. Karikatüristler, mizahçılar, sanatçılar ve sosyal medya kullanıcıları üzerindeki baskılar düşünüldüğünde, iktidarı doğrudan hedef alan mizahın geçmişe kıyasla çok daha sınırlı bir alan bulabildiği görülmektedir. Fakat boşalan alan bütünüyle sessiz kalmamıştır. Onun yerini büyük ölçüde siyasal magazin almıştır.
Bugün özelikle muhalif televizyon ekranlarında ve dijital platformlarda her akşam aynı yüzlerin bir araya gelerek ülkenin sorunlarını tartıştığı sayısız program izliyoruz. Bu yayınlar çoğu zaman iktidarın uygulamalarını eleştiriyor, yanlışları görünür kılıyor ve yurttaşların gündemi takip etmesine katkıda bulunuyor. Ancak bütün bunların ötesinde başka bir işlev de görüyorlar. İnsanların siyasal enerjisini ekran başında tüketmelerine neden oluyorlar. Yurttaş öfkeleniyor, hak veriyor, kızıyor, rahatlıyor ve ertesi gün aynı döngü yeniden başlıyor. Böylece siyasal katılımın yerini siyasal seyir almaya başlıyor.
Tam da bu nedenle günümüzde asıl mesele yalnızca iktidarın ne yaptığı değil, muhalefetin toplumsal enerjiyi nerede ve nasıl örgütlediğidir. Eğer siyaset yalnızca ekranlarda yaşanıyorsa, yurttaş giderek seyirciye dönüşür. Oysa siyaset yeniden sokağa, meydana, fabrikaya, üniversiteye ve mahallenin gündelik hayatına taşındığında farklı bir süreç başlar. İnsanlar birbirlerini yalnızca ekranlarda değil, doğrudan karşılaşmalar içinde tanımaya başlarlar. Kendi sorunlarının bireysel değil ortak olduğunu görürler. Tarih boyunca toplumsal dönüşümleri mümkün kılan da tam olarak bu ortaklaşma deneyimi olmuştur.
Bu nedenle son dönemde Özgür Özel’in siyasal faaliyetlerinde dikkat çeken unsurun yalnızca söyledikleri değil, nerede söylediği olduğu da düşünülebilir. Televizyon stüdyolarından çok meydanlarda, mitinglerde, direniş alanlarında ve yurttaşlarla doğrudan temas içinde görünmesi, siyasetin yeniden toplumsal ilişki üzerinden kurulabileceğini hatırlatmaktadır. Burada önemli olan tek tek siyasetçiler değil, siyasetin yeniden insanlarla temas eden bir faaliyet haline gelmesidir. Çünkü demokrasi özünde bir karşılaşma rejimidir. İnsanlar birbirlerini görebildikleri, duyabildikleri ve ortak bir gelecek fikri etrafında buluşabildikleri ölçüde yaşar.
Belki de Hedges’ın yazısından çıkarılabilecek en önemli sonuç budur. Sorun insanların gülmesi değildir. Sorun, gülmenin eylemin yerine geçmesidir. Sorun, eleştirinin örgütlenmenin alternatifi haline gelmesidir. Sorun, siyasal öfkenin toplumsal dönüşüme yönelmek yerine ekranların içinde dolaşıp durmasıdır. Çünkü demokrasi yalnızca düşünülerek değil, birlikte yaşanarak ve birlikte kurulmaya çalışılarak korunabilir. Bu nedenle bugün asıl soru neye güldüğümüz değil, güldükten sonra ne yaptığımızdır.












