Bir toplumun hangi yönde değiştiğini anlamak için her zaman büyük olaylara bakmak gerekmez. Tarih, kendisini yalnızca devrimlerde, savaşlarda ya da seçim gecelerinin büyük kalabalıklarında göstermez. Asıl dönüşümler çoğu zaman sessizce, kimsenin haber değeri vermediği küçük insan karşılaşmalarının içinde yaşanır.

Bir hastane koridorunda doktorun gözlerine umutla bakan yaşlı bir insanın bekleyişinde, bir cezaevi kapısında saatlerce bir haber bekleyen annenin sessizliğinde, bir öğrencinin geleceğini değiştirecek bir cevabı almak için elektronik postasını defalarca kontrol edişinde ya da bir avukatın birkaç cümlelik “bugün görüştüm, merak etmeyin” sözünü günlerce bekleyen bir ailenin kaygısında, aslında bir dönemin ruhu görünür olur.

Çünkü insanın dünyayla kurduğu bağ, önce başka insanlarla kurduğu ilişkilerde şekillenir. Bir toplumun gerçek ahlakı; yalnızca yazılı kurallarında, yasalarında ya da kurumlarında değil, insanların birbirlerinin acısına, umuduna ve beklentisine nasıl karşılık verdiği o küçük ve görünmez anlarda ortaya çıkar.

Son zamanlarda doktorlar, avukatlar, akademisyenler ve genel olarak profesyonel meslekler üzerine yürütülen tartışmaları izlerken aklıma hep aynı soru geliyor: Gerçekten tartıştığımız şey meslek etiği midir, yoksa çok daha derinde, insanın insana bakışının değişmesi midir? Çünkü konuşmaların büyük bölümü, ücretin nerede başlayıp dayanışmanın nerede bittiği sorusu etrafında dönüyor. Oysa bana öyle geliyor ki mesele, hangi hizmetin ücretli olup olmadığı değildir. Asıl mesele, kapitalizmin uzun zamandır yalnızca emeğimizi değil, birbirimizle kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor olmasıdır. Bugün yaşadığımız kırılma, tarifelerin değişmesinden çok, insanın başka bir insanla karşılaşma biçiminin değişmesidir.

Kapitalizm üzerine düşünürken çoğu zaman onun fabrikalar kuran, piyasalar oluşturan ya da sermaye biriktiren bir ekonomik sistem olduğunu söyleriz. Bu doğrudur ama eksiktir. Çünkü kapitalizm, her şeyden önce bir ilişki kurma biçimidir. İnsanları yalnızca üretimin içine değil, birbirlerine karşı da yeniden konumlandırır. Kimin ne kadar değerli olduğunu, neyin zaman kaybı sayılacağını, hangi davranışın akılcı kabul edileceğini ve hangi ilişkinin ekonomik anlam taşıyacağını belirleyen görünmez bir mantık üretir. Marx’ın dehası da burada ortaya çıkar. O, kapitalizmi yalnızca servetin dağılımı üzerinden değil, insanın kendi türüyle kurduğu ilişkinin bozulması üzerinden okur. Yabancılaşma dediği şey, yalnızca işçinin ürettiği mala yabancılaşması değildir; insanın başka insanlarla arasındaki ortak yaşamı yavaş yavaş kaybetmesidir.

Bugün insanlar en çok yanıtsızlıktan yoruluyor. Çoğu zaman bekledikleri şey ücretsiz bir hizmet değildir. Kimse aylar sürecek hukuki çalışmanın karşılıksız yapılmasını istemiyor. Kimse yıllar süren tıp eğitimini değersizleştirmiyor. Kimse akademisyenin bilgi birikimini karşılıksız tüketmeye çalışmıyor. Beklenen şey bazen yalnızca birkaç cümledir: “Mesajınızı aldım.”, “Bugün görüşemedim.”, “Bu konuda yardımcı olamayacağım.”, “Şu yolu deneyebilirsiniz.” İnsan bazen bilgiye değil, belirsizliğin sona ermesine ihtiyaç duyar. Çünkü belirsizlik, yalnızca zamanın uzaması değildir; insanın zihninin kendi üzerine kapanmasıdır. Bekleyen kişi yalnızca cevabı beklemez; aynı zamanda kendi varlığının başkası için hâlâ bir anlam taşıyıp taşımadığını da bekler.

Tam da burada piyasanın dili ile insanın dili birbirinden ayrılır. Piyasa, zamanı verimlilik olarak hesaplar; insan ise zamanı hayatının bir parçası olarak yaşar. Piyasa için birkaç dakikalık bir telefon görüşmesi maliyet hesabıdır. Oysa aynı birkaç dakika, cezaevindeki oğlundan haber bekleyen bir anne için uykusuz geçen gecelerin sonu olabilir. Hastane koridorunda bekleyen biri için yeniden nefes alabilmenin başlangıcı olabilir. Bir öğrenci için hayattan vazgeçmemeyi sağlayan küçük bir işaret olabilir. Kapitalizmin en büyük yanılsaması da burada başlar. Ölçülebilen her şeyi gerçek, ölçülemeyen her şeyi önemsiz sanır. Oysa insan hayatını ayakta tutan şeylerin büyük kısmı, tam da muhasebe tablolarına yazılamayan şeylerdir.

Neoliberal çağın en büyük başarısı, bizi bu hesap biçimine alıştırmış olmasıdır. Hastaneler artık sağlık üretmekten çok performans üretmeye, üniversiteler bilgi üretmekten çok yayın puanı üretmeye, hukuk büroları ise adalet duygusundan çok dosya sayısını artırmaya zorlanıyor. Böyle bir düzende doktor da, avukat da, akademisyen de yalnızca başkalarını değil, zamanla kendisini de performans cetvelleri üzerinden değerlendirmeye başlıyor. İnsan, farkına varmadan kendi vicdanını bile verimlilik ölçütleriyle tartmaya başlıyor. İşte yabancılaşmanın en derin biçimi budur. Çünkü artık insan yalnızca emeğine değil, kendi merhametine de yabancılaşmaktadır.

Oysa tarih bize başka bir şey anlatır. En uzun ömürlü uygarlıkları ayakta tutan yalnızca ekonomik başarıları değildir. İnsanların birbirlerine duyduğu güvendir. Güven ise hiçbir zaman sözleşmelerle kurulmaz. Hukuk güveni koruyabilir ama üretemez. Para güveni satın alamaz. Devlet güveni emredemez. Güven, yalnızca insanların birbirlerinin hayatında taşıdığı sorumluluk duygusundan doğar. Bu yüzden doktorluk, avukatlık ya da akademisyenlik tarih boyunca yalnızca uzmanlık meslekleri olmadı. Bunlar aynı zamanda toplumun vicdanını taşıyan mesleklerdi. İnsanlar bu mesleklere, bilgileri kadar taşıdıkları ahlaki sorumluluk nedeniyle de saygı duydular.

Bugün tam da bu vicdanın sessizce piyasaya devredildiği bir dönemi yaşıyoruz. Artık insanın karşısına çoğu zaman başka bir insan değil, bir prosedür çıkıyor. Bir ses yerine otomatik mesajlar, bir açıklama yerine bekleyiş, bir muhatap yerine sistem cevap veriyor. Modern toplumun trajedisi belki de tam burada başlıyor. Teknoloji ilerledikçe iletişim araçlarımız çoğalıyor ama birbirimize ulaşmamız zorlaşıyor. Bilgi büyüyor ama güven küçülüyor. Hizmet çeşitleniyor ama dayanışma daralıyor. İnsanlık tarihinde belki de ilk kez, bu kadar çok bağlantının olduğu bir çağda insanlar kendilerini bu kadar yalnız hissediyor.

Bu yüzden mesele hiçbir zaman yalnızca ücret değildir. Marksist eleştirinin işaret ettiği temel sorun da budur: Sorun, emeğin karşılığını almak ya da alamamak değil; emeğin, insan ilişkilerinin ve hatta insanın kendisinin giderek metalaşmasıdır. Çünkü meta yalnızca alınıp satılan bir nesne değildir. Meta, insanın başka bir insanı öncelikle değişim değeri üzerinden görmeye başlamasıdır.

İşte bu noktada doktor ile hasta, avukat ile müvekkil, akademisyen ile öğrenci arasındaki ilişki de dönüşmeye başlar. Bu ilişkiler bütünüyle ortadan kalkmaz; ancak insani, etik ve toplumsal boyutları geri plana itilirken, piyasa mantığı belirleyici hale gelir. Karşımızdaki kişi bir insan olmaktan çok bir müşteri, bir hizmet sağlayıcısı ya da ekonomik bir işlem tarafı olarak algılanır.

Oysa toplumsal yaşam yalnızca sözleşmelerle ayakta durmaz. Dayanışma, güven, sorumluluk ve karşılıklı aidiyet duygusu da en az ekonomik ilişkiler kadar önemlidir. İnsan ilişkileri bütünüyle piyasa mantığına teslim olduğunda ise dayanışma sözleşmelerin dipnotuna dönüşür; insan da yavaş yavaş hem ürettiği dünyaya hem de kendi türüne yabancılaşmaya başlar.

Bugün yeniden savunmamız gereken şey yalnızca kamusal sağlık, kamusal eğitim ya da kamusal hukuk değildir. Bunların hepsinden önce savunulması gereken, kamusal insan fikridir. Başkasının acısını kendi hayatının dışında görmeyen insan fikri. Çünkü uygarlık dediğimiz şey, gökdelenlerin yüksekliğiyle değil, en çaresiz insanın bile kendisine cevap verecek bir ses bulabildiği ölçüde vardır. Bir toplumun gerçek zenginliği de kişi başına düşen millî gelirinde değil, insanların birbirlerine ayırabildiği zamanda, gösterdikleri özende ve kurdukları dayanışmada saklıdır.

Belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur: Kapitalizm gerçekten yalnızca emeğimizi mi satın aldı? Yoksa farkına varmadan birbirimize vereceğimiz cevabı, birbirimizi dinleyecek sabrı ve birbirimizin hayatındaki yeri de mi satın aldı? Eğer ikinci sorunun cevabı “evet” ise kaybettiğimiz şey yalnızca dayanışma değildir. Kaybettiğimiz şey, insan olmanın tarih boyunca kurduğu en büyük ortaklıktır.