Bir sabah kapınız çalınır.
Henüz gün tam ağarmamıştır. Sokak lambalarının solgun ışığı perdeden içeri sızmakta, evin içinde gece ile sabah arasında asılı kalmış o tuhaf sessizlik dolaşmaktadır. İnsan böyle anlarda önce kapının sesine değil, kendi kalbinin hızlanan vuruşuna uyanır. Birkaç saniye içinde bütün hayat gözden geçirilir: Söylenen sözler, atılan imzalar, paylaşılan cümleler, gidilen toplantılar, tutulmuş notlar, yazılmış yazılar, susulmuş zamanlar, konuşulmuş hakikatler… Kapının ardında devlet vardır. Ama bu devlet artık yalnızca copuyla, postalıyla, zırhlı aracıyla değil; dosyasıyla, mührüyle, savcılık talimatıyla, hâkim kararıyla, usule uygun görünen soğuk diliyle gelmektedir. İşte modern zamanların en derin korkusu da burada başlar: Zorbalığın artık kaba kuvvet biçiminde değil, hukuk kılığına girmiş bir düzen içinde eve girmesi.
Türkiye’de bunlar giderek daha sık yaşanmaya başlamışken sıkça kurulan bir cümle var: “Artık hukuk devleti yok.” Bu cümle, yaşadığımız karanlığın bir yanını elbette anlatıyor; fakat bütünü kavramaya yetmiyor. Çünkü mesele hukukun tümüyle ortadan kalkması değildir. Mahkemeler orada yerinde durmaktadır, savcılar görev başındadır, hâkimler karar yazmaktadır, polis tutanak tutmaktadır, kanun maddeleri hâlâ resmi metinlerde durmakta, abartılı büyüklükleriyle adliye binaları sabahın erken saatlerinden itibaren insanlarla dolup taşmaktadır. Kâğıt üzerinde hukuk vardır; hatta bazen fazlasıyla vardır. Fakat tam da burada daha sinsi, daha tehlikeli ve daha derin bir dönüşümle karşı karşıyayız: Hukuk, adaleti koruyan bir sınır olmaktan çıkarılıp keyfiliği taşıyan bir mekanizmaya dönüştürülmektedir.
Bu nedenle bugün yaşadığımız tabloyu yalnızca “hukuksuzluk” kavramıyla açıklamak yeterli değildir. Çünkü hukuksuzluk, en genel anlamıyla hukukun dışına çıkılmasını ifade eder. Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz durum farklıdır. Keyfilik, hukukun dışında değil; bizzat hukukun araçları kullanılarak hayata geçirilmektedir. Gözaltılar, tutuklamalar, yayın yasakları ve dosyalardaki gizlilik kararları kâğıt üzerinde yasal prosedürlere uygun görünmektedir. Ancak bu hukuki biçimlerin ardında hukuk, adaleti güvence altına alan bir ilke olmaktan uzaklaşarak siyasal iktidarın iradesini meşrulaştıran bir işleve indirgenmektedir. Böylece devlet, zorunu hukuku askıya alarak değil, hukukun dili ve görünümü aracılığıyla uygulamaktadır.
Klasik baskı rejimlerinde keyfilik çoğu zaman kendisini açıkça gösterir. İnsanlar gece yarısı evlerinden alınır, nereye götürüldükleri bilinmez, aileleri günlerce haber alamaz, devlet ne yaptığını açıklama gereği duymaz. Zor, kendi çıplaklığı içinde görünürdür. Hukuk ile şiddet arasındaki bağ kopmuştur; devlet kendisini doğrudan kuvvet olarak ortaya koyar. Fakat modern otoriterleşmenin daha karanlık yanı, şiddetin artık çoğu zaman çıplak görünmemesidir. Şiddet, tutanakların arasına yerleşir; keyfilik, gerekçeli kararların içinde saklanır; baskı, kamu düzeni, güvenlik, önleyici tedbir, delil karartma şüphesi, kaçma ihtimali gibi soğuk kavramlarla konuşmaya başlar. İnsan, kaba kuvvetle değil, soyut bir hukuk diliyle kuşatılır.
Burada mesele yalnızca siyasal iktidarın sertleşmesi değildir; devlet biçiminin sınıfsal ve tarihsel anlamda yeniden örgütlenmesidir. Çünkü hukuk, hiçbir zaman boşlukta duran masum bir kurallar bütünü değildir. Hukuk, toplumsal ilişkilerin, mülkiyet düzeninin, sınıf egemenliğinin ve devlet aklının yoğunlaştığı alanlardan biridir. Marx’ın büyük sezgisi tam da burada anlam kazanır: Devlet, kendisini bütün toplumun ortak çıkarı gibi sunar; ama çoğu zaman var olan üretim ve mülkiyet ilişkilerinin bekçiliğini yapar. Hukuk da bu bekçiliğin en zarif, en düzenli ve en soğukkanlı dilidir. Açık zor, devletin görünen yüzüyse; hukuk, bu zorun akla uygun, gerekli ve meşru görünmesini sağlayan biçimidir.
Elbette hukuk yalnızca bundan ibaret değildir. İnsanlığın uzun mücadele tarihi içinde hukuk, aynı zamanda ezilenlerin, işçilerin, kadınların, yoksulların, inanç topluluklarının, halkların ve bütün dışlanmışların devlete karşı kazandığı mevzilerin de alanı olmuştur. Grev hakkı, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, kişi güvenliği, iş güvencesi, sendikal haklar, yaşam hakkı, işkence yasağı; bütün bunlar gökten inmemiştir. Hiçbiri iktidarların iyi niyetli bağışı değildir. Bunların her biri, tarihin içinden, mücadeleyle, bedelle, direnişle, örgütlenmeyle, bazen kanla, bazen sürgünle, bazen cezaeviyle kazanılmıştır. Bu yüzden hukuk, aynı anda hem egemenliğin alanıdır hem de ezilenlerin zorla açtığı gediklerin toplamıdır. Asıl kavga da zaten burada başlar: Hukuk kimin elinde, kimin için, kime karşı işlemektedir?
Bir hukuk düzenini anlamak için yalnızca kanun kitaplarına bakmak yetmez. Kanunun kime nasıl uygulandığına bakmak gerekir. Patronun borcu yapılandırılırken işçinin alacağı yıllarca sürünüyorsa; büyük sermaye için aflar, teşvikler, kolaylıklar üretilirken yoksulun elektrik borcu yüzünden evi kararıyorsa; sermaye için hukuk öngörülebilirlik, yurttaş için belirsizlik anlamına geliyorsa; grevler “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelenirken şirketlerin kârı kamu yararı gibi korunuyorsa, orada hukuk tarafsız bir hakem değil, sınıf iktidarının inceltilmiş dilidir. Böyle bir düzende adliye koridorları yalnızca adalet aranan yerler değil, toplumsal eşitsizliğin yeniden üretildiği mekânlar haline gelir.
Çünkü devlet, herkesin devletiymiş gibi konuşur; ama herkese aynı mesafede durmaz. Varlıklı olanın avukatı, çevresi, ilişkileri, zamanı, itibarı ve bekleme gücü vardır. Yoksulun ise çoğu zaman yalnızca sabrı vardır. Emekçi için hukuk, çoğu kez uzak, pahalı, yorucu ve belirsiz bir yoldur. Bir işçi haksız yere işten atıldığında, hakkını aramak için mahkeme kapılarında yıllarını bırakır. Bir anne, tutuklu çocuğunun dosyasını anlamaya çalışırken, kelimelerin, kararların ve mühürlerin arasında giderek küçülür. Bir öğrenci, bir gazeteci, bir sendikacı, bir muhalif, bir Kürt, bir Alevi, bir kadın, bir yoksul, devletin karşısına çıktığında yalnızca bireysel kimliğiyle değil, bütün toplumsal konumuyla oradadır. Hukuk salonunda herkes eşit görünür; fakat herkes oraya aynı yerden gelmez.
Hukuk devleti dediğimiz şey, işte bu eşitsizliği en azından devlet karşısında sınırlaması gereken tarihsel bir kazanımdır. Hukuk devleti, devletin yurttaşa lütfu değildir; devletin kendi gücünü sınırlama zorunluluğudur. İktidarın “Ben yapabilirim” dediği yerde hukukun “Hayır, yapamazsın” diyebilmesidir. Polis, savcı, hâkim, bakan, bürokrat, cumhurbaşkanı ya da herhangi bir kamu görevlisi karşısında insan onurunun dokunulmaz bir sınır olarak korunmasıdır. Eğer bu sınır ortadan kalkarsa, geriye kanunlar kalabilir ama hukuk kalmaz. Çünkü hukuk, yalnızca metin değil; iktidarın karşısına dikilen sınır fikridir.
Bugünün karanlığı, bu sınır fikrinin aşınmasında yatıyor. Artık devletin gücü, yurttaşın hakkı karşısında durdurulması gereken bir kuvvet olarak değil; güvenlik, düzen, beka, kamu yararı gibi kavramlarla sürekli genişletilmesi gereken bir zorunluluk gibi sunuluyor. Güvenlik dili, hukukun yerini aldığında, yurttaş artık hak sahibi bir özne olmaktan çıkar; denetlenmesi, izlenmesi, gerektiğinde önlenmesi gereken potansiyel bir tehlikeye dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca mahkeme salonlarında değil, gündelik hayatın en sıradan anlarında da hissedilir. İnsanlar telefonla konuşurken sesini alçaltır, sosyal medyada yazarken iki kez düşünür, bir toplantıya giderken başına ne gelebileceğini hesaplar, bir haberi paylaşırken yalnızca doğruluğunu değil, başına açacağı belayı da tartar.
Böylece hukuk, insanın özgürce yaşamasını sağlayan bir güvence olmaktan çıkar; insanın kendi kendisini denetlemesine yol açan görünmez bir baskıya dönüşür. Modern iktidarın en büyük başarısı da çoğu zaman budur: Her eve polis koymasına gerek kalmaz; korkuyu insanların içine yerleştirir. Her sözü yasaklamasına gerek kalmaz; insanlara kendi sözlerini önceden sansürletir. Her muhalifi tutuklamasına gerek kalmaz; birkaç örnek üzerinden bütün topluma “sınırını bil” mesajı verir. Bu noktada hukuk, yalnızca cezalandırma aracı değil, toplumu terbiye etme tekniği haline gelir.
Burada istisna hali kavramı yeniden önem kazanır. Çünkü modern devlet en çok kriz anlarında kendi gerçek yüzünü gösterir. Savaş, darbe, salgın, ekonomik çöküş, büyük toplantılar, güvenlik zirveleri, toplumsal eylemler, seçim dönemleri ya da kitlesel itiraz anları, devletin özgürlüklerle kurduğu ilişkiyi çıplaklaştırır. Normal zamanlarda haklardan söz eden devlet, kriz zamanlarında hakları askıya alma eğilimine girer. Fakat asıl tehlike, istisnanın geçici olmaktan çıkıp olağanlaşmasıdır. Bir kez güvenlik adına genişletilen yetki, çoğu zaman kendiliğinden geri çekilmez. Bir kez yurttaşın hakkı “kamu düzeni” gerekçesiyle kolayca sınırlandırılabilir hale geldiğinde, kamu düzeninin sınırını artık hukuk değil, iktidarın ihtiyacı çizer.
Bu nedenle keyfiliğin hukukun içine yerleşmesi, basit bir yönetim bozukluğu değildir; otoriter devlet biçiminin kurumsallaşmasıdır. Bir ülkede iktidar hukuku açıkça çiğnediğinde, insanlar buna karşı daha kolay öfke duyabilir. Fakat iktidar aynı adaletsizliği hukukun biçimleri içinde yaptığında, toplumda daha derin bir kafa karışıklığı yaratır. İnsan sorar: “Karar varsa haksızlık nasıl olur? Mahkeme varsa adaletsizlik nasıl olur? Kanun uygulanıyorsa keyfilik nerede başlar?” İşte bu soruların yarattığı sis, otoriterliğin en sevdiği iklimdir. Çünkü görünürde hukuk vardır; fakat bu hukuk artık insanı korumaz, devleti aklar.
Bir adliye koridorunu düşünelim. Sabahın erken saatlerinde banklarda bekleyen insanlar vardır. Kiminin elinde bir dosya, kiminin cebinde buruşturulmuş bir dilekçe, kiminin gözlerinde uykusuzluk, kiminin yüzünde çoktan yenilmiş bir yorgunluk durur. Orada bekleyenlerin çoğu, yalnızca kendi davasını beklemez; devletin kendisini insan yerine koyup koymayacağını bekler. Bir annenin bekleyişi başka türlüdür. O, hukuki kavramların anlamını tam bilmeyebilir; ama adaletsizliği bedeninde hisseder. “Dosya gizli” denildiğinde yalnızca bir usul kuralıyla karşılaşmaz, çocuğuna uzanan yolun taşla kapatıldığını hisseder. “Tutukluluğun devamına” denildiğinde yalnızca bir karar duymaz, zamanın kendi ailesinin üzerine kapandığını hisseder.
Beklemek de bir cezadır bazen. Hele yoksullar için, hele emekçiler için, hele devletin kapısında sesi duyulmayanlar için beklemek başlı başına bir yönetilme biçimidir. Adalet geciktikçe yalnızca karar gecikmez; hayat eksilir. Çocuk büyür, baba içeridedir. Anne yaşlanır, evlat mahkeme günlerini sayar. İşçi işsiz kalır, dava sürer. Gazeteci susmaz, ama yazdığı her cümlenin bedelini hesaplamak zorunda kalır. Böyle zamanlarda hukuk, takvimlerin içine yerleşmiş bir eziyete dönüşür. Devlet, bazen insanı yalnızca hapsederek değil, bekleterek de cezalandırır.
Bu bekleyişin sınıfsal bir yanı vardır. Çünkü herkes aynı biçimde beklemez. Parası olan beklerken hayatını sürdürebilir; yoksul beklerken hayatı dağılır. Güçlü olan için hukuk bir strateji alanıdır; güçsüz olan için çoğu zaman bir dayanma sınavı. Sermaye için zaman pazarlık aracıdır; emekçi için zaman ömürdür. Bu yüzden geciken adalet, herkesi aynı biçimde yaralamaz. Yoksulun kaybettiği zaman, onun çocuğunun okul masrafıdır, evinin kirasıdır, sağlığıdır, umududur, ekmeğidir. Hukukun ağır işlemesi bile sınıfsaldır; çünkü yavaşlık, en çok hızlı tükenen hayatları ezer.
Devletin hukuku kendi keyfiliğinin taşıyıcısına dönüştürmesi, yalnızca mahkemelerde değil, dilde de yaşanır. Kelimeler değişir. Baskı “tedbir” olur, yasak “kamu düzeni” olur, gözdağı “önleme” olur, susturma “soruşturma” olur, cezalandırma “hukuki süreç” olur. Böylece hakikatin üstüne bürokratik bir sis çöker. İnsanların yaşadığı acı, resmi dil içinde nötrleşir. Bir insanın sabaha karşı evinden alınması, bir ailenin parçalanması, bir çocuğun babasız ya da annesiz bırakılması, bir gazetecinin kalemine gölge düşürülmesi; bütün bunlar karar numaralarının, dosya esaslarının, sevk yazılarının arasında duygusuz bir işleme dönüşür. Devletin dili soğuktur; çünkü sıcak bir dil, insanı görünür kılar. Oysa keyfilik, insanın görünmezleştiği yerde rahat eder.
Bunun en ağır sonucu, toplumun adalet duygusunun çürümesidir. Adalet duygusu, yalnızca mahkeme kararlarına duyulan güven değildir; insanın yaşadığı ülkede yarın başına bir haksızlık geldiğinde bütünüyle sahipsiz kalmayacağına inanmasıdır. Hukuk, aslında toplumun ortak gelecek duygusudur. Bugün haksızlığa uğrayan birinin yarın hakkını arayabileceğine inanmasıdır. Bugün güçlü olanın yarın hesap verebileceğini bilmesidir. Bugün yalnız kalan bir insanın, devlet karşısında tamamen çıplak bırakılmayacağını hissetmesidir. Bu inanç kaybolduğunda, toplum yalnızca hukuka değil, birbirine de güvenini kaybeder.
İşte otoriterliğin en büyük başarısı burada ortaya çıkar. İnsanları yalnızca korkutmaz; onları birbirinden de uzaklaştırır. Herkes kendi başına kalır. Herkes “bana dokunmayan yılan” avuntusuna sığınır. Herkes başkasının başına geleni izlerken, kendi kapısının henüz çalınmamış olmasına şükreder. Fakat keyfilik bir kez hukuk kılığına büründüğünde kimsenin kapısı bütünüyle güvende değildir. Bugün başkasının dosyasında görülen adaletsizlik, yarın sizin hayatınızın içine yerleşebilir. Bugün sessiz kalınan her haksızlık, yarının daha büyük sessizliğini hazırlar.
Marx’ın “egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir” sözü, yalnızca fikirlerin dolaşımını değil, hukukun işleyişini de anlamamıza yardım eder. Çünkü egemenlik yalnızca fabrikada, bankada, mecliste ya da sarayda kurulmaz; mahkeme salonlarında, okul kitaplarında, haber dilinde, güvenlik söyleminde, ahlak öğütlerinde ve kanun maddelerinde de kurulur. Bir toplumda hangi eylemin suç, hangi talebin tehdit, hangi itirazın bölücülük, hangi grevin milli güvenliğe aykırı, hangi sözün hakaret sayılacağı, yalnızca hukuki bir mesele değildir. Bu, iktidarın toplumu nasıl görmek istediğiyle ilgilidir. Hukuk, bu bakışın kurumsal biçimlerinden biridir.
Bu nedenle hukuk mücadelesi, yalnızca hukukçuların meselesi değildir. Hukuk, hayatın içinde herkesin payına düşen bir kavganın adıdır. Bir işçinin sendikalaşma hakkı savunulurken hukuk savunulur. Bir gazetecinin yazma özgürlüğü savunulurken hukuk savunulur. Bir annenin kayıp evladını arama hakkı savunulurken hukuk savunulur. Bir öğrencinin itiraz hakkı, bir köylünün toprağını savunma hakkı, bir kadının yaşam hakkı, bir mahpusun insan onuru, bir halkın anadilinde var olma hakkı savunulurken hukuk savunulur. Çünkü hukuk, yalnızca mahkemelerde değil, hayatın bütün çatışma alanlarında sınanır.
Bugün Türkiye’de hukukun içine yerleşen keyfiliği anlamak, aynı zamanda devletin sınıfsal karakterini, iktidarın korkularını ve toplumun üzerine kurulan yeni disiplin düzenini anlamaktır. Bu düzen, yalnızca muhalifleri cezalandırmak istemez; toplumu yeniden şekillendirmek ister. Kimin konuşacağına, kimin susacağına, kimin yürüyeceğine, kimin bekleyeceğine, kimin güvende hissedeceğine, kimin her an tehdit altında yaşayacağına karar vermek ister. Bu, bir devlet tekniği olduğu kadar bir toplum mühendisliğidir. Yurttaşı hak sahibi bir özne olmaktan çıkarıp itaat etmesi beklenen bir nesneye dönüştürür.
Oysa insan, devlet karşısında nesne değildir. Hukukun en temel anlamı da burada yatar. İnsan, yalnızca nüfus kaydı, kimlik numarası, dosya sanığı, ifade veren, şüpheli, hükümlü, vergi mükellefi, seçmen ya da güvenlik riski değildir. İnsan, onuru olan, sözü olan, tarihi olan, acısı olan, emeği olan, sevdikleri olan bir varlıktır. Hukuk, bu insanı koruyabildiği ölçüde hukuktur. Onu dosyaya, istatistiğe, güvenlik kaygısına, devlet aklına indirgediği anda kendi anlamını yitirir.
Bu yüzden hukukun içine yerleşen keyfilik, yalnızca devletin yurttaşa karşı sertleşmesi değil; insanın değersizleştirilmesidir. Bir insanın özgürlüğü, bir karar cümlesinin sonunda kolayca askıya alınabiliyorsa; bir ailenin hayatı, matbu ifadelerin arasına sıkıştırılabiliyorsa; bir toplumun yarısı, diğer yarısının acısını yalnızca haber başlığı gibi izliyorsa, orada hukuk sorunu artık yalnızca hukuk sorunu değildir. Orada insanlık duygusu da aşınmaktadır.
Bir ülkenin çöküşü her zaman büyük patlamalarla olmaz. Bazen çöküş, çok sessiz ilerler. Mahkemeler açık kalır, memurlar görevine gider, dosyalar raflara dizilir, tutanaklar yazılır, kararlar açıklanır, cübbeler giyilir, mühürler basılır. Her şey yerli yerinde görünür. Fakat o düzenin içinden adalet çekilmiştir. İnsan onuru, prosedürlerin arasında kaybolmuştur. Devlet konuşmaya devam eder, ama yurttaşın sesi duyulmaz. İşte en tehlikeli sessizlik budur: Hukukun konuştuğu, fakat adaletin sustuğu sessizlik.
Bugün hukuk devletini savunmak, yalnızca anayasa maddelerini, mahkeme kararlarını ya da yargı bağımsızlığını savunmak değildir. Bunların hepsi elbette önemlidir; fakat mesele daha derindedir. Hukuk devletini savunmak, insanın devlete karşı korunma hakkını savunmaktır. Korkuya karşı yurttaşlığı, keyfiliğe karşı sınırı, güvenlik bahanesine karşı özgürlüğü, mülkiyet düzeninin soğuk çıkarına karşı emeğin onurunu, devlet aklına karşı insanın kırılgan varlığını savunmaktır. Hukuku savunmak, aslında hayatı savunmaktır.
Çünkü hukuk, sonunda bir metin değil, bir insan meselesidir. Bir imza, bir mühür, bir karar, bir tutanak değildir yalnızca. Hukuk, insanın sabah uyandığında kapısının nedensiz yere çalınmayacağına, çalınırsa da yalnız kalmayacağına inanabilmesidir. Haksızlığa uğradığında sesinin bir yerde yankı bulacağına güvenmesidir. Devlet karşısında diz çökmek zorunda olmadığını bilmesidir. Yoksulun, işçinin, kadının, gencin, gazetecinin, mahpusun, sürgünün, inancı ve kimliği nedeniyle dışlananların, “Ben de insanım, benim de hakkım var” dediğinde bu sözün boşluğa düşmemesidir.
O güven kaybolduğunda, geriye yalnızca kanunlar kalır. Kanunlar kalır, ama adalet gider. Mahkemeler kalır, ama hukuk gider. Devlet kalır, ama yurttaş küçülür. Ve bir ülkenin en sessiz yıkımı çoğu zaman tam da böyle başlar: Her şey usulüne uygun görünür; fakat insan onuru, o usulün içinde usulca kaybolur.
Bu yüzden bugün asıl görev, hukukun biçimine değil, ruhuna sahip çıkmaktır. Hukukun içindeki keyfiliği teşhir etmek, adaletin üstüne çöken sınıf perdesini aralamak, devletin tarafsızlık maskesinin ardındaki iktidar ilişkilerini görünür kılmak ve insanın devlete karşı yalnız olmadığını hatırlatmaktır. Çünkü hukuk, egemenlerin elinde bir zırha dönüşebilir; ama ezilenlerin mücadelesiyle yeniden bir sığınağa, bir direniş alanına, bir insanlık eşiğine de dönüşebilir.
Kapı bir sabah yine çalabilir. Bu ihtimalin kendisi bile bir toplumu terbiye etmeye yetebilir. Fakat insanlık tarihi, yalnızca kapıları çalan devletlerin tarihi değildir; o kapıların ardında birbirine omuz verenlerin, adliye önlerinde bekleyenlerin, meydanlarda sesini yükseltenlerin, grev çadırlarında sabahlayanların, cezaevi duvarlarının önünde umut taşıyanların, kalemini teslim etmeyenlerin, hakikati dosya numaralarına sığdırmayanların da tarihidir.
Hukukun içine yerleşen keyfiliğe karşı gerçek hukuk, ancak bu ortak insanlık duygusundan doğabilir. Çünkü adalet, hiçbir zaman yalnızca mahkeme salonlarında kurulmaz. Adalet, önce insanın insana bakışında, ezilenlerin birbirini yalnız bırakmamasında, korkunun örgütlediği sessizliğe karşı ortak bir sesin yükselmesinde kurulur. Devletin gücü ne kadar büyürse büyüsün, insan onurunu savunan bu ses bütünüyle yok edilemez.
Ve belki de hukukun en eski, en yalın, en devrimci anlamı tam burada saklıdır: Güçlünün sınırsızlığına karşı güçsüzün hakkını savunmak. Devletin soğuk aklına karşı insanın sıcak varlığını korumak. Keyfiliğin karanlığına karşı adaletin inadını diri tutmak.
Hasan KAYA
30 Haziran 2026, Çarşamba











