Sevilmek mi, anlaşılmak mı? Bu soru ilk bakışta duyguların terazisinde kurulmuş masum bir ikilem gibi durur. Kalbin sıcaklığı bir kefede, zihnin berraklığı ötekinde… Oysa biraz derine inildiğinde, bu sorunun kendisinin yanıltıcı olduğu anlaşılır. Çünkü sevilmekle anlaşılmak birbirine rakip değil, birbirini mümkün kılan iki harekettir. Asıl mesele hangisinin tercih edileceği değil, hangisinin diğerine zemin hazırladığıdır.

Anlaşılmak, insanın dünyada bıraktığı izlerin tanınmasıdır. Sözcüklerinin yanı sıra suskunluklarının da duyulması; çelişkilerinin, kırılganlıklarının, eksiklerinin ve direncinin birlikte kavranmasıdır. Bu, yüzeysel bir empati hâli değildir. Anlamak; bağlam kurmayı, geçmişle bugün arasında bağlar örmeyi, görünenin ardındaki nedenleri sabırla takip etmeyi gerektirir. Kısacası anlamak, bir bakış değil, bir yürüyüştür. Zaman ister, dikkat ister, emek ister. Bu nedenle anlaşılmak soyut bir talep değil; aksine insanın varlığına dokunan en somut deneyimlerden biridir.

Sevgi ise çoğu zaman romantik bir sis perdesinin ardında anlatılır. Kendiliğinden doğan, zahmetsiz, neredeyse mucizevi bir hâl gibi sunulur. Oysa emekten arındırılmış sevgi, çoğu zaman bir yanılsamadır. İnsan, anlamadığı birini “sevdiğini” söylediğinde, çoğu kez sevdiği şey karşısındaki insan değil; onun üzerine projekte ettiği bir imgedir. Böyle bir sevgi, karşılaşmaya değil, sahiplenmeye yaslanır. Ve kaçınılmaz olarak beklentiye, hayal kırıklığına ve kırılmaya dönüşür.

İnsan ilişkileri boşlukta kurulmaz. Hiç kimse yalnızca “kendisi” olarak konuşmaz; her söz, her susuş belirli koşulların içinden yükselir. Yaşanmışlıklar, maddi gerçeklikler, toplumsal roller, sınıfsal konumlar ve tarihsel yükler insanın diline siner. Birini anlamak, yalnızca onun ne hissettiğini sezmek değildir; neden öyle hissettiğini, hangi koşullar altında şekillendiğini de kavramaktır. Bu yüzden anlamak, yalnızca bireysel bir erdem değil; toplumsal bir bilinç hâlidir. Kişiyi yalıtılmış bir özne olarak değil, ilişkiler ağı içinde konumlanmış bir varlık olarak görmeyi gerektirir.

Sosyal psikolojinin işaret ettiği temel bir gerçek vardır: İnsan, kendini anlaşıldığını hissettiği ilişkilerde güvende olur. Güven ise sahiciliğin ön koşuludur. Anlaşılmak, “olduğum hâlimle burada durabilirim” duygusunu mümkün kılar. Maskelerin, savunmaların, sürekli kendini ispat etme hâlinin çözüldüğü yer tam da burasıdır. Bu zemin olmadan kurulan sevgi kırılgandır; çünkü ortak bir kavrayışa değil, geçici bir duygulanıma yaslanır.

Bağ dediğimiz şey de tam bu noktada anlam kazanır. Bağ, kendiliğinden oluşmaz; kurulur. Dinlemek, düşünmek, yer değiştirmek, bazen geri çekilmek, bazen ısrarla kalmak… Bunların her biri anlamanın pratikleridir. Sevgi, bu pratiklerin içinden doğar. Bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Tanımanın, kavramanın ve kabul etmenin içinden filizlenir.

Bu nedenle “anlaşılmak mı sevilmek mi?” sorusu bizi eksik bir yere götürür. Daha sahici soru şudur: Anlamadan sevdiğimizi sandığımızda neyi seviyoruz? Büyük olasılıkla kendi ihtiyaçlarımızı, boşluklarımızı ve arzularımızı bir başkasının üzerine giydiriyoruz. Bu, iki öznenin karşılaşması değil; tek taraflı bir kurgu hâlidir. Ve her kurgu gibi, gerçekle temas ettiğinde dağılmaya mahkûmdur.

Gerçek sevgi, ötekinin ağırlığını taşıyabilme cesaretidir. Onu basitleştirmeden, indirgemeden, kendi beklentilerimizin dar kalıplarına hapsetmeden yanında durabilmektir. Bu da ancak anlamakla mümkündür. Çünkü anlamak, sahip olmak değil; tanımaktır. Hükmetmek değil; tanıklık etmektir.

Belki de bu yüzden en dürüst cümle şudur: İnsan, anladığını sever. Sevgi, ancak bu emekle büyüdüğünde sahici bir bağa dönüşür; geçici bir duygudan çıkıp kalıcı bir ilişkiye evrilir. Anlamanın olmadığı yerde sevgi, yalnızca bir temennidir. Anlamanın olduğu yerde ise sevgi, bir gerçeklik.

Hasan KAYA
28 Aralık 2025, Pazar