Masada eğrelti oturuyordu. Ondan beklemedik bir laf etmeye hazırlanırken hep yaptığı gibi öksürdü, boğazını temizledi. Söz ondaydı artık: “Açmalı bu dünyanın bütün çiçekleri.” dedi. Yüzünde o kirli, hayatın tüm renklerinden yoksun çiçekleri solduran ifade.

Ne diyeceğini, nasıl devam edeceğini beklerken içimden duada bir mümin sabrıyla tekrarlıyorum: “Açsın, rengin renk olsun. Açsın, rengin renk olsun. Açsın, rengin renk olsun…

Mavi, gök mavisinden deniz mavisine dönsün. Yeşil, zeytin yeşili olsun. Sonra dursun, dönsün dalında can erik olsun… Sonra asi bir kırmızı, sonra haylaz bir sarı ve kendini bilenden, bilmez bir mora dönsün… Sonra portakal rengi sarı, turuncu… Kirlenmekten korkmayan beyaz, yüz akı…

Aklımda sen, seninle özdeş bir renk arama telaşındayım. Kızıl demek geliyor içimden. Gül rengi diyorum. Gonca güller açıyor kokuya duruyor. Gün doğumu gelincik, güneş, aydınlık oluyor. Susmuyor artık iç sesim renkler içinde; daha çok kızıldayım…

“Hangi renk” diye soruyor birden…

Nedendir bilmiyorum, sırasız sıradan öne çıkan mavi yeşil. Gidip geliyorum ikisi arasında, seçmekte zorlanıyorum. Seçemiyorum…

“Mavi yeşil” diyorum bir renkmiş gibi…

“Hangisi?” diyen ısrarcı o karanlık ses iniyor masaya.

Böylesi ısrarlar, zorlamalar karşısında inatçı çocuk yanım ayak diriyor. Dikleniyor, kafa tutuyor…

“Mavi yeşil” diyorum. Odanın duvarlarını boyuyor yükselen sesim. Bir mavi, bir yeşil; mavi, yeşil oluyorum… Dönüşü olmayan bir ayak direme artık bu.

İmkanı yok vazgeçemem; ne maviden ne yeşilden.

Zorladıkça, zorlanıyorum. “Vazgeçmek yenilgiyi kabullenmektir” diye aklımdan geçiyor. Tutuştu tutuşacak derken; tutuşuyor isyan ateşi “Vazgeçmek yenilmektir” diyor için için yanarak…

Kızıla dönüyor içimdeki renklerin hepsi. Bir yangın gibi sarıyor dört bir yanı; isyanın kızıl bayrağı dalgalanarak kucaklıyor düşlerimi.

Evet, en baştan demeliydim. Hem de inadına.

“Kızıl.”

Direnmenin, kavganın rengi ile konuşmayalı çok oldu. O değil miydi; susturan, yenen siyahı. Anlamsız ısrarlara karşı koyan, dur diyen…

Uzak bir eylül sabahı ayaz, aymaz rüzgarlarda soldu tüm renklerimiz. Tutsak, yılgın, yalnız ilk vurulan kızıl oldu. İlk düşen mavi. İlk yenilen yeşil…

Vurulduk düştük; yenilmiş yazıldık tarihe bir kez daha…

Rengin, renksiz, solgun çırılçıplak kaldık. İşte bu yüzden; evet, bu yüzden; aynı günün akşamında yakamıza yapıştı, aramızda dolaşmaya çıktı bir hayalet gibi renksiz yalanlar.

Ah, ne yaman bir yalnızlık bu. Bu ne renksiz susuş. Üşümüş elleri ile yüzüme dokunan ne yalancı sözler bunlar. Dar sokaklar, dışarı atılmış masalarda rakı kokusu, roka balık…

Üzerimize eğilmiş dilleri lal, hiçbir serçenin altını yurt tutmadığı, kaçıp sığınmadığı saçaklar altında kadeh tokuşturuyor, geçmişi konuşuyoruz. Köy meydanına inmiş eşkıyaları görmüş gibi; darmadağınık yüreğim…

 Hasan KAYA

7 Aralık 2010, Salı