Hayatın yorulmayan akışı…

Küçük bir taşra şehrini geçip kıyıya doğru yol alıyorum. Önce zeytinlikler; yeşil, mavi, sonra o bildik, sokaklarında dolaştığım, alışveriş yaptığım, kafelerinde oturduğum sahil kasabası. Sahilde bildik yalnızlık, deniz maviden başlayarak, önce yeşile sonra uzaklaştıkça gri bir sessizliğe dönüyor. Deniz boyu yan yana dizilmiş kafeler, restoranlar. Yorgun adamlar, kadınlar. Beyaz gömlek, siyah pantolon, tepsiye doldurdukları çayları dağıtan garsonlar. Kordon boyu seyyar satıcıların seyrelmiş çığırtkanlığı. Bir gözü az ötede kafenin tabelasının gölgesinde yatan köpekte, masaların altında dolaşan tekir kedi. Ağlayarak her istediğini yaptırmaya çalışan çocuklar…

Sıcak ağır yükünü bırakmış omuzlarına sessizliğe çağırıyor sahili. Deniz hep o bildik sesini taşıyor sahile. Kayalara sarılıp köpüğünü bırakıyor. Boş bir bank buluyorum denize yakın, deniz kokan. Oturup denize, uzaklara bakıyorum. Karşıda sıra sıra Madara dağları, havada nem ve tuz kokusu. Ellerimde yüzümden, anlımdan silip aldığım ter kokusu. Sigaranın birini söndürüp diğerini yakıyorum. Ağzımda acımtırak bir suskunluk, bir kez daha “bırakamadım şu mereti” diyorum.

“Bırakmak gerekiyor hepten alışmadan” diyen iç sesim, özlemle çoğalmaktan söz ediyordu az önce.  Hayatın yorulmaz akışı içinde, içimde yıkılan ve yeniden kurulan dengenin ve bütün kavgaların şahidiyim. Araya girmeye, taraf olmaya korkuyorum.

Çoğalmak ve bırakıp gitmek arasında tercihsiz kalmak, biraz korkakların işi.

Korkuyorum.

Bildik bir yerde durmanın güven veren rahatlığı, bildik tekrarların hayatı daraltan sıkıcılığını göze almaya zorluyor. Hayatın değişmeden var olmayacağı gerçeği, irademiz dışında işleyen diyalektiğine her ters düşüş, anlamsız ayak diremeyle içine girdiğimiz her kavganın kaybedeni yapıyor bizi.

Yeniliyoruz…

Günlerdir, ağır bir yenilgiyi taşıyorum geceye. Hiçbir yerinden geceye sığmıyor sesim. Bir odadan diğerine girip çıkıyorum, düşlerim dökülüyor astarı yırtılmış uykulardan. Paramparça saçılıyor odanın içine. Gitmek ile kalmak arasında bir yerde bir sigara daha yakıyorum. Ağlayan bir çocuk sesine dönüp bakıyorum, neye ağladığını anlamaya çalışıyorum.

Güneş batmak üzere, akşam oluyor.

Sahili ağaçların arasından görebildiğim karakolun karşısında ev yemekleri yapan lokantaya geldiğimde akşam güneşi batmak üzereydi. Sessizlik içinde denizi öpmeye eğilmişti sanki. Acemice yazılmış şiirlerde gelinciğe benzettiğim güneşin bu halini seviyorum. Defne ağaçlarının eğilen dalları arasından güneşi izlerken garsonun saydığı yemek çeşitleri arasından en son saydığı yemekten istiyorum, fazladan “bir de salata” demekle yetinerek.

Bir kez daha işin kolayına kaçtığımın farkındaydım.

Senin limona dokunmadığın aklıma geliyor, salata tabağının kenarına konmuş limonu görünce. Garsona sıktırdım limonu; “ben dokunamıyorum” diyerek. Sonra kardeşimin şeftaliye dokunamadığı için şeftaliyi elime almayışım geldi aklıma. Anladım ki, uzak düştüğüm kim varsa, onlardan bir şeyleri saklıyorum kendimde. Acı çekmeyi de göze alarak, unutmamak için direniyorum.

Yalnızlığımdan kaçarken, hangi dinin edimi olduğunu bilmediğim, ritüelleri, mistik, bir kabullenişle yeniden üretiyorum. Yakarsam da yüzünü bir kez olsun dönmeyecek olan tanrılardan, ellerimle kapadığım kapıları aralamasını bekliyorum. Çaresizliğin büyüyen sesi, geceye doğru kendine bir yol açıyor. Evde soğuk bir sessizlik bekliyor beni.

 Hasan KAYA
19 Kasım 2017 Pazar

%d blogcu bunu beğendi: