Hayatı acı sütüyle emziren yalanların burukluğuyla geldim sana. Susup öylece dinlerken bir an konuşmayı yarıda kesip oradan kaçmak istedim. Kendimden kaçamayacağım gibi senden de kaçamıyordum.

Beni sana getiren neydiyse, öylece karşında yaramazlığını anlatan bir çocuk gibi olduğum yere çivilemişti. Oturmam için yaptığın tüm ısrarlara rağmen ayaktaydım. Ellerimi cebime saklamasaydım bütün telâşımı anlayacaktın.

Korkuyor muyum senden?

Hayır, bu korku değildi. Sana anlatmanın güzelliği ve ne diyeceğini bilmemenin telaşı arasında gidip gelinen, adı konmamış bir duygu bu… Gözlerinin ışıldaması sonrası, dudak kıvrımlarında şekil alacak gülümsemeyi kaçırmamak için dudakların ve gözlerin göz hapsimdeydi. Bir nokta asker gibi gözlerimi hiç kırpmadan bir yandan anlatıyor diğer yandan da seni izliyordum.

Biliyorum bu telaş bu sevinç sesimi kontrol etmemi de engelliyordu. En sevmediğin, sıradan, düz bir anlatım ile yavan bir söyleşi sunuyordum sana. Sesin renginde yakalayacağın hiç bir ipucu vermediğim için bazen kaşların çatılıyordu.

Kaçıncı söylemendi bilmiyorum.

“Otur” der demez oturdum. Çünkü bu sefer oturmam gerektiğini anlamıştım. Kızmadan, son derece sakin bir ses tonuyla verilmiş bu emrin kesinliği karşısında yapabileceğim bir şey yoktu. Oturdum.

Ben anlatırken doldurup aramızdaki masaya koyduğun şarabı ittin önüme iyice.

“İç şundan bir yudum”

İlk yudumu aldığımda anladım ne çok susadığımı. Kırmızı şarabın buruk tadı susuzluğumu kamçılıyordu sanki.

“Korkarak yaşamak güzeldir” demen beni şaşırtmadı. İnsanın korkularıyla var olduğunu hep söylerdin. “Bir bilinmeze yolculukta korkusuz olmak salaklıktır” dediğini anımsıyorum. Beni dinlerken korktuğunu anlattığında, bir kez daha şaşırdım. Oysa haklıydın. Korkularıma yenildiğimde seni de birlikte çekerdim karanlığın derin yarından aşağı. Bu yüzden kendime kızdım. “Bu kadarına hakkım yok” diye düşündüm bir an. Ama ben de seninle hiç çekinmeden, bir an bile düşünmeden en karanlık kuyuların dibine inerdim. Yiğitliğimden, korkusuzluğumdan değil elbette. Sensiz olunamayacağını bildiğimden çaresiz peşinden gelirdim.

Umutsuzluğun kara gömleğini, umudun ak mintanı ile değiştirmeyi senden iyi bilen var mıdır bilmiyorum. Arkama böyle yaslanmış isem içimin rahatlamış olmasından. Şarabın tadını damağımda, dil ucunda duyuyorsam, korkularımı benden çaldığın içindir. Her sözün içimdeki karanlığı aydınlatan bir mum gibiydi.

İnsanlar kendilerince kutsadıkları yerlerde bazen de hiç de inandıkları ibadet yeri olmayan kiliselerde mum yakarlar. Dilek tutarlar. İçine düştüğümüz karanlığı aydınlatmanın sembolik bir ifadesi, erişilmeyi bekleyen düşlere giden yola ışık tutmaktır bu.

Sen sigara dumanını alsın diye mum yakarken bunlar geldi aklıma. Bir an söylemek istedim sonra vazgeçip öylece mumun yalımlarında önümün aydınlandığını gördüm. Ne zaman becereceğiz karanlığımıza bir mum yakıp aydınlatmayı. Çaresizliğe sarılmaktan vazgeçip ne zaman deneyeceğiz, koyu karanlık dehlizlerden çıkmayı.

İnsan hep bu kadar şanslı olmayabilir. Bazen içimizdeki sesi duymadığımız ve içimizdeki “beni” görmediğimiz anlarımızda olabilir. O zaman hangi uzanan ele yürüyeceğiz, hangi sese tutunacağız.

Seni kaybetmekten korkuyorum. Bu düşünce bile tek başına korkumu, telâşımı büyütüyor. Bunlar aklımdan geçerken bir an kalkıp boynuna sarılmak geldi içimden. Sıkıca kucaklayıp hiç bırakmamacasına öyle kalmak istiyorum. Ama biliyorum bunu yapsam mutlaka ağlayacağım. Gülmeleri paylaşmak gibi değildir gözyaşlarımızı paylaşmak. Oysa ikisi de en doğal hallerimiz. Biri sevincin diğeri üzüntünün dışa vuran çığlığıdır.

Bizi biz yapan, bizi insan kılanlar arasındaki bu ayrım hangi kitabın yazdığı günah.

Hasan KAYA